Gözlerim parçalanmış akşamüstü çıkmazlarında bekliyordum seni. İlk sola dönüp kendine sapan ve saplanan bıçaklarla yoldaştım. Ama sen uyanıp saati sordun. Çok geçiyordu, hızlı geçiyordu ve bir yokuşun da yalanını yakalamıştık. Şimdi kaçsak geç kalınmıştı. Uyu, dedim. Uyu, daha çok erken.
Sokaklar tenhalığını yitirmeye başladı, karıncalar uzaklara kaçıştı. Biz kuzey ne taraftaydı bilemedik, bize bakabileceğimiz bir ağaç bile bırakmamışlar. Senin eline bir çakı vermemişler, çeker saplarsın diye korkmuşlar kendine. Benim elime bir aşk vermemişler, kırmamdan çekinmişlerdi belki de.
Buralara sıçramamıştı insanların anıları. Buralar yüzyıllardır benimdi. Buralar bana mirastı, sevemediğim herkes öyle bir zamansız gittiğinden. Başka ülkeleri hatırlayıp seni sevdim. Elimden düşen bir sigarayı ve dehlizlerin o kendine has yağ kokularını düşündüm.
Seni bulacağımı biliyordum bir gün, pencerelerimden bir anlamsızlığa bakıp üşürken. Beni neden bu hisse bekçi bıraktılar; yalnızlığı kim çalmak ister ki birilerinin ellerinden diye düşünürken. Işıksız bir akşamda solgun ellerini göreceğime emindim en derinimden.
Çelenkler, kış ve yalansızlık.
Huzur, pirinç ve çiğ.
Yara, siren ve diş.
Sonra gelirsin sen de balıkçıl kuşlar gibi kara parçalarıma. Geri dönmen gerektiğini bilerek kucaklarım seni, belki deniz fenerleri gibi.