Birini seviyorum, sebebi belirsiz. Kurumuş dere yatakları geçiyor ellerinden. Her çizgisi, kaderinde benim olmadığımın işaretçisi. Gözleri aniden geriliyor ve gevşiyor. Tekrar geriliyor -daha fazla- ve gevşiyor -son nefes gibi- içerisinden bile geçmediğim şehirlere benziyor gözleri. Bir an olsun titremiyor bacakları ismimi hecelerken, gecelerden günlere tensiz ve sevimsiz sürüklüyor beni. Onun teni, dokunmaya doyamadığım çok kaliteli kürkler gibi, dokunmaya kıyamadığım fırça darbelerinin birleşimi gibi sanki. Buklelerinden sızan kırılgan ışıklar gözlerime kazıyor yüzünün en sivri kemiklerini. Dudaklarının hacmi, burun deliklerinin simetrisi ve alnının her şeyi yutan gizemi. Kendi içime fısıldamıştım; onun yüzü bir göç hikâyesidir. Sevmek ve sevmemek için üretilen tüm bahanelerin son kullanma tarihleri çoktan geçmiştir. Tülleri uçuşmaktadır yarı aralık kirpiklerinin. Ilık rüzgârlarına bakıyorum ben de böyle ani mevsim değişikliklerinde, hiç görmediğimden ; bilmediğimden rengi ne renktir. Yarı aralık ağzından boşalabilecek her sözcükten korkuyorum. Otobanlarımın kenarlarına yerleştirilmiş bir kere dikkat veda çıkabilir işaretleri. Sebebi belirsiz, birini seviyorum. Dünyam sarsılıyor onu benden uzaklaştıran her adımında. Adımları, aramızdaki çürük ahşap köprüyü dağıtıyor. Bakıyorum, çoğu zaman yakınımda. Dizleri, dirsekleri ve içerisinden nelerin aktığını çözemediğim gözleri. Nefesimi tutup ondan geriye saymaya başlıyorum. Her şey zaten ondan geriye. Biliyorum, geçecek. Elimden tutup beni, karşıdan karşıya geçirecek. Bilmiyorum -bilinmez ki sebepsiz hislerin doğum saati- belki seviyordur, belki de bir gün sevecek.
oku
HİÇ GÖRMEDİĞİN GÖZLERE SORMALIYDIN YALNIZLIĞIN ASAL ÇARPANLARINI
Geri dönülmezlere dönüyordu dönüm noktalarından anlarının. Herkes başka yerlerde başka işlerle meşgul, herkes olması gerektiği yerin en uzağında. Uzak nedir diye soruyorum dönüp dönüp yanımda oturan adama. Adam gözlerini tüm uykuların düşsüz köşelerine sığınır gibi korkuyla yummuş. Elleri dizlerinden aşağıya döküldü dökülecek. Yolun nereye gittiğinden de habersiz, yolun neden onun yolu olduğundan da. Bir şey olmuş, kimsenin anlam vermesine lüzum duyulmayan. Kendi anlamlarını bir gecede yitirmiş. Bir gecenin en kimsesiz kulak çınlamaları anında çizmiş hepsinin üzerini. Camdan yansıyan kendime bakınıyorum, ne dokunulmaz. Umursamaz, paslanmaz ve yosun tutmaz oluveriyor yüzüm hüzün çökünce. Uzak bu mu diyorum, uzak ben miyim; yansımalarımda bile gerçeği seçemediğim?
Ayazda içilen sigaraların parmaklara, saçlara, dile ve öze sinişi gibi yolculuk. Hızlı ve ehemmiyetsiz. Hızlı ve gerektiğinden daha tehlikesiz. Bazen biz diyorum ve her virajda viran oluyor geride bırakılan şehirler. Uzakta olması güzel anıların. Güzel anılar kalmıyor çünkü geriye. Çöksün fotoğraflarda asılı kalan gülüşün, bir anlamı kalmadı sırtladığımız yükün.
Buğulanan gözleridir çocukların, gidenin arkasından gereksiz devrilişlerde toz gibi kuytularda biriken. Bir örümcek ağının bize hatırlattığı kullanılmamışlıkta gizlidir yalnızlık. Tüm perdeleri güneşten solan bir evin en karanlık odasına dalınan uykudur huzur sanılan. Sanıyorum ki, geçmiyor gerektiği gibi zaman. O zaman, bir şişeye değen dudaklarda mühürlensin acılar. Bir bozulmaz yemin olsun, susulan sevgiler ve tereddütsüz tüketilen yanlış bekleyişler. Bir kapı ağır ağır kapansın, söyle sen de herkese, terk edişlerde çıt çıkartılmasın. Ne sevgiler uçuşsun gün ışığında, ne öfkeler kana karışsın gün batımlarında.
Sanmıyormuş kadın, öyle dedi. Öyle olsun dedim, bu senin avutuşundur kendini, en iyi becerdiğin. Bunlar senin ayakların, hep yanlış adımlarla sendelemiş. Beklemişsin sen birilerini; çok uzun süre sabit kalıp da eskimeyi öğrenmiş. Ben de eksilmeyi öğrendim, silmeyi bir şeyleri ve silikleşmeyi. İsminin sesli harfleri unutulmuş biri olarak yaşamaya devam ettim, inat ettim. Göz kapaklarım her kapanışında temizledi anılar pencerelerimdeki pisliği. Yine de kendim olamamayı beceremedim. Tutunduğum kendi köklerim, içine sıkıştığım kendi çemberimdir. Bir de bakarsın, doğru yerdeyimdir. Yanlış sinyalizasyon kurbanıyımdır, kelimelerden oluşan bir teferruatımdır.
Her kitap kutsal seçilemediği için perişan. Her kitap riyakâr peygamberinin peşinde göçebe. Sen gel, inat etme. Sen gel, en doğru yalanı gözümün içine baka baka günaydın der gibi içten söyle. İyidir tüm bu olağanlıklar böyle. Gurur tablosu gibidir böyle zamanlarda gerdandan göze yansıyan çok sahipli paslı kolye. Geçtiği için mutlu, birileriyle unutabildiği için belki de. Yine de uzak nedir diye soruyorum bazen kendime. Dokunmaktan yoksun ve aküsü zamansız tükenmiş ellerime.
DÜŞÜ ENGELLEYEMEYEN PERDELERİN ARDINDA MİKROPLU UYKULARA DALIŞ
Hiç olmadığım kadar ciddiyim. Sigaramı rüzgârın şımarıklığına rağmen tek hamlede yakabilip cümlelerime devam ediyorum.
Bak şimdi diyorum, bak şimdi ben onların beni sevmelerini istememiştim ki. Ben onların yanımın çok uzağında duran varlıklarından bile rahatsızdım. Bana kendi çaresizliğimi yansıtıyorlardı. Nasıl sevsinler ki beni? Nasıl sevebileyim onları?
İşin aslı diyorum, işin aslı ne ben onlarındım ne de onlar benim. İsimleri ağzıma oturmuyordu, cisimleri gözüme çok batıyordu. Kaldırımlar bizlere dar geliyordu. Ne onların elleri benim elime göreydi ne de benim ellerim onların ellerinde ısınabilirdi.
Bir gün gelecek diyorum, bir gün gelecek hak verecekler bana. Bu bende bir saniye içerisinde çürüyecek bir gülümseyiş bile yaratmayacak. Helalleşir gibi el sıkışacağız, çok sıkılacağız. Gereksiz uzatılmış sahneleridir bunlar hayatlarımızın.
Oysa o zamanlar diyorum, oysa o zamanlar az da olsa bir umut taşırdım içimde. Sevginin nelere göz yumdurduğunu görmüştüm ve çok korkmuştum. Sonraları bu bir güç gibi göründü gözüme. Sevginin insana neler yaptırabildiğinden filan bahsettim sağda solda. Sevgi insana, hata yaptırır.
Belki yarın diyorum, belki yarın başka kararlar alacağım bir güne uyanırım. Kahvemi sütsüz içerim, yüzümü sabunla yıkarım. Hiçbir iz bana bir şeyi çağrıştırmaz ve sokağa çıkarım. Ne ayağım burkulur ne uzaklara dalarım. Arınır, aralanırım.
Ama bil ki diyorum, ama bil ki pişmanlıklarını çok derine gömemediler. Bir köpek, yakında yerin üzerine serecek bencillik kokan leşlerini. Bir karga, boynunu hesaplayamadığım bir açıyla büküp bakacak onlara. Bir çocuk, tüm bunlardan habersiz tekmeleyecek ilk kez bir kediyi.
Bak şimdi diyorum, bak şimdi ben onların beni sevmemelerini de istememiştim. Kararsızlıklarının kapısız penceresiz odacıklarında sıkışmamak için sarıldılar bana, benden artakalanlara. Doğru olsun istedim, hislenilmiş gecelerde sevgiler doğursun istedim.
Hiç olmadığım kadar dipteyim. Yüzümü yağmurun umursamazlığına rağmen tek mimikle yırtıp yoluma devam ediyorum.
BİR MÜJDEYİ FISILDAR GİBİ KULAĞINA, GÜLÜMSEYEREK ÖPTÜM ELEM YÜKLÜ EZİYETLERİNİ
İstisnalar kaideyi bozamadı ve bir devir büyük gıcırtılar çıkartarak karanlığın içerisine yuvarlandı.
Seslerin arasından heceleri seçmeye ve doğru algılamaya çalışmak büyük bir çukura itiyordu insanın bedenini. Ruh mu? Ruh hep asılı kalır havada, sevilenin karşısında ve bazı yanlış kararların arkasında. Kaçışıyor martılar sürekli, kimden? Kimin sesinden? Benim duyduklarım küçük gecelerin büyük heceleri. Benim gördüklerim başka ağızların başka akışkan düşünceleri. Bakıyorum, geçişiyor. Durdurulamayacak bir öfkeye tutunmuş olarak buluyorum sağ elimi. Sol elim güçlü elim, sol elimle sevemem seni. Sol elimle kavrayamam gidişine uzanan ayak bileklerini. Ben bir dalı kırıyorum, devrimler gecikiyor. Altına bak tavukların haydi, bir lanet dünyaya son sürat yaklaşıyor. Parmak kopartan alyansların ve topuktan kalbe ilerleyen iğnelerin varlığına inan. Belki bana da inanırsın, belki inanırım ben de Fatma’nın eline.
İstasyonlar kafileleri taşıyamadı ve bir kadın gözyaşlarının uçabildiğini kanıtladı.
Hiçbir kimsenin, kimsenin ardından el sallamadığı yolculuklarda hangi şehir kucağını açıyorsa oraya sığınıyorum. Sadece ben değil, biz de öyle yapıyoruz, onlar da öyle yapıyorlar. Sizler nasıl yapıyorsunuz? Zor oluyor mu sizin de bizim gibi gereksiz eylemlerinizin akışına aldırmayışınız ve tıkandığı yerde balçığa daldırılan iki parmağın pisliğe bulanışına manzara izler gibi bakışınız? Karşıma geçip, her seferinde birbirinden berbat seçenekler sunuluyor ve ben bunların arasından olursa en beteri olsun diye gidip beterin beterini işte, en ne olduğu belirsizi seçiyorum. Size de mi oluyor? Siz neyi seçiyorsunuz? Sizin de mi hep üç seçeneğiniz var? Üç, uğurlu sayımdır benim. Hayır, uğur getirmiyor böyle zamanlarda. Sek sek oynayan eteği pileli kızların topuk sesleri çatırdayan zihnimi kırmaya yeterli oluyor. İçeriden fışkıran sarı civcivlerin hep bir bacakları eksik, hep bir gözleri kör nedense. Nedenini biliyorum tüm bunların. Görmemek ve kaçamamak için. Görmemek ve kavuşamamak için. Böylesi daha az mı can yakıyor? Çalan çanların kiliselere ait olmasını mı bekliyoruz diyorum kendi kendime. Hemen o an imana mı geleceğiz, iman bize göz mü kırpıyor yoksa onun da mı bir gözü kör? Onun da mı bir bacağı eksik? Kanatları var mıdır imanın, uçar gelir mi ya da uçar kaçar mı?
İstismarlar kadifeleri yırtamadı ve kendini tekrarlayan pencereler gölgede buğulandı.
Annem diyor ki yazık, kumrular cama çift geliyor. Çiçeklerin tohumlarını yiyorlar, yazık. Nesine yazık anne, nesine yazık? Sen bugüne kadar çift olabildin mi? Biz olabildik mi? Olanı gördün mü? Nereye baksak harabe görmüyor muyduk biz? Her şeye rağmen düzeleceğini umut eden kadınlarla örülmemiş mi çeperimiz? Nesine yazık anne, nesine yazık? Konuşmak ister miymişim? Veya anlatmak? İstemem diyorum. İstemem çünkü nedir bu bilmiyorum. Üst üste istiflenmiş onca gereksiz ıvırın zıvırın arasında kendimi neye bağlayarak nefes alabileceğimi düşünüyorum diyorum. Hangisi oksijene açılan bir kapıdır bu şeylerin, hangisi çoktan çöpe gitmeliydi, hangisi yüke yük bindiren eziyetlerin piriydi? Açılıyor ve kapanıyor. Açılıyor ve kapanıyor ağızlar. Heceler hep yutuk, hep susulmuş bu konuşmalar.
İspirtolar kafiyeyi yakamadı ve âşıkların dudakları yarım hecelerle kapandı.
Adımımı atacağım her yer, yerden çok yüksekte. Belki de olduğum yerde kalmalıyımdır, olduğu yerde bırakamadığım şeylere inat. Bazı şeylerin adı sadece şey kalıyor. Onlar ne mutluluktur, ne de acı. Ne vardırlar tamamen, ne de yok olmuşturlar. Kapının sinirle çarpıldığı bir an hiç yaşanmamıştır mesela. Mesela o kapı ağırdır işte, o kapı hep aynı sesi çıkartıyordur. Bu duyulan kampana seslerinin de bir anlamı yoktur aslında. Yoktur, şeyler gibidir bu şeyler de. Şeyler bir süre sonra hep birbirlerine benzerler. Şeylerin size kimden, neden ve ne zaman yadigâr kaldığını hatırlayamazsınız. Şeyler bir süre sonra hep aynı hissi yaratır: Acı. İnsanın pul biber yemesini algılayamayan bir anneannenin torunuyum, diyorum kendi kendime yine. İnsan kendi canını nasıl acıtır, insan kendine nasıl acımasız bu kadar? Heceler kalabalıklaştıkça sıkışan kalbim, kızgın yağa atılsa bu kadar yanmazdı ki diyorum. Çoğunun midesi geniş, benim kalbim neden küçük? Çoğunun gözleri şahin, elleri kanca, yüzleri mermer. Ben neden böyleyim? Kumrular diyor yine annem, hayır bu sefer ses onun değil. Kumrular diyorum anneciğim, kumrular yumurtalarını yine kargalara kaptıracaklar ve sen her gün izlediğin için bu senfoniyi, çok üzüleceksin sonunda.
İspanyollar kasideyi tamamlayamadı ve bir adam yere çok terli çakıldı.
Çanlar yeniden başlıyor, bir saat geçti, benden sadece gölgeler geçiyor. Sabitlenmiş bacaklarım yavaş yavaş ağrımaya başlıyor. Göz kapaklarıma oturan filler ne kadar da kırışık. Çenem ağırlaşıyor, şimdi dokunsalar yıkabilirler beni. Kimse fark etmiyor. Fark etmez böyle zamanlarda yaraların kimlerin elindeki bıçaktan açıldığı. Fark etmez diyorum, kim duyuyor? Fark etmez diyorum, tüm şeyler diğer şeylere saçılıyor. Dozajı kaçık bu düşüncelerin. Fincanlar tabaklarına tam oturmuyor. Bulutların hiçbiri koyuna filan benzemiyor. Çimenler açlık grevinden çıkmış gibi perişan. Ben kendime benzemiyorum. Kendime ve öğrenip de sindirdiklerime. Kendime ve kendiliğinden beni sahiplenmiş kelimelerime. Adım infilak olsaydı, beni tam karşılardı. Ama ben göklerde gümüş at arabasıyla gezinen tanrıça değilim. Bunu bir rol icabı bile olsa beceremeyeceğim.
BAKKAL TELEVİZYONUNDA AKŞAM HABERLERİ
Sabahın ayazında, yeni temizlenmiş kaldırımların nemli toz kokan ve kokuşturan insanların henüz ayak basmadığı medeniyetlere doğru ağzında yeni yakılmış sigarasıyla keşfe çıkacak biri değildi. Pek içmezdi, pek düşünmezdi. Üzerine konuşabileceği derin bir hayatı yoktu. Tam da yerinde kurulmuş bir cümlenin zaferini de yaşamamıştı hiç.
Öğlen trafiğinin vıcık vıcık sesi uyandırdı onu rüyasız ve kâbussuz uykusundan. Yaklaşık on saattir uyuyordu, yetmemişti bu ona. Kalkıp kendine bir kahve yapmadı, pencereyi açıp da ciğerlerine herkesin en az bir kez üzerinden geçtiği en bilindik orospuyu; oksijeni doldurmadı ciğerine. Televizyonu açtı, orada bir ses olsun diye. Ne yalnız olduğu için ne de yalnız olmaya ihtiyaç duyduğu için. Böyle biriydi o, herkes gibi.
Gardırobundaki ütüsü ziyan birkaç kıyafeti gözleriyle değerlendirdi. Seçtiği kıyafetin koltukaltını koklayarak temizlik derecesini ölçtü. Her insan gibi beş duyusuna güvenerek ve ilkelliği geride bırakmayarak hayatını sürdürüyordu işte. Sıradan bir hayatın en sıradan anlarını yaşıyordu farkında bile olmadan. Fark etmeye ihtiyaç duymuyordu, onun için farklı bir şey yoktu birbirinden. Sadece bazı insanlar daha koyuydu, bazı insanlar daha açık. Bazı ekmekler daha taze, bazıları daha bayat. Üzerine geçirdiği kıyafetlere aynada şöyle bir baktı. Saçını eliyle sola taradı. Tepkisiz bakışlarla izledi bir an kendisini ve mutfağa doğru ilerledi.
Musluktan çaydanlığa akan rakı opali suyu izledi. Ocağı iki kibrit harcayarak yakabildi. Ayakları üşüdü, gitti terliğini giydi. Lacivert bir terlik, tam da herkes gibi. Kahvaltıdan geriye ekmek kırıntıları, zeytin çekirdekleri, biber sapları, ince belli bardağın dibindeki çay yaprakları kaldı. Pencereden dışarı şöyle bir baktı ve kendince mevsime en uygun olan montunu üzerine geçirip, ceplerinde anahtarlarının varlığını yoklayarak onu çıkışa ulaştıracak ve sadece bir kat indirecek asansöre bindi. Aynada dudağının kenarlarını temizledi. Zemin kata geldiğinde leşini geride bırakmış bir etobur gibi ardına bakmadan çıktı asansörden.
Hava renk değiştiriyordu. Birkaç martı çığlıklar atarak bir binanın damından diğer binanın damına kısa süreli seyahatler ediyordu. Kol kola insanlar, yalnız insanlar, el ele insanlar, buruşuk insanlar, dişsiz küçük insanlar, kel insanlar, uzun insanlar, çok uzun insanlar, diğerlerinden daha güzel insanlar yanından geçip gittiler. O da geçip gitti insanların yanlarından, herkes gibi.
Sokak bittiğinde sola döndü. Semtin diğer sokaklarına göre daha geniş kaldırımlı bir sokağa çıkıyordu bu yol. Orada diğerlerine göre daha güleç kadınlar ve düzgün traşlı adamlar vardı. Ensesini kaşıdı, kaşınan köpeğe baktı. Ayakta durmuş sağ arka bacağıyla karnını kaşıyordu köpek. Yüzünde mutlu mu mutsuz mu anlaşılmayan bir ifade vardı. Ama o, bunu önemsemedi, herkes gibi.
Geniş kaldırımlı sokağa çıktığında hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları birazdan parlamaya başlayacaktı. Köşede akordeon çalan göçmen çocuklar vardı. Biri akordeon çalıyor, diğeri kendi dilinde bir şarkı mırıldanıyor, bir diğeri de elindeki gri ve kirli şapkayı gelene geçene uzatıyordu biraz para için; ağzındaki altın dişi parlatarak gülerken. Ne dinledi, ne de para verdi. Adil bir alışverişti bu.
Yapımı yeni bitmiş parlak binaya kafasını kaldırıp baktı. Ağzı hafif aralandı, gözleri geriye doğru yuvarlandı. Elleri cebinde bir süre binayı izledi. Herkes gibi, sadece kısa bir süre. İki yarım adım geriye gitti başı gökte ve sonra yola bakarak ilerlemeye devam etti sokağın sonuna doğru. Sağlı sollu dizilmiş mağazaların ve kafelerin onu cezbeden bir yanı yoktu. Bazı yerlerden kahkahalar, bazı yerlerden yemek kokuları yükseliyordu. Meraksız ve tasasızdı.
İlkokul çocuğunun kaleminden çıkmış gibi bir çember çizerek kendisi ve ayaklarıyla mahallesine döndü. Fırının önünden geçerken evde ekmek olup olmadığını düşünerek bir an durakladı. Fazla ekmekten bir şey olmazdı. Fırında kalan son üç ekmekten birini aldı ve bakkala doğru ilerledi. Bir paket sigara ve bir de litrelik kola aldı. Bakkalda boyunların tutulması için en yükseğe konmuş otuz yedi ekran televizyonda akşam haberleri dönüyordu. Yine ağzı hafif aralandı, cinayet haberlerine cık cıklar eşliğinde tepki gösterdi. Öldürülen genç bir kadındı, çırılçıplak ve paramparça. Bir harabede üzeri tam da toprakla örtülememiş, kimliksiz ve şimdilik kimsesiz.
Asansörün düğmesine bir kat için basıldı. Aynada kısa seyir belgeseli başladı ve bitti. Kilitlemediği kapısını tek bir bilek hareketiyle açtı. Ayakkabılarını çıkartıp lacivert terliklerini geçirdi ayağına. Gardırobunun önünde dizlerinin şeklini almış pijamaları duruyordu. Soyundu ve giyindi. Aynada kendisini izledi, saçlarını elleriyle sağa taradı bu sefer. Koridorun sağındaki küçük ve karanlık odanın kapısını, içeride uyuyan bir bebeği uyandırmamaya çalışırmış gibi yavaşça araladı. Başını ve gövdesinin bir kısmını odaya yöneltti.
Yüzü, istemsiz kas hareketlerine yuva olmuş gibi gülümsedi. Tutuk ve tutkusuz. Yere eğilip tek seferde alamadı ölü kadının kimliğini. Kemirdiği tırnakları buna izin vermiyordu. Dört sefer sonrasında kimlik elindeydi. Dini: İslam, Medeni Hali: Bekâr.
Mutfağa gidip ekmeği plastik ekmek kutusuna yerleştirdi. Raftan kireç kalıntılı bardaklardan birini aldı. Kolası, küllüğü ve açılmamış bir paket sigarasıyla televizyonun karşısına geçti. Haberlerin zeki hayvanları ve ağzıyla tır çeken adamları gösterdiği saatti. Burnunu karıştıran maymuna yürekten gülümsedi.
ONUN ARTIK SEVEMEYECEĞİ BENİ, BEN NASIL SEVEBİLİRİM?
Tüm şartlar uygun.
Yağmur odayı boğdu, iki sigaram kaldı. Müzik çok yüksek ve anlamsız. Evde, yapay huzurumu bozan koku yine aynı. Kumaşlarım kırpık, ağzım tatsız. Uykum bol kâbuslu, gecem delik deşik. Sırtımdaki ter hala kurumamış. Kahveyi götür, kadehi getir emrini verebileceğim biri de yok. İş başa düşünce düşüne düşüne düşüyorum. Düşerken düşünmek bile olabilir bu, bilmiyorum.
Eskiden diyor kadın, pencereler böyle değildi. Tüm yağmuru duyardık ve gece oldu mu uyuyamazdık. Eskiden diye başlıyorum ben de cümlelerimin ilkine. Eskiden kendi kalbimden korkardım, uyuyamazdım.
Tırmandığı ağaçtan inebilen çocuklara özendim önce. Sonra çorapları hiç kaçmayan kızcıklara. Yapamıyorsa yapamıyordur canım diyen velilere sahip oluşlarına. İdealleri olanlara, koşturanlara, sıçrayanlara ve tutunanlara. Ben ne yapıyordum? Saniyesi bile dağılmış saate bakıp, aldığım şekli düşünmeye çalışıyordum. İki kaşım da kanamasız hastaydı. O halde iyiyim. O halde kalkıp ayağa yürüyebilirim. Yürüyorum, tavşanlarım hep erken ölüyor.
Teknelerin en koyu gölgelerindeyim. Yamuk yumuk erimekten korkuyorum. Koyları hızlıca geçiyoruz. Adamlar karpuza gömülmüş rakı kadehlerini keyifle kaldırırlarken, çenelerinden karpuz suyu akıta akıta kahkahalar savuruyorlar.
Birkaç gün içerisinde her şey değişiyor. Baş döndüren bir hızla ilerleyip ilk refüje bindiriyorum kendimi. Bitti mi? Bitmemiş…
En mutsuz, en umutsuz yarışmalarında birinciliği açık farkla alıyorum. Biri nah çekip de, al bu senin ödülün dese, sevinç gözyaşlarına boğulacağım.
Yine savrularak ve bazen de sürünerek yolumu buluyorum. İnsanın kendini salabilmesi ne büyük iş. Kadın eskiden diye başlıyor yine cümlelerinin ilkine. Boşversene be sen diyorum, baksana her şey eskidi artık. Senin geleceğe dair kuracağın cümlelerin bile eskidi. Başlama artık eskiden diye şu cümlelere. Eskiden evet, eskiden biz her şeyden mutlu olabilmeyi bilirdik.
Tırtılları seviyordum. Kurbağalardan korkuyordum. Kedi gördüm mü kendimden geçiyordum. İştahım yoktu, kâbuslarım aile mirasının bana düşen porsiyonuydu.
Eskiden dedim ben de bu sefer. Bilerek ve isteyerek. Eskiden, bu kadar kötüleşebileceğini düşünmemiştik. Ben şüpheleniyordum, sen beni sakinleştiriyordun. Özür dileyecek gibi bakıyor gözleri. Bu artık bir şeyi değiştiremeyecek ki içimde. İçi oyuk ve durmadan kararan patlıcanlar gibiyim diyorum kadına. Kadın gülümsüyor. Her dediğime gülümsüyor, sanırım beni seviyor.
Kapı kolunu tutan bir başkasının elleri. Her zamanki adam değil, her zamanki kadın da. Gözümü loş odanın belirsizliğine açıyorum. Kapının önünde, sırtı bana dönük; gideceği adresi bilmeyen başka şehrin insanları gibi duruyor. Ne diyeceğimi ölçüp tartamıyorum. Yeni uyanmışım, kafam karışık.
-Saat kaç?
-Bilmiyorum.
-Nereye gidiyorsun?
-Bilmiyorum.
Neyi biliyor?
-Seni seviyorum.
-Ben de seni seviyorum.
Neden böyle yapıyor?
-Yanıma gelsene.
-Geç kalıyorum.
Nereye gittiğini bile bilmeyen biri nasıl geç kalabilir?
-Ben de geliyorum.
-Gelme sen.
Bu örtü toprağım, bu yastık da mezar taşım olsun. Yüzyıllar geçsin. Gerçekliğini yitirdiğinde anılar, yeniden uyanırım.
SENİN DOĞRULARIN İÇE BASIYOR, BEN NEDEN DAHA YAVAŞ KOŞAYIM?
Bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.
Pek çok şeyi lekeleyen adama gözlerimi diktim. Bu sefer gözlerimi kaçırmamın bir anlamı yok. Ağzını toparlayamadan ve ne dediğinin hiç de farkında olmadan konuşuyor. Bir açılıp bir kapanan kapının ardında dik durmaya bile çabalamayan vücudu onu katletmem için büyük çaba harcıyor gibi. Kesik kesik konuşuyor. Kesik kesik dinliyorum. Bu diyalogda doldurulacak bir boşluk yok.
Bu toprak parçasından kaç kez daha sürgün edileceğimi düşünüyorum.
Bir:
Çok küçüktüm ve her şey de yıkılıyordu.
İki:
Bir anahtara bakıp ağlamak tam bir veda mıdır?
Üç:
Başım çok ağrıyor ve o hiç susmuyor.
Dört:
Kapının kolu nikelaj, hiç fark etmemişim.
Sinirle yakılmış ve mide bulantılarına sebep olmuş sigaraların yarım kalan kısımları yeni yakılmış sigaraların közüyle yeniden tutuşuyor. Odada kalabalıklık kokusu hâkim. Kadın yorgun, az ötemde tiz hırıltısıyla uyuyor. Sağ kulağıma kazınan özrü ve şakağımdaki dudakları sanki tam da az önceymiş gibi. Sıcaklığını yitirmeyen anların son can çekişmeleri bunlar. Geceye hiçbir şeye aldırmadan devam etmek için kıpırtısız yatıyorum ben de. Perdelerin arasından sızan sokak lambalarının ışığı bana başka bir şeyleri hatırlatıyor. Bilmem ki kulakları mı çınlıyor, adamın biri daha konuşuyor; çok uzaktan.
Başarısız hayat hikâyesini başkalarının üzerine yığan biri de değilim. Ama bir hata yapıldı, bedelini benim ödediğim. Aniden ayağa kalkıp tane tane açıkladığım yanlışlıklar tansiyonumu düşürüyor. Değişmezlere seslenişim, kim fırlatırsa fırlatsın bana dönen bir bumerang. Tavanın çatlaksızlığını izlediğim gecelerde hep hazırlıksız yakalanıyor oluşum ise varoluşumun laneti. Evet, böyle üst üste yığılı pişmanlık gecelerinin sessiz saatlerinde, bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.
“GÖRDÜN MÜ BAK, NE GÜZELDİ.” DEDİM, GİDİŞİNİ BERABER İZLEDİĞİMİZ FESLEĞENE
Tek bir pürüzde gizlidir bütünün dağılganlığı. Sonsuz sıvalı göklerin, gözden uzak destinasyonlarında gizledikleri çivi delikleri hep bir tamamlanamayışın işaretçisi. İnsanın kendisini mutlu etmek için tutunduğu anlık renklerin bir gecede solup gidişi gibi. Eşyanın bile ruhu olduğuna inananların, insana inanmamaları ne feci. Çeperlerine sığmayan gözbebeklerin, gözlerinin akına mürekkep gibi yayılıyor. Durduramayacağım bir asit yağmuruna dönüşüveriyorsun. Çenen, sevebileceğim tüm tüylerin küçük evi. Bir evin içerisinde yaşayan ve burada gerçekten de birbirleriyle mutlu olan kış uykusu ailelerinden değiliz ki. Kim kimin kâbusu, kim kimin uykusuzluğu, ay mıdır dünyanın en sadık uydusu; bilmiyoruz ki. Kaş göz çiziyorum düşüncelerime. Hepsi de götümden daha güzel insanların boş arazilerinde kapladığı yere bakıp hisleniyorum. Bir sigara yakmak bile gelmiyor içimden böyle zamanlarda. İçimden boğazıma uzanan bir başparmak dilime ulaşıyor. Tüm dünyadaki kulakları uğuldatacak bir basınç uyguluyor dilime. Dilim olduğu yerde çakılı kalıyor. Dilim; dilindeki zehri emip tüküremiyor. Boğazını temizleyerek cümleye başlayışlarının ve anlık duraksamalarla zamana selam çakışının bir anlamı olmalı. Benim asla anlayamayacağım, senin asla anlatamayacağın. Bakma aslında herkes biliyor; başı ve sonu aynıdır veda hutbelerinin. Hep bir yaranmayla yara açar insanda. Kim böyle olmasını istemiştir ki kısıtlı zamanlarda? Kim şehrin meydanında sallandırmak için bir suçlu arıyordur ki ibret olsun diye gelene geçene ve kendisine ve sevdiğine? Ağrımı parmaklarımın arasına alıp incelediğim zamanlarda bu ağrıların acıya dönüşmesini izleyişim gibi. Bırakmazsam dayanılmaz bir hal alacak, bırakırsam tüm benliğime yayılacak. Seni, düşüncelerini, aidiyetini nasıl kavrayıp nasıl muhafaza edeceğimi bilemiyor oluşumun bende yarattığı ani panikler ve ani içine sıçışlarım gibi tüm güzelliklerin. Durmak bilmeyen ve geçmek bilmeyen zamanların en gereksiz köşelerinde yağmurdan saklanıyoruz. Bırak aksın diyorum, hepsi içimden. Hepsi içimden aksın bırak, ama bak bunu da içimden söylüyorum. Senin duyduğunu bilerek, sandığını önemsemeyerek. Bakamayacağım kadar çocuk doğurmuşum sanki. Seni sevmek böyle bir şey. Hepsinin heba oluşunu izliyorum. Bir veba salgını çıksın, hepimizi kırıp geçirsin diye bekliyorum.
Bazen filmler de kurtarmaz insanı. Bir benzeri yoktur yaşanmışlıkların orada, kaçış kapısı inşa etmeyi unutmuşlardır tüm senaryolarda. Her yere engeller, her yere tuzaklar döşenmiştir. Eski bir karikatürdür aslında Ben Yaşarım. Son saniye sıçramalarının ardından seni bekleyen sıçışlardır tüm bunlar. Bunlar, elli kuruşluk kartpostallara sığmayacak anlamlardır. Kelimelerle tarifi olmayan bir öfkenin gözlerle bile ifade edilemeyişidir. Ben neden böyle oldum sorularının cevapsızlığını bile bile duvardan gelecek yankıyı kucaklamaktır cevap diye. Gözlerimi dikebileceğim, sözlerimi sökebileceğim bir nokta bulamayışım yüzünden olabilir bile birden süzgeç ellerimden likitleşip akışın. En büyük yanılgıdır insanın kendisine güvenmesi. Sağdan soldan duyulan güçlü insansın sen, altından kalkarsın cümleciklerine inanabilmesi. Tüm ailelerin mutsuz kadınları bir kibrit çaksa dünya yanar diyorum bir an içerisinde. Benim mutsuz olmak için sebep biriktirmeye mi ihtiyacım var? Mutsuzluk bir histir, beyin bunu komutlar. Yanan sobaya yaklaşımın için gönderdiği komut gibidir ondan uzak dur, onu sevme, bak mutsuz olacaksın komutları da. Burası bir uçurum değildir sırtına sarılıp uzaklaşmamızı bekleyeceğim. El yordamıyla bulunmuyor ki sevgi, düşürüldüğü yerden. Bir betonun içine hapsolan gözlerim sadece adımlarını hayal edebiliyor. Sesim sadece dişlerime keşke gitmeseydin azaplarını duyurabiliyor. Şu köşe senin köşen olsun diyorum sonra. Sen o köşeye ne çok yakıştın, ne doldurulmaz boşluğu doldurdun bir anda diyorum.
Biliyoruz. Sor bak, toprak da biliyor. Bacağıma sürtünmeye çekinen kediler de biliyor. İhtiyarlar da biliyor soğuk yataklarından hiç kalkmadan hem de. Hem de ellerim, hem de gözlerim, hem de dudaklarım, hem de tüm tenim biliyor. Sonunu hesaplıyor, saatlere vuruyor. Küçük hesaplar peşinde koşarken buluyorum kendimi böyle zamanlarda. Günü kurtaran ve bununla gurur duyan; yoldan geçen vatandaş edasıyla böbürlenerek gülümsüyorum. Senin gülüşün, kalp krizine yenik düşüyor gibi tutukluk yapıyor ağzının köşelerinde. Tüm köşeleri kırıktır ve işe yaramaz bu hislenmeler.
Çünkü:
Benim sevgim aşırı, ellerim tutarsız, kalbim düztaban.
Çünkü:
Senin sevgin karton, ellerin talaş, kalbin strafor.
AVIMI ISKALIYORUM HER ATAĞIMDA, ASTİGMAT KUŞLAR GİBİ OVALARINDA
Montunun içerisinde kendisine geçici yuva yapmış bir kedi gibiydim. Kalkıp gideceğin ve beni geride bırakacağın aklıma gelmiyordu hiç. Kalkıp gideceğin; kahkahalar atarak ve bensiz. Yüzümü durmadan göğsüne dayıyordum, mutluluk şarkıları söylüyordum. Sen bana pancar motoru diyordun belki, çok gürültülü bir sevgiydi benimkisi.
Sokağın iki yanına dağılmış dükkânlar gözlerimi çekiştiriyor. Nereye baksam renk cümbüşü, nereye baksam karmaşa. Gözlerim kaybolursa seni nasıl bulurum? Olsun, elimi tutuyorsun. Ellerim kök salabilmeyi başarmış fidancıklar gibi. Hızlı yürüyoruz, geciktiğimiz şeyler var, bunlar nelerdir hiç bilmiyoruz. Sadece hızlı yürüyoruz, bekleyenlerimiz çok bilinmezli denklem.
Sessiz cümlelerle konuşuyorum. Duymuyorsun beni. İyi ki. Duymaman için zaman kolluyorum. Kavşakların en karışık saatindeyiz, sen ve benden oluşan biz. Can yakıyor şimdi, çok boş görünen kesişim kümemiz.
Kim ayrılıyor zaferle serinkanlı cinayetler işlenilen mutfak masalarından? Kimin gülüşü en samimi, kimin düşüşü en yalan? Harelenen gözlerinde anlık görüntüler beliriyor. Katili ben teşhis ediyorum, korkuyorum, sakla beni kendinden.
Tek bacağı kısa sandalyede oturanların hissettiği kadar taşıyorum ben de devrilme korkusunu. Bu zamansız sallanışlar; konuşmaların en odak noktasında kayganlık yaratan. Benekli zebralar mı geçiyor sağdan soldan? Tansiyonum masanın altına düşüyor, eğilirsem bükülür tüm doğrular.
Klarnet konçertosu başlıyor sol kulağımda. Kır, at, git der gibi tüm kaygı kaynaklarını. Saygıda kusur etmediğim küsuratı bol gidişlerin arkamdan bakan bol kılcal damarlı gözlerini hatırlıyorum. Onlar bir dönem kurumamaya inat etmiş anılar kuyularına da bakıp kanlanacaklar.
Kabarık, kızıl saçlı geçkin kadınlar gibi duruyor kırmızı karanfiller evin en cilası çizik sehpalarında. Hep çirkin çıkılan hatıra fotoğraflarını gizlediğimiz kuytularımızdadır şimdi tüm eksik yaşanmışlıklar. Ben ağzımı karnıma bir bıçak saplanmış gibi açıyorum, sen gözlerini kötü bir figüranın ölüm anı gibi yumuyorsun.
Eskiyor tüm tül perdeleri yıkılmasına ramak kalmış loş evimin. Kadifesi nasırlaşmış koltuklarda sabahın gelişini bekliyorum belkisiz. Yarım ekmeğe tam ekmek parası vermekte gizlidir onların da yalnızlıkları. Benimkisi aniden yüzümü olmayışına çevirip hararetli cümlelere başlamamdadır.
Öfkelerimiz, havada çarpışıp tarlalara dağılan talim uçaklarıdır. Gökten bulut yağmasına bile şaşılmayacak memleketlerin yerel içkilerinde bulduğumuz ve boğulduğumuz benliklerimiz birer mide yanmasıdır, ayak karıncalanmasıdır şimdi. Kalk gidelim işaretini kimin vereceğini bekler böyle anlarda tüm şahitler.
Siyahıma erken davranıyorum. Üç mahalle sessizleşiyor aynı anda. Yedi kadın ellerini ağızlarına örtüyor. On iki çocuk arabanın altına kaçan toplarını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçiyor. Dokuz adam kaşlarını kaldırıyor saat yönünün tersine. Bir bebek ağlamaya başlıyor morara morara. Yirmi yedi kedi dikkat kesiliyor aynı huzursuzluğa.
Kendi içime akıttığım zehir nasıl da penisilin acılı. Ekmek kırıntılarını ezerek dolaştığım mutfağın leş zemini içime akıyor sanki. Kireci çözülüyor tüm kemiklerimin önce. Sonra kemiklerim, sonra dimdik duran kendim. Etim, sinirlerim ve derim. Ağzımı açabilsem seni ne çok sevdiğimi derim. Derdim ki sana, inadına güneşe bakabilme gücünü gösterebilmek gibi. Derdim ki, derdim benim eserim.
Sıralı duruyor böyle zamanlarda tüm vicdan azapları. Bir zamanlama hatası mıdır yoksa eylemin kendisi mi yanlıştır diye ikiye bölünüyorum. İkiler ikilere ve dörtler dörtlere bölünerek çoğalıyor. Zamansız ölümlerin cenaze namazlarında saf tutan kalabalık birer bütün oluyoruz ben ve tekilliğim. Ölü, saçlarımı düzeltiyor. Kaçışıyor tüm kargaları çınarların.
Sözlerin, kaçağa müsait bir vanadan fışkırırmışçasına yüzüme vuruyor. Kendimi korumak için, içine girmeye çalışıyorum senin. Birden tüm akışkanlığı, tüm saydamlığı, tüm sıcaklığı yiten sabaha karşı birikintilerinden oluyorsun. Her yanım kızıl çamur, beni sandığım ama inanamadığım gibi seviyor musun?
Parmağımı haritanın üst sol köşesine yakın bir yerlerde sabitliyorum. Tırnağım çıtırdıyor, gözlerim gürlüyor. Burada ölelim deyiveriyorum. Soğuktur buralar hem, çürüsek bile kokmayız.
BULUTSUZ HAVALARIN VE VİCDANSIZ HAVVALARIN DALSIZ ELMALARI
-Şimdi durduğun yerde on ceset vardı belki de.
-Belki de senin durduğun yerde vardı, olamaz mı?
-Olabilir. Ama sen tam da kan güllerinin üzerinde duruyorsun. Hem de büyük bir gülüm üzerinde.
Zemine bakıyorum. Sıvanmış bir patlak gibi sanki. Çok hafif bir kırmızılık var. Pembe ile yavruağzı arası bir renk gibi kırmızıdan ziyade. Bacaklarım mermerleşiyor, hareket edemiyorum.
-Nedir bu?
-Kan gülleri bunlar. Bak, şuralarda da var.
Bir kilisenin önündeyiz, kilise kapalı. Dilenci çocuğun dili yabancı olsa da istediği aynı. Söylediği şarkıyı ezbere biliyorum sanki.
-Savaştan sonra o oyukları kırmızı bir dolguyla kapadılar. Zaman içerisinde rengi soldu. Belki diyorum işte, üzerinde duruyorsundur on cesedin.
Duruyorum hala. Eczaneden gelen yoğun koku bile beni hareket ettiremiyor olduğum yerden. Eski kavanozlardan yansıyan ışık gözlerimi yoruyor. Kimi insanlar çok sabit, kimileri inadına hızlı. Bir pense yardımıyla çakılı olduğum yerden sökülmeyi talep ediyorum. Talebim reddediliyor.
Bir sürü küçücük detayın görüşü bulandırması gibi aydınlık günlerde. Uçaklar kalkıyor, zihnim çok rötarlı. Sonra kulağıma eğilip dişlerini sıkarak “ … dediler ama ben… dedim. Seni şu an böyle… ama sen anlamadın. Günü geldiğinde ben de… yapacağım. O zaman da… bakalım ağlayacak mısın şimdiki gibi? Sen… yaptın. Nasıl bir insansın? Ben… yapacağım, ben de! O zaman belki… ve anlarsın … ve…. ve… değil mi? Seni aslında sev… bunda artık üzülecek bir şey yok. Sen de beni sev… , ben buna üzülmüyorum. Ama sonrası nasıl bil…? Sonrası tam da… gibi. Artık bit… istiyorum. Çok yorgunum, daha da yor…” dedi. Eli bir ölüye kalp masajı yapar gibi, ataklar içerisindeydi. Gözlerimi cilasız ahşabın en dalgalı rengine sabitledim. Az sonra demir alacak bir gemide hayal ettim kendimi, istediğimde terk edebileceğim.
Yanlış kelimelerle başlanan yanlış cümlelerdi. Telafisiz hatalara atılan ilk adımın cenaze töreninde ön sırada elimde ne olduğunu bilmediğim solgun beyaz bir çiçekle duruyordum. Ne kimse beni tanıyordu ne de ben kimseyi. Bu iyiydi. Bu yeterince ağlayabileceğiniz ya da ağlamak zorunda kalmayacağınız anlamına geliyordu. Birkaç kişi birbirlerinin omuzlarına başlarını gömüp ağladı. Birkaç kişi de mecburen oradaydı belli ki. Ben merhumu tanımıyordum. Merhum beni belki hiç görmedi.
Sol elmacık kemiğimde karıncalanma şeklinde başlayan huzursuzluk kalbime kadar ulaştı. Karıncaların parçalar koparmaya çalıştığı ham ve lezzetsiz elmam önce sararıp ardından da kahve lekeli açık renk bir kumaş halini aldı. Yönlendirici tabelalara diktim gözümü. Zemine hiç bakmadan yürüyordum koridor koridor. Zemine kimse bakmıyor olacak, üzerimden geçen onlarca insan ağızlarının leş boşluklarında homurdanarak sanırım anneciğime küfür ettiler. Anneciğim dedim, kapa gözlerini, kapa kulaklarını. Ben senin için süzer alırım bu zehri dedim. Annem koridorun en civcivli yerinde geleni geçeni izlemeye bile ihtiyaç duymayan kediye dikmişti gözlerini. Anneciğim gerideydi. Ben yanlış bir yolda emin adımlarla ilerliyordum.
Kollarım ağırlaşıp bacaklarıma tutundu ve ensemi soğuk suyla ovalayan kadın kabarık ve dip boyası gelmiş saçlarıyla heceleyerek konuştu. Kulağımdaki uğultu yavaşça azaldı. Kargaşanın sesi gözlerimin arkasına kadar ulaştı. “Sizi bul… yatıyor… şimdi peki daha iyi misiniz?” dedi kadının biraz alkol kokan saçları. İyiyim anlamında başımı salladım. Yutkunmakta ve doğrulmakta zorlanıyordum. Konuşsam, bir vakum çekecekti beni ve daha nefessiz bir yere pompalayacaktı sanki. Sustum. Susmak zorunda kaldığım için bu sefer memnundum.
Ağır ağır ilerleyen tramvayın yağlı camlarının ardında buruşuk bir yüzün içine gizlenmiş bir çift yeşil göz bana baktı, olabileceğinden daha mat. Sağ elinin sağa doğru yamulmuş işaret parmağıyla bana bir şey işaret etti, benim göremediğim. Gıcırtılarla açılan ağzı iki hamlelik bir cümle kurdu ve yavaşça kapandı, benim anlayamadığım. Köprülere baktım. Ne köprüler yüksekti yeterince ne de sular derin.
Uzun bir süre görmek istemediğimi söyledim sana seni. Sana seni anlatacak ve bundan gurur duyacağım cümlelerim kalmamıştı hiç. Seni seviyor oluşumun payına düşen kısmını alabilirsin, sorun değil. Ve seni daha çok sevmek için içerimde boşalttığım yerlerin sahipleri de sende kalsın, istemiyorum geri. Yüksek merdivenlere tırmanarak enseme yüklediğin yüklerden oluşan sevimsiz Rapunzel kulelerini de al, yoruldum.
Belki bir gün bir kahve içeriz, yanında da lokum yeriz. Ben sana kalp krizi geçirdiğini yediği lokum yüzünden geç anlayan ve üçüncü günün sonunda ölen dedemin hikâyesini anlatırım. Daha önce defalarca anlatmış olduğumu yine unutarak. Güvercinleri besleriz. Ben senin çürük serçen olurum, sen bana kireç serpersin. Benim Kâğıt Dünyam isimli bir roman yazdığımdan bahsederim sana. İşte bu tam da sana göreymiş dersin. İkinci kahveleri söylemeye gerek kalmaz böyle zamanlarda. Oturduğun yerden tereddüt etmeden kalkar, gidersin.
Aslında kendisi geldi.
Dinlenmek istediğini söylüyordu. Bir tatile çıkarak da bunu kendisine sağlayabileceğini söylediler ona, ama istemedi. Neyden uzaklaşmak istediğini sordular elbette. Nedelerini, niçinlerini ve nasıllarını da sordular. Kendimden uzaklaşmak istiyorum gibi bir cevap vermiş. Ben, şımarığın tekidir, iki gün sonra evime dönmek istiyorum der ve gider diye düşünmüştüm. İkinci günün sonunda rutin kontrolleri için üst kata çıkarken asansörü kullanmadığını fark ettim. Banyosundaki aynayı sökmeye çalışırken elini kesmiş, yedi dikiş attılar. Günler geçti. Havalar ısınınca bahçeye çıkmamaya başladı. Camlarda kendi yansımasını gördüğü zaman buraya yakışacak şekilde deliriyordu. Ardı arkası kesilmeyen bir ağlama geliyordu, toparlayamıyorduk. Tırnaklarını çok dipten kesmesine rağmen bir gün kolumu yırttı. İşte bakın, hala geçmedi izi. Bir süre uyuttuk onu. Çoğu zaman sayıkladı uykusunda. Ağladığı bile oluyordu bağıra bağıra. Kimsenin yanına girmesine izin vermediği için hiç ziyaretçisi olmadı. Birkaç kadın geldi, doktorla konuştular ve sonra sararmış yüzleriyle çıkıp gittiler. Ben, duygusalımdır. Biri onun saçlarını sevse ve geçti her şey dese, onun için her şey gerçekten de geçecek sandım. Bir gün denedim ve ardı arkası kesilmeyen ağlaması geri döndü. Ne yalan söyleyeyim, filmlerde olur ya hani, yastığı yüzüne bastırarak boğarsın insanı. İşte öyle olsun istedim. Ben veya bir başkası hazır o, o derin uykularındayken onu boğsun istedim. Ölümden başka kurtuluşu yok gibi gelmeye başladı bana aylar geçtikçe. Düzelmiyordu. Kötüleşmiyordu da, sadece onu gözlemleyebilme fırsatımız olmuştu. Sanırım o, hep böyleydi ve böyle kalacaktı. Bir gün Hemşire Sona geldi. Sona’ya bir bakışı vardı ki görmeniz lazımdı. Yosunlu süs havuzundaki balıklar bile ağlardı o bakışı görseler. Ben ağladım. Firdevs hemşire ve Oya hemşire de ağladı. Sanki aylardır bize anlatmadığı derdi, o bakışta gizliydi ve artık gizleme ihtiyacı duymuyordu. Hemşire Sona, mavi pamuklu kumaştan dikilmiş sabahlığını sırtına attı onun ve bizim daha önce hiç görmediğimiz ama Hemşire Sona’nın buraya ilk geldiği yıllarda kullanılan dehlizin kapısından geçip gittiler. Hademelerden Metin, onları kilisenin bahçesinde görmüş. Kız ağlıyormuş yine ellerini yüzüne kapayıp. Hemşire Sona serinkanlı kadındır. Ama Metin ağabey Sona’yı da ağlarken görmüş. Sonra da geri dönmediler. Ne kız ne de Hemşire Sona. Kızın ardında kalan sigaralarını kimsesiz hastalara dağıttık, helal etsin hakkını. Peki, ne olmuş kıza? Söyleyemez misiniz?
-Ölmüş.
-Ölmüş mü?
-Öldürülmüş olabileceğini düşünüyoruz.
… Ve onu diken dolu kuyuya hapsettiler, her haykırışında daha derin kanaması içinyaralarının. Tomurcuklara ev sahipliği yapan derisi susuzluktan kuruyana kadar orada bıraktılar. Ve atlarıyla dağların ardından gelenler dediler ki “ Bu tıfılın cezası deve dikenlerini dile getirdi. Dikenler, oldukları yerde toprağın içerisine çekilerek gözyaşı döktüler. “. Ve atlılar onun çatlak dudaklarına su damlaları serptiler. Kemikleri kedi ağırlığındaydı. Gözlerinin feri sönmüş; günahları, tüm sevinçlerini de kurutarak terk etmişlerdi onu. Ve gök gürledi. Ve yağmur toprağa secde etti. Ve kuyular suyla, sular günahla doldu. İlk kez gülen bir çocuk gibi biçimsiz güldü. Kolları boşlukta iki yana düştü, kurtuldu. Ve atlılar onu çöllerin en rüzgârlısına gömdüler. …
-Belki geçmiştir artık.