RAFA DİZDİM EN SONUNDA BOŞALMIŞ SADAKAT KAVANOZLARINI

  Sanki sussa ne olur?

  Bir tüy uçuşur, bana ait değil bu da. Pazartesi günlerinin olağan geçmek bilmez saatlerinin en rutubetli anında pencereye hızla çarpan ve kalbimi yerinden söken kargaya bir çift sözüm vardı ama korkuyla unuttum. Dehşete düşen gözlerim var benim, senin bile henüz görmediğin.  Filtresi kuru sigaramdan bir nefes daha alıp düşünüyorum. Zifir kustuğum rüyalarımın beni terk etmemesi neden? Herkes terk etmişken hem de, hem de herkes ölüp gitmişken?

  Babamın bir tütün kutusu vardı bir de puro içen küçük ve göbekli adam biblosu. En çok o biblo tüterken heyecanlanırdım. Annemin minicik sepetleri vardı renk renk. Kendimi hep o sepetlere sığabilecek kadar küçük doğmuş sanıyordum. Çocuktum işte. Sürekli bir şeyler olacak ve dünyam değişecek sanıyordum. Hayalperestlikten uzaktım. Bebeklerimi konuşturmazdım, saçlarını tarardım sadece. Annemin diktiği kostümleri giydirirdim. Ama açık olayım, birkaç kez kedileri konuşturdum. Bir keresinde ölü bir kediyi konuşturarak ona hangi arabanın çarptığını öğrenmiştim. Ama bu bizim sırrımızdı, sırlar saklanmak için varlardı.

  Aklım karışıyor öyle konuştuğunuzda diyemiyorum. Aklım çok karışık. Aklım darmadağınık ve tozlu bir kitaplık gibi. Bilmediğim dillerde kitapların çürüdüğü. Açıp son mektubumu okuyorum. Kendim bile anlamıyorum, iyi ki bu birine ait olamadı. Ensemi seviyorum, şiiiişşş geçecek hepsi.

  Yine şimdi tam da olduğu gibiydi ama bir farkı vardı sanki. Huzursuz hissediyordum yine ama başka sebeplerim vardı. Yine griydi hava ama başka zamandı. Yine aynı renge bürünmüştüm ama bir başka hataydı. Benim çiçeklerim mısır konservelerine ekiliydi. Benim çiçeklerim çok çabuk soluyordu ve çileklerim tatsızdı. Hiçbir kumru yumurtasını benim gözümün önüne koyup da uçmuyordu. Güveni sıfırdı bana hayatımın. Benim başardığım, benim başaramadığım.

  Ne lüzumu var halıların? Perdelerin hele? Hele terliklerin, çorapların? Saçların ve kaşların? Ter bezlerimizin ve kırılmaya eğilimli kemiklerimizin? Düşmüştüm, tek basamağı bile kendi kendime çıkamıyordum. Kendi kendime konuşabiliyordum ama. Salak karı, salak karı… Ne vardı sanki?  Zamanı mıydı?

  Birbirine benzemeyen yastıklar öbek halinde yerlerde, koltukların üzerlerinde, yatakla yorganın arasında, kasıklarımda. Uyuyamıyorum. Yüzden geriye defalarca sayıyorum, aklım yine karışıyor. Yirmi yediden önce ne geliyordu unutuyorum. On sekizden önce kapıyı kim çalıyor? Beşe geldiğimde ayaklarım yere basıyor. Buzdolabında su yok. Portakal yiyorum, tatsız ve susuz. Üzerine bir çikolata. Üzerine biraz ne varsa. Üzerime üzerime devrilen kartonpiyerlerin arasından gülümsüyorum. Bir gün öleceğimi biliyorum, ama şimdi değil diyorum. Tatsız şakalarınızı da alın ve gidin lütfen.

  Ve ağzımın tadını geri verin. Ve gülüşümü plastiklikten uzak. Ve kalemsiz kâğıtsız düşüncelerimi, uçuşmayan. Uyandığımda bulanmayan midemi, aklıma geldikçe titremeyen ellerimi, serçe parmağı hissizleşmemiş ayaklarımı, yük taşıyabilen ve sarılmalara karşılık verebilen kollarımı. Boşluğa ve hiçliğe bakmayan gözlerimi, güzeli duymaya alışık kulaklarımı geri verin. Dedim. Hepsine dedim bunu ama kabul ettiremedim.

  Lafı eveleyip geveledi. Durmadan masaya baktı. Masayı yakabilecek kadar derin bakışlarının ardında birkaç kırık dökük hatıramız vardı. Dedim ki gidebilirsin. Dedim ki alıştım ben artık. Dedim ki sikeyim böyle kaderi.  Dedim ki kırmak istiyorum kafanda kadehi. Dedim ki gidebilirsin, karıştım. Dedim ki karmakarışığım ve buna alıştım.

  Bir fare hızla yanımdan geçti. Beni selamlamayı unuttu şapşal. Oysa çantamın dibinde fındık fıstık kalıntıları vardır her zaman. Önüme gelen herkesle her şeyi paylaşmayı alışkanlık haline getirmiştim, o karlı çıkacaktı sonunda ama, selamsız işte. Fare tüyünden daha kısa saçlarım beni rüzgârdan, yağmurdan, olmayan güneşten korumadı. Kafama geçirdiğim bere beni lösemililere benzetti. Kendimi selamladım. Kendi sırtımı sıvazladım. Bu kısa boylu bir kadın için büyük başarı.

  Köşede duran gitarın teli kopuk. Sehpada duran vazonun içi boş. Televizyonun yanından bana bakan kedi taştan. Bu evde ben de dahil her şey işlevsiz. Maket hayatlarımızın birer kopyası olup çıkan aksanımızla konuşuyoruz seninle. Naberi nasılsını yok hiç sohbetlerimizin. Ben ben diyorum sen ben diyorsun. Ben gün diyorum sen emek diyorsun. Ben yeter diyorum sen abajur diyorsun. Gülüşüyoruz. Kimsenin anlayamayacağı fıkralardan birkaçı geçiyor aklımızdan ve yine gülüşüyoruz. Ama ne gülüşme… benim bacaklarım dökülüyor senin dişlerin.  Benim gözlerim içe gömülüyor senin kalbin. Biri duyarsa bizi, eriyebilirim. Biri duyarsa bizi, kaçıp gidersin.

  Anlamsız anlamsız hırıltılar çıkartarak ilerliyor önümdeki yaşlı adam. Boğazını temizlemeye başlıyor, asfalta güzel bir konuşma yapacak şimdi. Eyyyy sürüngenler diyecek, eyyyyy benden beter kokan kır çiçekleri. Bitirdiniz ulan beni diyecek, bitirdiniz beni. Hele ki sen diyecek sokak lambasına, sen her şeye şahitsin it! Neden konuşmadın, neden anlatmadın onlara? Elimde bir silah olsa tereddüt etmezdim hiç. En güzel hediyeyi bir öpücük gibi kondururdum şakağına.

  Ölüm dedim ihtiyara. Ölüm, kuru ayaz bir gecede tüm çamlar sallanırken köklerinden, tüm bebekler terlerken, tüm güvercinler gizlenmişken gelir. O anı ikimiz de göremeyeceğiz ama. Sen yedi yüz yaşına kadar acıyacaksın, ben üç yüz yaşıma kadar ağlayacağım.

  Sanki sussa ne olur?  Nasıl olsa eninde sonunda mutsuz olacağım. Sussa ne olur? Biraz kıvrılıp uyusam ve unutsam? Biraz unutsam ve uyusam? Biraz yaramı kurutsam? Ne olur? Tam kâbuslarımın içine dalacakken gözümün önünden kızıl yeşil bir tüy uçuşur. Bana ait değil bu da. Ne kendim ne kimliğim ne de kemirgenlerim.

BİR GÜN BATIMIDIR TEZGAHTAN DÜŞEN PORTAKAL

Saat altıydı ve hava yine karanlıktı.

 Şehre akli dengemin yerinde olduğunu belgeleyecek bir doktorun odasına girer gibi büyük tereddütleri sırtlayarak usulca girdim. Bavulum her zamankinden çok kin ve her zamankinden çok kimin bu çileler acaba doluydu. Ağzımda tadını kaybetmiş bir sakızı nereye tüküreceğimi bilemez halde insanlardan uzaklaşmaya çalışıyordum. Çöp tenekeleri rüzgârda sallanıyordu, şehir kuşsuz ve kuşkusuzdu.  Bavulumun tekerleği neden orada olduğunu kimsenin anlayamayacağı ve kimsenin de sebebini açıklayamayacağı halıya takıldı. Sırtımdaki ter, bu sarsıntı ile belimdeki gamzelerden birinde dinlenmeye başladı. Kaburgalarımın içine hapsolmuş kalbim silah yakalamış bir dedektör gibi ikaz vermeye başladı. İki büyük köpek kulaklarımda havlıyordu, şimdi yakalanmıştım işte. Şimdi kendime, kendi bozduğum yeminlerime yakalanmıştım. Burada ne işim vardı benim, geri dönme kararı alabilmek için çok mu ilerlemiştim? Arkamı dönüp geldiğim yöne baktığımda birden başım döndü. Ucu bucağı gözükmeyen bir koridordu sanki geliş yolum ve insanlar yerlerinde durmuş sadece boyunları büyük, gözleri gözlerime hiç ama hiç bakmadan beni yargılıyorlardı. Mahkeme kararı geri dönüşümü yasaklıyordu, gitmekte serbest, dönmekte imkânsızdım.

Şehre çalıların arasındaki vahşi yavru kediyi korkutmamak için çıt çıkarmadan ilerleyen çocuklar gibi nefesimi tutarak girdim. Saat altıydı ve hava yine karanlıktı.

BAZI GÜNLER AKLIMI KARIŞTIRIR TEK BACAKLI GÜVERCİNLER

 Sarhoştum ve ne yaptığımı çok iyi biliyordum. Ertesi gün kendime söyleyeceğim yalanlarımı imha ettim. Büyük kıvılcımlar saçarak iki yanıma devrilen iyi ve kötü melekler kül olurlarken çakmağı aslında çoktan fırlatıp attığım çantamın içerisinde arıyordum. Kendi kendime konuşuyor olmamın bir önemi yoktu. Önemli olan konuşabilecek gücü bulabilmem ve bu gücü kendi üzerimde gerekli olmadığı halde kullanabilmemdi. Delikanlılığın kitabına yakışmayacak tüm eylemler bana çok yakışıyordu. Çok büyük ve ağır bir şapkayı üzerindeki ıvır zıvırlar dökülmesin diye çok dikkatlice taşıyor gibiydim. Dilimden düşmeyen bir küfür vardı, anlamını hiç kestiremediğim.

 Sarhoştum ve durmaksızın yalpalıyordum. Gıcır gıcır ayakkabımın topuğu bir mazgala takılıp boydan boya çizildi. Bileklere atılan ancak beklenilen seviyede kan boşalmasını sağlayamayan bir çizik gibiydi. İnce, çirkin, biçimsiz. Paltomun yakasını kaldırdım, rüzgâr kulaklarımın içerisinde rehin kaldı böylece. Durmadan kendisini tekrarlayan bir ninni gibiydi. Tüm bunlar uyumam için. Tüm bunlar zorlandığım şeyleri becerebilmem için birer destekçi.

 Sarhoştum ve kekeleyerek konuşuyordum. Büfedeki adam gözlüklerinin üzerinden aşağılarcasına süzüyordu beni. Aklından geçenlere hayali bir orta parmak çektim ve sana bozuk para vermeye çalışıyorum adam dedim. Ama bozuk bu paralar. Her sayışımda başka meblağ çıkıyor. Adamın gözlüklerini aşarak gözlerime dayanan gözleri bana bir kendine gel artık bakışı fırlattı. Tamam dedim tamam… Cebimde ele kâğıt para hissi veren ne varsa bankoya koydum. Mektup, boş kâğıt, boş sigara paketi, boş kimlik. Bomboşum. Bomboşum ve bu mektubu neden cebimde taşıdığımı bile hatırlayamıyorum. Üstü kalsın dedim. Kendine güzel iç çamaşırları alır belki senden umudunu çoktan kesmiş olan karını kendine bağlarsın.

 Sarhoştum ve nereye gideceğimi çok iyi biliyordum. Kapıdan girdiğim ana kadar ayık kalabilmek tek hedefim olmuştu. Kendime başka bir hedef belirleyemiyordum şimdi. Belki anahtarı sessizce kilide sokmak da bir hedef olabilirdi benim için. Asansörü doğru yerde durdurmak ve ayakkabılarımı çıkartıp da öyle uyumak. Düşünüyordum; sevdiğim tüm yazarlar çoktan ölmüştü. Sen hala niye ölmüyordun?

TRANSPARAN RÜYALAR

 Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Zamansız çıkarttığım çoraplarım koridorun zemini dudaklarıma kadar ulaştırdı. Yatağımdaki ılıklık, uykunun şefkatindendir sandım ama değildi. Elim nasıl bu hale geldi, benden bu kadar kan nasıl çıktı, demirim eksikti hani diye düşünmeden önce ütünün fişini prizden çıkarmış mıydım diye düşündüm. Ütü yapalı üç gün olmuştu. Bir dakika, belki de beş gün. Burnuma hiç yanık kokusu gelmiş miydi? Gelmişse bile ben bunu bir başka haneye yükler gündelik düşük voltajlı düşüncelerime dalar geceyi sabaha bağlar ve uyurdum. O kapının arkasında çoktan kömür olmuş bir manzarayı görmek midemi bulandırabilir, başımı ağrıtabilir, beni üşütebilir, evhamlandırabilirdi. Elimi yastık kılıfının dikişsiz kısmından içeri soktum belki yarın uyanmam diyerek uyudum. Aklımdan geçenleri kalkıp kâğıda dökmek niyetindeydim ama bu elle bu gerçekten zordu. Filmlerde iki tek atıp ameliyata girebilen doktorlardan bir farkım vardı, bu bir film değildi ve ben filmin sonunda yapay bir mutlulukla izleyicilere sırıtmayacaktım.

 Rüyamda ki kâbustu bu aslında, herkesle vedalaştım, son sözlerimi söylüyor olmak beni hüzünlendiriyordu çünkü söylemek istediğim, anlatmak istediğim çok daha fazla şey vardı. Ama ölürken bile kalp kırmamaya çalışıyordum. Diriyken de kalp kırmamaya çalışıyordum ve şarapla dertleşiyordum, kediyle dertleşiyordum, kendimle dertleşiyordum. Kırabildiğim tek şey umutlarım ve şu lanet kadehti. Üşüyordum, rüyamda bile üşüyordum. Nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Kadının iki göğsünün arasından süzülen tere gözü takıldı adamın, onu izlediğimden haberiz. O kadar çok kavis meraklısı ve o kadar çok aciz. Kadının iki pembe göğüs ucundan polenler fışkırmaya başladı ama adamın gözü kadının ağzına odaklanmıştı. Odağınız kaydığında hayatınız çekilmez bir hal alır. Bulanıktır ve asılsızı yansıtır. Büyük bir yalan öbeğinin içerisindeki doğru sözü yalan sanmanızı kolaylaştırır.

 Ellerim istemsizce fincanın en sıcak yerinde kenetlendi kaldı. Sıcaklık kasıklarıma kadar ulaştı. Bu karnımda patlayan bir sıcak su torbasının kavuruculuğundaydı. Dışarıdan hızla arabalar geçiyordu, hızla insanlar, hızla bulutlar ve hızla köpekler. Karşıdan karşıya geçebilmeyi insandan daha iyi becerebilen, birbirinin üzerine çıkmadan yürüyebilen, gerçekten sıkıştırılmadığında agresifleşmeyen köpekler. Bir köpek kadar bile olamayanları düşündüm ve sıcak kahveyi hızla içmek suretiyle midemdeki yarayı uyandırdım.

 Sokak bana göre değil. Sokak bana ait değil. Sokak beni sahiplenmek bile istemiyor. Mazgallar birer tuzak, klimalar uyandırıcı elçi. Kornalar kornalar kornalar ve simitçinin sattığı simitten daha da gevrek olan sesi. Eve gitmem lazım. Eve gitmem lazım ama pişmaniye saçlarıma tutunmuş parmakların bir pişmanlığın yadigârı gibi, beni hiçbir yere bırakmıyor. Firarı imkânsız bir hapishanesindeyim hayatın sanki. Tünel kazmaya çalıştığım her kaşık ilk darbede kırılıyor.

 Arkamda hırıltılar çıkararak ölümü bekleyen bir kadın var. Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın. Azrail’ini bekliyor, Azrail’i soğuk bir kış gecesi o yalnızken gelecek. Saçlarının en dağınık, giysilerinin en lekeli gününde. Ama henüz mayıstayız, bu ülkede mayıslar çok sıcak geçiyor.

 Korkma, korkarsan başına gelir dedi kadın. Sigaramın külü çok ağlanılmış bir ayrılığın ardından dökülen kirpik gibi döküldü. Zemin olması gerekenden daha kirli, burada ne yiyip ne içebilir ki insan? Üç kuruşluk loş ve leş koridorları nasıl geçtim, nasıl fark etmedim, neden buradayım?

 Kadın korkma dedi tekrar. Korkmuyorum ama merak ediyorum. Bu kadın kim ve ben hangi korkumu ona çağlamış olabilirim? Saçları yok mu, peruğu kaç yüzyıllık, gözleri neden ölü, dili neden kesik? Tırnakları sonsuza uzanıyor, kadehi bile kavrayamıyor, ayakkabılarının topukları kırık. Sanki cesedi bir çöplükte yıllanmış ve sonra yeniden dirilmiş gibi. Öyle görünüyor; açıkçası öyle de kokuyor. Ve bana durmaksızın korkma demeye devam ediyor.

 Uzun ve pis tırnakları yaldızlı bir perdenin arkasını gösteriyor bana. Ama ne göstermek, sanki gözlerimi yerlerinden sökecek ve o geniş perdenin altından bir gerçekliğe yuvarlayacak sanki. Omurgamda dayanılmaz bir basınç hissediyorum işte o anda. Aniden ayağa fırlıyorum, bacaklarım sanki benim değil, zemin sanki ayaklarımın altında değil. İki uzun çıtanın üzerinde dengesizliğin tam da dengede olduğu noktada uçuşuyorum. Masaya çarpan kalbim kadının kellesinin olgun bir dut gibi yere düşmesine sebep oluyor. Ağzı korkma diyecek gibi açılıyor.

 Perdede taşmaya hazırlanan bir kahvenin kıpırtıları, tüm pencereler zangır zangır, tüm kediler diken diken. Geldin demek diyor içeriden bol nikotinli bir ses. Sussan bile diyor, şaşırsan bile istediğim cevabı aldım, içeri gel diyor. Korkuyorum. Korkuyorum ve kadının kesik dilinden korkmalar dökülüyor yine. Zemini bataklığa çeviren hecelerden zar zor kurtuluyorum. Sokağa atıyorum kendimi, sokağa adıyorum.  Kemiklerimin sesi beni bile ürkütüyor, beni bile şüphelendiriyor. Şimdi bir gölge bile olsam dikkat çekerim işte. Şimdi bir gölde çürük bir balık yemi bile olsam dikkat çekerim.

 Köşeyi dönersem karanlık bir geceye gözlerimi açacağımı düşünerek adımlarımı hızlandırdım. Kemiklerim daha da gıcırdıyordu. Kalbim çocuk elindeki bir davul gibi, ritmi bozuk, ritmi yorucu. Ansızın kaçan bir çorabın bacakta bıraktığı geçici his gibi, etim tam da en hassas bölgesinden yırtılmış gibi, bir kavanoz dolusu bilye yokuş aşağı akıyormuş gibi irkildim. Arkamı dönmeye beni zorlayan rüzgâra daha fazla karşı koyamadım. Anlık bir iğne acısıydı aslında hissettiğim. Tam da arkamda duruyordun, kokunu almıştım. Şimdi gözlerin karşımdaydı, elin bıçaklıydı, ruhun kararmıştı, kaşların çatılmıştı. Lütfen dedim dudaklarımın kıvrımlarıyla. Lütfen şimdi olmasın, öldürme beni. Kendi çukurunda hapsolmuş bir fare gibiydim. Yuvamın girişini betonla kapamak için acele ediyordun. Lütfen dedim gözlerimin kısıklığıyla ve dünyanın en büyük korkusuyla. Ve yok oldun.

 Telefon altıncı hissi yüksek kadınların ifadelerinde bahsettikleri gibi acı acı çaldı. Mozart’ın Requiem’i sustu. Haşlanmış yumurta kokusu tüm odaya dolmuştu. Kimin evindeyim? Kolesterolü yüksek ve alerjisi yoğun bir beden içerisindeyim, yumurta yemem. Telefonu bir adam boğazını temizleyerek cevapladı: Uyuyor, ona henüz söylemedim. Benden bahsediyor olmalı, hala uyuduğumu sanıyor olsa gerek. O, telefon çalmadan önceydi. O, boğuk sesin migrenimi katmerleştirmeden önceydi. O, uçuk sarı üzerine gri zarlı iğrenç yumurta zevkinin kokusu midemi bulandırmadan önceydi.

 Tek bir hareket, parmaklarım zonkluyor. Binlerce iğne aynı anda aynı noktaya saplanmaya çalışıyor sanki. Şakaklarımdan şelaleleri akıyor bulutsuz cennetlerin. Bileklerimden bağlı olduğum cilasız ahşap beni kangren ediyor. Başım dönüyor, bayılırsam düşmeyeceğim, yatalak bir düşkün gibiyim. Kimin evindeyim? Terliklerini sürüye sürüye yürüyen adam ya yaşlıdır, ya yüklü. Gölgesi kapının önünde bir an durakladı, bana bakmak için mi yoksa bakmamak için mi? Onu ne korkutuyor, beni de korkutmalı mı onu korkutan sorular?

 Tek dişim yerinde bir boşluk bırakarak uzaklaşmış. Yastığın altında saklanıyor olabilir mi ki? İşte seni buldum. Aaa pardon bunlar benim tırnaklarımmış, haddinden fazla dipten kesilmiş. Topuklarımda yara bandının izi var mıdır ki, siyah ve yapışkan? Tanrım böyle pis ölmeme izin verme. Tanrım aniden kapı açılmasın, gözümün içine kavanozdan bir tabağa akan bal gibi güneş dolmasın. Tanrım, lütfen; yaralarımı kurcalamasın.

 Perşembeyi pazartesiye bağlayan gecenin en kısa saniyesindeyiz. Ben, rüzgâr ve hiçbir erkek tarafından sevilmemiş olduğu için ağlayan kadın. Kadın atmış yaşını çoktan geçmiş. Geçmiş, geçiştirilmiş ama hala güzel. Gözleri, solmakla diri kalmak arasında tereddüt eden bir yaprak renginde. İnce dudakları ve aşınmış elleriyle konuşup duruyor. Ne yapacağız biz diyor, nedir bu başımıza gelenler? Sakinim. Tüm hayatım boyunca olmam gerektiği ama olmadığım kadar sakinim. Derin bir nefes alıyorum, sümbülle karışık sigara kokusu ciğerime doluyor.

 Anlatsam hayatımı diyor rüzgâr, roman olurdu. Kulağımı yastığa dayıyorum, kimden geldiği belirsiz bu seslerin. 1- Deliriyor olabilirim. 2- Deliriyor olabilirim. 3- Tatsız bir şaka bu.

 Ben buna para verdim lan diye bağırıyor adam, kadının yalpalayarak aştığı koridoru hızla tüketirken. Bir biblo kırıldı, bir sandalye devrildi, bir ölü, bir eli kanlı. Kendi çocuğunu sevmekten aciz adamların çocuğu yaştaki kadınlara gösterdikleri şefkatin karşısında ürperdiğim gibi ürperdim birden. Burnumun tıpası gevşekti ve beynim birazdan şıp şıp damlamaya başlayacaktı dudağımın üzerine. Tadını merak ettiğim ama tatmaya çekindiğim bitkileri düşündüm. Dermanı katilinin ellerinde olan bir kurbandan farkım yoktu. Gurur yapılacak, saygı oluşturulacak ortamların en lüzumsuzuydu.

 Terminale koştum. Bu otobüslerin birinden bir adam inecekti, boş otobüste bile cam kenarına oturma hevesinde olmayan. Bavulsuz, kimliksiz, bıyıksız ve anısız. Ansızın bakar mısınız diyecekti bana. Gözlerimi yerden kaldırmayarak gidecektim yanına ve açacaktım avuçlarımı, hatasını bilen bir öğrencinin cetvel yemek için açtığı gibi avuçlarını. Senin diyecekti, senin kızım… Pek uzun bir ömrün olmayacak. Bunu ilk önce hayat çizginden sonra da kesik bileklerinden anladım. Senin kızım… Aşk hayatın beklediğin gibi ilerlemeyecek. Bunu ilk önce aşk çizginden sonra da bana koşarken büründüğün çaresizliğinden anladım. Senin kızım… Sorularının cevabı ne yazık ki bende değil. Kendi kaderini yazmaya çalışman bazılarını çok sinirlendirmiş. En iyi falcısı sensin ömrünün. Gücün varsa git ve şu pis umumi tuvaletlerin kireçli leş aynalarında yüzüne bir bak.

 Pazartesiyi perşembeye bağlayan gecenin en uzun saniyesindeydik. Ben, kendim ve haddinden fazla yıpranmış gerçekçiliğim. Birazdan çok şiddetli bir kavga edilecek gibi susuyorduk. Hepimizin bildiği yine de hepimizin birbirimizden gizlemeye çalıştığı sırlarımız vardı. Kalktım hepimize birer kadeh şarap koydum. Sonra birer kadeh daha, birer kadeh daha. İnanır mısınız, bir tek ben sarhoş oldum. Şişeleri ayağımla sağa sola iterek banyoya gittim. Makyajım temizlenemeyecek kadar kemikleşmişti yüzümde. Bu gece de böyle yatayım dedim. Sabah gördüğümde midem bulanmasın diye kadehleri yıkamaya karar verdim. Çay bardağının üzerine konmuş çay kaşığının servisi kes emri gibi, biz de izmarit atarız kadehe, bu emri verebilmek için. Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Bir rüyanın renklerini kaybettiği derinliklerindeydim. Anneannem kitap şeklindeki mezar taşının sayfalarını çeviriyordu. Ölüm güzel olsa gerek, artık gözleri belli ki çok net görüyordu. Kavanoz dibi gözlükleri küçük burnunun üzerinde değildi artık.  Anneannem dedim koştum ona doğru. Bir kütüphane sessizliğinde baktı gözlerime. Misket mavisi gözlerinde yeşil kelebekler uçuşuyordu. Burnuma fırtına kokusu geldi. Haydi, anneanne dedim, kalk evimize gidelim. Bahçemiz sen yokken kurudu. Haydi, anneanne dedim, ne olursun sen bir daha ölmeden uzaklara gidelim.

 Yol üzerinde Perihan’ı gördük. Perihan, annemin mektepten arkadaşı. Kilyos Plajı’nda boğulduğunda henüz liseye başlamıştı. Hiç yaşlanmamış, sadece yosun bağlamış. Sen güzel bir kızmışsın Perihan dedim ona, neden kendine hiç bakmıyorsun? Seni kurtarmak isteyen kuzeninin elinde kalan saçların var ya hani Perihan dedim, onlar hala var, ben gördüm. Perihan bir süre yosunlu göz kapaklarını kıpırdatarak bir şeyler anlatmaya çalıştı. Düşük çenesi ve kopuk burnu onun konuşmasına izin vermiyordu çünkü. Biz gidiyoruz Perihan dedim, eski mahalleye. Sen de gel. Perihan yılların aşındırdığı boynunu sol omzuna büktü, bana ne işte, ben gelmem der gibi sanki. Sen bilirsin Perihan dedim, sen bilirsin. Ha bir saniye Perihan, mezar taşındaki şiirini çok beğendim, keşke ölmeseydin.

 Beyaz Kelebekler ’in mezarının yanından geçerek mezarlığın ana kapısına ulaştık. Anneanne dedim, ben ölürsem mezar taşımı kedi şeklinde yapsınlar. Bir de mezarımın başında akordeon çalsınlar. Anneanne dedim, bir kitabımı bastırabilseydim gelip sana okuyacaktım, söz vermiştim biliyorsun. Anneanne dedim, bir şiir defterimde benim için yazdığın bir şiir var hatırlıyor musun? Anneanne dedim, bu kapıdan çıkamayacağımızı biliyorum, bunu bildiğimi ve kabullenebilmek için zamana ihtiyaç duyduğumu biliyorsun. Ama anneanne dedim, annem bizimle gelmesin.

 Cumayı pazara bağlayan en sarhoş gecenin en verimsiz saniyelerindeydim. Yastığa dayadığım başımın içerisinde asker adımları gibi yankılanan nabzım beni uyutmuyordu. Elimi attığım kitabın sayfaları kalıplaşıyordu. Hangi elektik düğmesine dokunsam ampul patlıyordu. Sıkışıp kaldığım karanlık oda bana kutsal bir kitap yazdırabilecek kadar acımasızdı. Sıkıntıdan meleklerle konuşabilir, hatta onlarla hayali tavlalar atabilirdim. Terlik sesleri çoğalarak kapıma yaklaştı. Uyumuyorum ben, ama siz öyle bilin. Çok sevilmiş bir eski sevgili yüzü tüm sevecenliğiyle pencereme tıkladı. Sadece düşünerek açabildiğim pencereden kuş gibi sekerek içeriye girdi ve yanıma uzandı. Ellerim yüzünde kan çilleri oluşturdu. Sınırsız gülümsememle pisliğimi temizledim. Son bir şey söylemek istedim. Seni seviyorum gibi ya da özledim seni gibi. Neden böyle olduğumuzun bir önemi kalmadı artık bak yanımdasın gibi.  Ama nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Uyanmamayı tercih ettiğim bir kâbustaydım. Sevmediğim kimse yoktu burada, korktuğum birkaç şey zaman zaman beliriyordu sadece, sonra gidiyorlardı. Kendi hikayeme yakıştırdığım sonu sahnede izliyor gibiydim, habersiz ve büyük bir heyecanla. Perde kapanıyordu, alkışlamaktan avuçlarım patlayacak gibi oluyordu. Tüm adamlar kıvrımların peşinde, tüm kadınlar kendi kasıklarına kıvrılmış. Bu sabah bu şehirde karga sesleriyle gün doğuyordu. Martılar senelik izinlerindeydi, güvercinler çoktan ölü. Kumrular ilişkiler bana göre değil, yalnız kalmak istiyorum diye çırpınıyorlardı.

 Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın, vakti dolsun diye bekliyor. İntiharları beceriksiz, uykuları karmaşık. Kâbusları planlı, alnı düşüncelerden kırışık.

UYKUSU GELİR HÜZÜNLÜ ÇOCUKLARIN HER SENE ŞUBAT GELDİĞİNDE

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum, sen gözlerimi gerekli noktaya diker, sularsın.

  Bulutların vanasını kapatmayı unutma evden giderken. Ben bir elveda diyorum kendi içerimden, sen geri dönüşler için davet bekleme. Bugün hatırladım, bir ada yolundaydım- uzağımdaydın- bir fincan kahvenin dibinde burnundaki iz konuşuyordu. Bir elçimiz vardı, geri döneceğini söylemeye gelen. Çok susamıştı, adaları adalıktan çıkardı, çekti denizi içerisine; tane tane ve kendinden emin konuştu, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum. Bu bilmediğim bir dilin haykırışları.

  Ama senden bahsediyorlar, eminin bak buna da. Kendimden, deneyimimden büyük konuşurdum hep, yine aynısı işte; oysa konuştukça bataklığa çekiliyorum. Soyadım bu ne yapayım, yerimi buluyorum. Yine ne yapıp edip sana yöneliyorum, soyadım bu ne yapayım, hep güneşe dönüyorum.  Bir harf hatasıdır, harf eksilmesidir, harf çoğalmasıdır; olsa olsa aşk sandığım sende. Akşam oluyor, olmuyor aşk.  Ayları saymadım ama olmuyor işte aşk, akşam oluyor. Penceresi kirleniyor ölü peri barınaklarımın. Bir masalın daha sonuna geliyoruz, çocuklar erken uyuyor. Çocuklar masalımın sonunu dinlemiyor, kızıyorum! Öldürüyorum tüm tırt kahramanları.  

 

 İçim rahatlıyor, artık kimse kurtaramaz beni. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kökünü çıkartamıyorum toprağın içinden yabani düşüncelerimin. Turuncu bir nevresim takımı içerisinde uyuyorsun sen, güneşi var etmiş olmanın gururuyla. Ama ben güneşe çıkamam, ama ben aydınlık anlarda bakamam yüzüne, dokunamam ellerine. Adım bu ne yapayım,  geceme gömülüyorum. Atlarla konuşuyorum, sabah olmasa; atlarla konuşuyorum, hiç uyanmasa; atlarla konuşuyorum, daha da ileri gidelim. 

 

 Ama ben, ansızınmış gibi sanki. Sanki hiç beklemiyormuşum gibi… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Yosunlu kirpiklerin bir lanetin habercisi. Bir başka rüzgârın esiri olmuşsun. Yanlış trene binmiş bir tanrı gibisin, tomurcuğuyla solan çiçekler gibi sanki. Burnundaki ize kalsa, o bile terk edecek artık seni. Nesli tükenmiş bir yalnızlıkla merdivenleri çıkıyorsun. Ayak bileklerindeki sızı yarasa çığlıkları atarak kalbime ulaşıyor. Ah benim zamansızım, sever misin yeniden beni?  Perdelerine sordum seni, yüzünü görmemi hep engelleyen. Yok, öyle değil der gibi dalgalandılar. Tane tane ve kendinden emin konuştular, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Yerle gök arasında bir yerde asılı kalmam lazımdı o an ama ben yine, yeniden… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kime ait olduğu unutulmuş şarkılar gibisin dilime dolanmış. Bir başka sabahı yok yeminlerimizin. Uyursan diye korkuyorum, gidersen diye korkuyorum, düşersen diye korkuyorum, üşürsen diye korkuyorum, ölürsen diye korkuyorum. Bir son saniye hatası ile yitersen diye korkuyorum. O zaman tırnaklarım kime saplanır, kimin ensesini koklarım, kimi düşünerek uyurum, kimin hatırasını üşüyerek kuruturum?

 Ürperiyor  içim, gözeneklerime işlemiş zehir gibisin, arınamıyorum. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Heceleri yutulmuş kelimelerle vedalaşır sevgiyi tüketememiş sevgililer. Senin cümlelerini ezberliyorum, beni görünmez kılan dualardır bunlar. Bir başkasını dinleyen ve kendinden hiç bahsetmeyen bir ihtiyar oluveriyorum. Nasıl da mantıksız bir son yazdım kendi hikayeme. Kimse affedemez boşa geçirilmiş zamanlarımızı. Ben gerekenden fazla konuştum, sen gerekenden fazla sustun. Hep bir kurtuluşu bekler gibi sefaletten.

 Bu bir başkasının izmaritini içmek gibi, hem de çöpün en derininden çıkartıp. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

Bu iki nota ki, ne nefesimizin ne de bedenimizin asla çıkartamayacağı,

Başrollerinde bize benzemeyen oyuncuların berbat oyunculuklarını sergiledikleri bir filmin sadece bir anında hissedilen,

Bizi oraya kazıyıp, hissettirmeden çekip giden.

HER GÖZYAŞI KENDİ MUCİZESİNİ DOĞURUYOR

Hava kararmaya başladı.

İnce bir sis tabakası şehirdeki tüm park halindeki arabaların, yürüyen adamların, göz kırpan kedilerin, kurumaktaki çamaşırların, çürümekteki çöplerin, ağlamaktaki kadınların, uyuyan damların üzerine çöktü. Yağmur yağarsa herkes bir ağızdan söylenir.

Aniden gök gürledi.

Yağmur kuşkusu çizgilere basmadan yürümeye çalışmayanları, yaklaşmakta olan otobüste boş yer var mı diye sorgulamayanları, evlerinde yemek pişirmekte olmayan kadınları, televizyonun karşısında reklamları izlemeyen adamları, hararetli ve seri bir şekilde sevgilisine mesaj göndermeye çalışmayanları ilahi bir mesaj gibi gökyüzüne yöneltti. Şemsiyeciler birazdan köşe başlarında belirir.

Toprak kokusu şehre yayılmadı.

Mezarlıklarda, parklarda, saksılarda, kırılmış kaldırım taşları altından görünen son topraklar şehri efsunlamaya yetemedi. Ben evimdeydim, istesem de bu kokuyu alamazdım. Sen uzaktaydın, oraya yağmur erken varmıştır ve kömürle karışık bir koku şehri çoktan sarmıştır.

Sırtım ağrıyor, uzanalım mı?

Dedim. Dedim ama sen sessiz kaldın. Elimi soluma uzattım; dürtmek için seni. İlgini çekebilmek, dikkatini bana yoğunlaştırmanı sağlayabilmek için. Ne büyük boşluk, düşüyorum; tutunduramazsın. Yoksun, oysa tüm kedileri kısırlaştırdı dul kadınlar; sevgimi verebileceğim tek yavru kedisi sensin ömrümün. Camdan düşmedikçe ya da kumun kirlenmedikçe fark edemez oldum seni. Neredesin? Nereye gizlendin?

Başka birini sevebileceğini hiç düşünmedim aslında.

Yanıltmadın sen de beni. Konuşursam isyan çıkabilir, katil kaçabilir, deprem olabilir. Susuyorum, anladın neler demek istediğimi. Mutlu ettin, teşekkürü borç bilirim.

İnsan her gün böyle kekelemiyor.

Etkisi var elbette yaşanmışlıklardan kaçmaya çalışmamın. Ama sesim titrer sesini duyduğumda, bu kadar aradan sonra. Gülümsüyorsun ne hoş, heyecanın da var, muhteşem. Sebebi ben olayım isterdim. Oysa sen de her insan gibi yaşamaya çalışıyorsun, becerebildiğinde de seviniyorsun.

Ne bekliyordum ne buldum, bu gerçek olamaz.

Gördüğüm yerde seni, taş olursam diye korkuyorum. Ne yeminler ettim, olmayan tanrıları şahit yazdırdım. Bir daha hiç ağlamayacağım, bir daha hiç sevmeyeceğim onu dedim. Saçlarımı ve tırnaklarımı uzatacağımı, yeni bir hayata balıklama atlayacağımı filan iddia ettim kendi kendime. Bir ömrün geri sayımındaydım ve inan bana çok karmaşıktım.

Oysa çok mutluyum,

Ağzımdan güzel sözcükler çıkmaz.

Oysa deli gibi heyecanlıyım,

Yazdıklarıma yansıyamaz.

Oysa bilinçaltıma yerleşmiş bir perşembe idi,

Yeniden var oldun, inanılmaz.

Oysa çok mutluyum diyorum ama siz yine de:

Kederleri dinlediniz, kolay kolay unutulmaz.

ÇOK SEVİLMİŞ SOKAK KEDİSİNİN PATİSİ CAMIMDA İZ BIRAKTI

Pislik herifin tekisin ve çok güzelsin.

Hastalıklı bir kadının aşık olmaması imkansız yani sana.

Gel, film izleyelim; memleketi kurtaralım.

Ben hayali gül bahçelerinde gezerim,

Sen benim için sinek yakalarsın.

Akşam olunca kasığına kıvrılayım.

Biraz daha yaşayayım seni,

Biraz daha yaşayayım.

Sonra zarf açacağıyla işlenmiş bir cinayet armağan et bana,

Asla unutamayayım.

BİZİ AYNI TANRI YARATMIŞ OLAMAZ

 Her yer tıklım tıklım kedi. Sidik kokusu sıfır, toprak yeşilden gözükmüyor. Her buluta bir uçak konmuş ve benim haydi dememi bekliyorlar bekleyenleri sevindirmek için. Tüm şaraplar ucuz ve güzel. Baş ağrısı sıfır, ülserden eser yok. Yağmur yağsa da dizlerim ağrımıyor. Geceleri öksürmüyorum, kimsenin adını sayıklamıyorum. Sürekli hafta sonunu müjdeleyen bir cumaya uyanıyorum. Güneş göz yormuyor, rüzgâr sersemletmiyor. Ya ölürse diye korkmuyorum kimse için. Ya giderse diye endişelenmiyorum da. Sevmeme ihtimalleri aklımın ucundan geçmiyor kimsenin beni. Biri gelip çat çat çat bıçağı saplasa karnıma, yanlışlıkla olmuştur; kötü bir niyeti yoktur diyeceğim. Tatlı bir baş dönmem var. Her şey çok net. Bu netliktir belki de başımı döndüren. Çok iyi silinmiş camlar gibi, kırıp içerisinden geçiyorum fark etmeden ve ettirmeden hayatların.  Her yer akasyayla karışık iğde çiçeği kokuyor. Domatesler ise kırmızı brandalar olmaksızın da kırmızı. Çok uzun yollar iki adımda bitiyor. Bitmesini istemediğim her anı sonsuza uzatabiliyorum. Sanki hiç aroması geçmeyecek bir damla sakızı gibi hayat. Ne tuhaf, kaçıncı kattan düşersem düşeyim ölmüyorum.  

 Sonra öpüyor beni adam. Anlıyorum ki rüyadayım.

 Sonra öpüyor beni adam. Kesinlikle uyanmamalıyım.

 Sonra öpüyor beni adam. Dili beni boğmaya niyetli.

 Sonra öpüyor beni adam. Elleri neden titrek ve terli?

 Sonra öpüyor beni adam ve

 Ve ben kaçıncı kattan düştüğümü sayamıyorum.

 Kulaklarımın arkası üşüyor, sabah oluyor. Ve ne öldürüyor ne de güldürüyor. Sadece süründürüyor işte. Yüzyıllardır süre gelen klişe.

DİKENLİ TELLERE KONAR GÖZÜ KÖR GÜVERCİNLER

 Rüyamda nasihat üzerine nasihat veren adamın serçe parmağı kopmuş, dün gece fark ettim. O adam ki, ismini söylemedi ve ismimi sormadı hiç. Yalnızdı, en az hepimiz kadar. Uykuya dalışları çok terli ve derin nefesli. Her gece beslediği kuşların kafasını öpen ve kendisini hiç mi hiç sevemeyen bu adam -rüyalarımın nasihatçısı, adını BOŞAGEÇİRİLMİŞÖMÜR koydum- “Bakma kopuk parmağıma.” dedi. “Bakma kopuk parmağıma, kulak karıştırmaktan başka işe yaramıyordu zaten. ”

YAŞLI KADINLAR ŞAŞIRMAYA MAHKÛMDUR, YADIRGAMA

 Unutma diyorum. Unutma…Biz de aynı boku yemedik mi zamanında? Neyi eleştiriyorsun ya da kimi? Sen de bir gün gelmişti ve ağlamıştın yanımda. Ben demirden bir heykelden daha soğuktum. Oysa her zamanki kadar güzeldin ama kalbimi yumuşatamıyordun. Rafın en arkasında kalmış ucu kırık fincan gibiydin o an benim için. Perdeleri çeker, yeni günü reddederdim. Ölürsem ölürüm, kimin umurunda olacak ki bu derdim. Kötü filmlerde bile ağlamamayı denerdim. Beceremezdim. Ama şimdi sana unutma diyorum, unutma! Biz de aynı boku yemedik mi zamanında?