Ve her mevsim dönümünde, kuşlar dinlensin diye mi ayrılıyoruz? Yakıyoruz gözlerimizden söktüğümüz ne kadar şey varsa; kalbine kalbimden daha yakındım oysa. Bulanık göklere dilendiğimiz onca dileği de kanlar içinde bırakıp uzaklaşıyoruz. Elime yapışan yokluğundan kurtulmak ne mümkün? Durmadan ağlayan bir kadının tiz sesine alışır gibi kulaklarım, alışıyorum sıçrayışlara da. Hangi bahçenin köşesinde oturup yazdığımı hatırlamadığım satırlarda seni arar oluyorum. Bir ışıkla hatırladığım anlardan kaçmaya çalışırken. Açılıp kapanan ağızlardan duvarlara tırmanan örümcek kelimelerden sakınıyorum kendimi. Umursamamaktan bahsediyorlar çoğu zaman. Hayallerden seke seke gerçekliğe erişmiş damarlı elleriyle sözlerimin altını çizen bencillikleri ile benden nasıl da iğreniyorlar. Kâbuslarına bulaştığım adamları en çok böyle gecelerde anıyorum. Kendileriyle bitirdikleri kavgalarının hemen ardından tenimle girdikleri savaşlardan galip ayrılırken ordularını martı leşi dolu kıyılarıma terk edip gidiyorlar. Yalnızlığın kime yakıştığını mı soruyordun? Sana uzun bir liste yapabilirdim. Ama önce beni dinlemen lazımdı. Arka fonda dolanan müzikten kulaklarını sıyırıp, kirpiklerinle gölgelenmiş gözlerini dikip gözlerime, biraz anlamamış; biraz kızgın… Günler böyle geçer işte burkulmuş şehirlerde. Yağmurla sildiğin kimsesizliğin, kendine gömüldüğün uykusuzluğun, ağzındaki fare kapanına yakalanmıştım bir keresinde. Dilimden söküp aldığın gitme, gitme, gitmeler… Yorgundum, zaman geçse alışacaktım. Ani bir frenle içimden devrilen yırtılışlar. Bana her dokunuşunda cama çarpıyordum. Sürekli itip çeken, itip çeken bir şey işte. İsim bulamadığım uzun yolculukları hissizleşmelerimin. Tozlu perdelerin ardında beliren güneşten de iğrenmeye başlamıştım. Gittikçe çözülüyordum. Anlıyordun, merhamet eksikliğiyle kuvvetlenmiş kalbin bile anlıyordu. Bir anonsla uyandığım nerede olduğumu kestiremeyişim. İnfilak, tolerans, izole… Bunlar en sevdiğim kelimelerdi işte. İnfilak, tolerans, izole… Biteceğini bile bile… Sanki çok bilinmez yerlere çıkartacağını umduğumuz bir karanlık tünele gözlerimizi de yumup girmemiz gibiydi. Azalan hava, artan hız, ayarsız hisler ve hâkimiyet arzusu. Kimin elini tuttuysak tırnaklarımızın izi kaldı hep. Herkes birbirine bizim izimizle dokundu ve çoğaldık böylece. Birbirini kemiren arsız sevgiler yarattık. Sonra ben düştüm. Bu da beceri ister aslında, küçümseme. Sonra sen düşündün, neden unutmuyoruz? Ve her mevsim dönümünde, kuşlar doysun diye mi parçalanıyoruz?
oku
ŞİFON
Birden gözlerinde demlenen yaşları hatırladım. Hıçkırık ardına hıçkırık ve kırmandan korktuğum kemiklerimi. Üzerine alınan herkesten nefret etmeme sebep olan senden kalma kelimelerimi de yuttum. İçimde sürünen yılanlar gibiydiler ve sonra da yalnızlığın orta yerine kustum. Parlak jelatinler ve çocukluğum. Beyaz balonlarla dolu sahnelerde bir yılbaşı telaşı içerisinde, üstten izlediğim ahenk ve çabuk büyümek. Kaybedilmiş onca gece varken ayın ışığının altında uzayan kaldırımlarda, adımlarım birden büyüdü ve çabuk vardım karamsarlığa.
Ben sana bir şey bırakacaktım, bakıp bakıp ağlayacağın. Bu duvarların rengi ve loş ışıklarla küstürecek seni. Baktığında beni hatırlayacağın ne çok şey olacaktı da, ben sana bir şey bırakacaktım, kaldı yarım. Sonra kışa başlarken atılan yalpak adımlar. Zamansız soğuyan tenlerinde ayrılıkların ve cezasız kalmış itirafların sıkıştırdığı onca kırık kalbi de ben sana bırakacaktım. Yavşak adamların sıralı dişlerine itinayla yapıştırılmış kelimeler, kahkahalar, utançsızlık ve düş artık yakamdan yakışlarım sigaraları. Beni yaz taklidine kendini iyice kaptırmış bir sonbahar sabahında yarım bıraktığın içindi demediklerim. Sen susuyor ve uyanıyordun. Hep aynı yorgunlukla muslukları açıp kapıyordum. Yıkadıkça daha da derine işleyen boşluğu ellerimin. Arada bir kaybolmak istiyordum. Silinen onca şey gibi ben de, ben de hafızalardan kurtulmak istiyordum.
Resimlerle bezeli duvara tutuna tutuna tırmandığımız çaresizliğimizi hatırla. Ben çocukluktan sen yaşlılıktan yorgundun. Elimizden bir şey gelmiyordu. Ellerimiz tutuşmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kucağımızı dilenen kediler ve iğde kokusu. Mayıslar geçti ve sonra da kış. Sustuk. Kuzeyden gelen gemileri düşündük. Tozu soluduk ve unutmayı diledik. Ne istiyordu adam? Bir çekmece dolusu teşekkür belki. Biz ona ne verdik? Huzursuz bir yalnızlık. Yan masadan bize alevli kalpler gönderdiler. Uykuluyken daha da çirkin kadınların damıtılmış kin terlerini. Dilimiz karıncalanmaya başladı ve her kâbusumuzda tekrar tekrar öldük.
Bir büyüyü bozar gibi bozduk yeminlerimizi. Sonra sen taşa dönüştün, ben ıslak kaldım. Biraz başkalarının isimleri, biraz dut ağacı. Güller ve tüm soğanlı bitkilerle kutsanmış toprağından geçerken geride kalmışlığına alışmaya başladım. Sırasıyla karşılıklı sokakların arasından kalabalığa ulaştım. Biraz hızlı geçmiş geçmişleri düşündüm. Bazı adamların yalanlarını hatırladım. Kimse senin kadar gerçek bakamazdı, yadırgamadım. Ve bir gelinciğin güzelliğinin ardına gizlenmiş, kendime hiç benzemeyen çocukluğumla, o sadece sana dik gelen yokuşta, ardından ağlayışım ve kuma saklı dikenler. Gidenler dedim, baksana, hiçbirini göndermemişiz; gidememişler.
Şöyle bakarlar kalbine girmeden önce,
Elleri gökten dökülen kuş tüylerini
Yakalayamıyormuş gibi.
Pürüz bırakıp gitmeyi beceri bilen kişiliksizlikleri,
Kaygan yüzleri,
İçe basan ayaklarının izleri,
Ve gölgeleri bile kendilerinden önce gitti.
Sana imzalayıp da verdiğim ellerimi hatırla;
Çok uzaktan gelirken yıpranmış
Mektuplar gibiydiler.
Sonbahar vardı gözlerimde ve de dua;
Hep ertesi güne bırakılmış
Yoksun aşıklar gibiydiler.
KEFARET
Migrenle başlamış bir salı sabahıydı. Her sabaha benziyordu, hiçbir farkı yoktu. Vapur, çöp yığınının içinde ilerlemeye çalışırken sisin içinde yiten şehre bakıyordum. Bir yerlerdeydin, bana uzak bir yerlerde. Bense yerdeydim, zemin karsız ve yapışkandı. Suyun üzerinde sırtüstü salınıyordum. İnce bir çığlık gibi dünya kulaklarımda inliyordu. Yanımda ol istiyordum, tuz kadar. Kıyıda çocuklar denize taş atıyordu. Köpekler, kediler ve kargalar ıslaktı. Kendi kayalıklarımda içimden kopardığın his kalıntılarına rastlamaya çalışıyordum. Saçlarım kuru yosunlar gibi birbirine geçmişti, iyot kokuyordum.
Sana dokunmakla dokunmamak arasına çekilmiş incecik misinalara takılıyordum. Galip gelemeyeceğim bir dalgaya karşı açtığım savaşta kalkanım da düşmanımın atı da sendin. Beni yoran, nefesimi sıkıştıran her şey sendendi. Senden kurtulmayı istiyordum. İnkâr edemem artık bunu. Senden kurtulmayı istiyordum -rahatladım bu itirafla- senden kurtulup göğsüne yaslanmak. Geçti artık der gibi, bana merhamet et istiyordum bakışlarınla. Hiç görmediğim. Zaten hayalperest bile olamayacak kadar beceriksizim.
Bir kadının saçları ardından batan güneşi izledim. Kadın bana ve yüzüme doğuştan yapışmış gibi duran huzursuzluğuma dönüp dönüp bakıyordu. Ayaklarım buz kesmişti. O dalgakıranın üzerinde dikilen göçememiş leylekler gibi kalakalmıştım işte. Seni sevdiğimi bir kez daha kabullenmiş ve mağlup olmuştum. Kim acıyordu bana? Nerem acıyordu? Bilemediğim bir yer. Bilemediğim bir kanama hissiyle ışıklandırılmış binaların sahte lunapark yansımalarında başım sol omzuma doğru eğildi, uykusuzluğuma geri daldım.
Gerçeği sorgulatan rüyalarımın yüksek maliyetli başrolüydün. Seni görebilmek için tüm gün uyanık kalmam ve aralıksız seni düşünmem gerekiyordu. Yastığımdaki kedileri ve mişli geçmiş zaman hikâyelerimi kovalamam gerekiyordu. İmlası kayık ellerinle bana dokunman için çıldırıyordum. Etkisi yıllarca sürecek bir kutsanma gibi, bana dokunuyordun, ışık oluyordum. Sonra sonra hatırladım seni nasıl dilediğimi. İyi olmanı. Başka bir şey yoktu bundan başka. Sürekli iyi olmanı. Gerekirse bunun için ölebilirdim. Aklımın yerine koca bir talaş yığını boca edilmişti sanki. Toz içindeki düşlerimde seni kovalıyordum. Tanımadığım bileklerine tutunuyordum. Ezberliyordum seni. Özlemini çektiğim her şey sendeydi sanki. Tüm gün dönümleri senin o viran bahçendeydi.
Migrene dönüşmüş bir çarşamba günüydü. Karanlık koridordan geçiyordum safra kusabilmek için. Tüm gece içime attığım hayallerle mayalanmış sancıları çekiyordum. Seni görebileceğim tek bir pencere bile yoktu. Asla önümden geçmeyecektin. Asla geçmeyecektin. Sonsuza kadar taşıyacağım sahipsiz bir yara olacaktın. Sol elime bulaştırdığın yalnızlık ve sağ elime tutuşturduğun ateşli silah; kalbim. Her şeyi şifon bir sabahlık gibi sessizce üzerimden atıp sana koşmak istiyordum. Bilmediğim yerlere, bilmediğim kokuna. Hep bir bilinmezlik içinde, oradan oraya.
Ve dökülmemek için direnen yapraklarla benim mevsimim başlıyordu. Bir başı sonu olmayışlık ve saadetsizlik. Kimseye söylenmemiş sevgilerin kendine sapladığın dikenleri. İçime yakın olman için, içine yakın olmak için kendi karamsarlığıma direnişim. Sessizlikle taçlandırılmış bir kimsesizlik. Yalnızlıktan bahsederken neyi kastettiğimi sormuştun. Buydu. İçime sığmayacak kadar çok, bir kelimeyi doldurmayacak kadar az olman. Yani sen. Sana anlatmaya kelime bulamadığım zaafım. Dokunarak bile tarif edilemeyecek bir özlem. Ne kadar kucaklarsam seni, o kadar azalmayacak olan.
Geceleri yastıkta aradığım yüzün -hiç bilmediğim- ve sürekli içe çekilen sarmalların hep bir ucundan tutamayışım seni. Başımı da döndürerek benden uzaklaşman. Tüm derimi çatlatacak kadar genişliyordum nefesime seni çektikçe. Hiç tükenmeyecek bir yokluktan bahsediyorum. Elime oturmayan elinden, dizlerimin sana değmeyişinden. Yüzünün benden yana dönmeyişinden. Tüm nefretimi avuçlarına kustum. Sen kayalıklarımın ağlayan Meryem’i, beni bağışlarsın diye düşündüm. Sözlerimin tam ortasından öpersin ve her şey geçer. Her şey geçer, zaman gibi. Ve en azından unutulmuş olurum. Öfkeyle anılan bir adım olmaz. Sadakatsizlikle -buna sen bile inandın- ve inançla.
Migrene bile küsülmüş bir perşembe sabahıydı. Yokuştan kendimi salıp bir şeylerin altında suyum çıksın istedim. Patlayan üzün tanelerini düşündüm. Tüm çekirdeklerim açığa çıksın istedim, kurumak istedim. Islak yastığım ve rüyamda tüm gece sana anlattıklarım. Unutulsun istedim. Hiçbir şeyi unutamıyordum nasıl olsa, beni unut istedim. Kendimi tekrar edişimi, saplantımı, bekleyişimi, küfrümü ve küflü hüznümü. Başkalarından bana bulaşan bu hissizlik ve tortular. Beni durmadan sarsıyordun. İki kelimen yetiyordu buna. Tesirindeydim senin ve teslim olmuştum. Dokunduğun her yerimden öfke fışkırıyordu. Hiçbirinin sebebi değildin. Hepsine sebep sendin belki. Dilin, ağzımın içinde gezinmek yerine zehirli oklara dönüşüyordu. Yaralarıma denk geliyordun hep, yaralarımı tanımıyordun. Hep ondan. Hep kendimi ortaya atarken yumuşak karnımı koruduğumdan. Soyunmadığımdan. Soyunsam soğursun sandığımdan. İnsanın içini kaldıran izlerle bezeli ruhumu gör istemedim. Kendim de istemedim bunu görmek. Parçalanmış bir düş yığını. Solmuş ve kararmış.
Ağrım azalmaya başladı -yalan- . Beynimden kalbime inen bir ılıklık ve gözlerimi yumdum. İnsanların hayatlarına başladığı saatlere giriş yapmıştık. Kederleri sunuyordum yine. Ağzımda sigara, gözlerim kısık, güneş puslu, trafik uğultulu. Kediler yerlerinden çıktı, bir iki köpeğin ezilişini görmemek için bulvara sırtımı döndüm, kulaklarımı ellerimden arta kalanlarla kapadım. Böyle geçiyor mu? Böyle kalırsam? İltihap gibi yayılıyordun içime. İçimdeki köstebeği de öldürecektin, bu iyi.
Şimdi çıksam şu cızırdayan fanustan sarı ve yeşile doğru koşsam. Dökülen bir şeylerin arasında daha mı mutlu olurdum. Gitmemi isteyecektin. Sınır çizmekten bahsediyordun. Kendimi bir mayına dönüştürmekte üzerime yoktu belki. Kendimden alacak bir öcüm vardı. Bir kitabın adsızlığı gibi kaldım. Binlerce olasılıkla ve yorgun. Saatler gibi sonsuz ve itlerin uykuları gibi huzursuz. Köşelerde uyuyan hep, sıcak asfalt ve soğuk gece. Hep sana döndüm, tanımadığım halde. Oturduğum anda kırılan omurgam gibi, öylece kalacağım yerimde.
Çok sıktım dişlerimi gece boyunca. Geceleri daha bir yoksun, bunu bilmemen doğal. Şimdi bir cümle kurması çok zordur sızlayan çene kemiğim ve sızlayan kelimelerimle. Beni bıraktın mı? -bu bir soru değil, inanmak istememe cümlesi- beni bırakma -bu bir emir değil, yalvarma süreci- seni seviyorum -bunu son saniyeye saklasaydım ilk cümlede harcamak yerine belki gitmezdin- seni seviyorum, bırakma beni -tuttuğunu varsaymaktan oldu hepsi- . Görüyordum ki yörüngeye oturmuş onca ıvır zıvır arasında parıltısızdım. Beni sevmeni beklemiyordum, senin neyi sevdiğini bile bilmiyorum.
Tanrım susmak ne zor. Susturmak ne zor. Telsize karışan diğer sinyallerin arasında istediğimi senin sesinden duymayı ummak da zor. Umut ne zor, unutmak ne zor. Neler konuştum seninle hiçbiri mi önemli değil artık? Boşluğa saçılmış bir kaç özensiz cümle öbeği. Hepsi bu mu? Ayağımın altında gezinen tavus kuşuna seni gözlerimle anlatışımı da mı yok sayacaksın? Yaktığım onca sevgi sözcüğü, hiçbirini duymayacaksın.
Migrene dolanmış ellerimle içine düştüğüm ayna kırma krizinden kesiksiz kurtuldum. Toplama kampından fırlamış gözlerim her zamankinden de kuru. Ağlayabilmek durup dururken çıkagelen güzel bir orospu. Kalabalıkta bir görünüp bir kaybolan ışıltılı saçlar gibi. Başını çevirip sağ omzunun üzerinden bana bakmanı umuyordum. Vedalar böyle olmalı. Ben böyle istedim, olmayacağını bildiğim için.
Afili birkaç cümleyle bitiriveriyor kimileri hayatlarını. Ben lafı gerektiğinden fazla uzattım. Yatağımın altında sakladığım geçmişimi ve isten rengi değişmiş özlemlerimi pencereden fırlattım. Ağlamak, ne zor böyleyken. Bana bakıyor kuru dallar arasından. Kalbime sapladığım çivileri söküp bana bir de ayna tutuyorsun. Acımasızlığın doruklarından aşağıyı izlerken mutlu musun? Zehirli mantarları ezerek sana yaklaşmaya çabalıyorum. Gözlerime miras bıraktığın benzetişleri kovalıyorum.
Son şişeyi de açıyorum şimdi, seni sevdiğim yerdi orası. Port’un oradaydım, yalnızdım, biram terliyordu. Gün batmayacak kadar güzeldi. Yanka, sen de beni unuttun. Aklımdan geçen yüzlerce sokak isimlerinin arasında kayboldun. Beni kemiren bu rüzgâr, bu sarhoşluk… Omzumu kavrasan hepsi geçecek. Bazen filmlerdeki gibi olur. Bazen sadece karanlıkta sigara içmek ister benim de canım. Bazen sensizlik, tam da o küfürlerin içine cuk oturur. Başka insanlara sıçrayan aklım, ağrım, kaygım… Bitmek bilmeyen bir yoksulluk içerisinde güçsüz kanatlarımı kırıyordum çırpına çırpına. Bazı şeyler sırf sana has sanıyordun, öyle değil.
Migrene inat ağlamıştım tüm gece içime. Sözümden yeni dönmüştüm, beni kucaklarsın sanıyordum. İçimden fare ölüsü çıkmış gibi kaçıyorsun. Yapma bunu. Ellerinin telaşından anlıyorum gideceğini. Bir takımın sağlam kalmış tek kadehi gibi, senin değerini geç anlıyorum. Avucuma sığdırabildiğim kalpsizliğimi de alıp. Gidiyorum. Gitmek de zor diğer her şey gibi. Nefes almak ve unutmak. Nefes almak ve unutmak. Nefes almak ve unutmak. Kendime her baktığımda neyi unuttuğumu tekrar tekrar hatırlayarak.
KARGA KAVGASI
Yüzüm döküldü sokaktan sokağa geçiştirirken kalbimi. Neydi? Kasımpatıydı beni oraya götüren. Yüzümü dayadım. Yüzsüzlüğümü unutturmadı. Ayaklarımdan başlayan yağmurla bağışlandım. Hatıralarımızı öptüm, yanına döneceğim, bekle beni dedim. Mevsimden mevsime ani sekişler gibi, yanına döneceğim, tamamen yabancıyız istediğin gibi.
Birilerinden bahsedip, acıyarak; benim omzum değmez kimsenin omzuna, orada bir boşluk var, sürekli genleşen bir şeylerle dolu bir boşluk. Sızlayan bir diş gibi kendini unutturmayışın var. Zamandan bahseder o yalnız faytoncular. Tepeler hep yangın şimdi.
Kimseye söylemediğim miydi sır? Senden bahsediyordum, umarak. Tanrım onu bana ver, o misketleri bile böylesine istememiştim. Kendini kanatmaya meyilli ellerim, yuvarlanan kelimelerle vedalar, hep ağzımı dolduran kanın ılıklığı gibi, akıp gitmek istiyordum.
Uyumsuz uykularımız vardı, sen bundan gittin. Sen benim saçlarıma düşman, katilime âşık, rüyama gölgeydin; bundan gittin. Burada güvercinler havalanacak, burası öyle bir curcuna sahnesi. Ben kaçıyorum, sen olduğun yerde kalıyorsun.
Neresi? Kuş bahçesi, çocuk sessizliğiyle iş çeviren. Kedi yalanıydı tüm bunlar, ben bunları hep bildim. Kapı arkasında gizlendiğim çaresizliğimde ve sissinin kokusunu unutamadığım şehirlerin gecelerinde. Bir silah sesi duyulurdu, dizlerimize kapanırdık.
Nereye gittin? Hiçbir yere. Benim, üzerine hiç düşünmediğim yalanlarım vardı. Üzerine düşmekten çürüyecek yanım kalmamıştı. Sen serttin, perdelerin kocaman desenli, güllerin solgun. Atmosferin toz bahçesi, ellerin diken. Kalbin baştan sona nasır. Gözlerin kanser.
Tanımak yoruyordu. Oraya sıkışmış bir şey gibi, gıcırdayan hep. Geceleri yankılıydık ama gündüzlerimiz küflendi. Ama hüzünlerimiz vardı, pencerelerin çürüdü. Beni kendine kinle yapıştırdın, bunu affedemedim.
LEKE
Birileri gider, biz hep mutluyuz. Hep uykusuz ve idrarımıza sinecek kadar kahveli. Gözümüzün içine kaçan dumanlardan ağlıyoruz, hepimizin ortak yalanı bu; seni seviyorum diyebiliyoruz. Ne yaptık? Serseriliği bırakamadık ne yaptıysak. Hep bir yalınayak ve isyankâr kaldık. Kim öldü? En çok kediler. Kime baksam yorgunluk bulaştırdı bana. Kim söyledi bu kısık sesli melodileri bilemedik hiç. Huzursuzluk solumaya başladık en sonunda oksijen diye. Ben gitmeyi biliyordum. Gidemeyenlere isim takıyordum, onların adı Vita. Ben gitmeyi biliyordum, beni neremden tutuyorsun? Neyin değerini bildiğimi mi soruyorsun? Şimdi de martılardan akşamüstü haberlerini dinliyoruz. Asılı kalmış hıçkırıklarını örtmez ki bunlar senin. Yüzünü örttüğünde ellerinle, geçmez ki. Akıp duran dudaklarım, kelimesiz beyaz tepeler, ezdiğin onca çiçek, gün batımı ve kuru otlar, mayıs, toprak ve iç sıkıntısı; ekim, gar ve hoş geldin. Ayaklarından dizlerine tırmanan karıncalar, kaşıntı, yanık, kesik, kabuk. Ben kalbimin dilsizliğine tercüman bir dudak bükümü bile bulamamışken, sokakta dalgalanan akordeonun sesiyle, göçümüz başladı mı? Başa dönüyor muyuz?
MANDAL
Güneşin rengini çaldığı kıyafetler gibi, kaçırıyor dudaklarının rengini ayrılık. Kim suçluydu ben damarlarına dokunurken? Yıkık bir kilise gibi ama hayli dimdik dikiliyorsun işte karşımda. Ellerim perdeli, tüneyemediğim dallardan bir dal olarak, bu senenin tüm bronz madalyalarını sana sunuyor o malum heyet. Dilinin üzerine bıraktıkları hapların ardından gözlerini yumuyorsun. Çeneni sıkıyorum, istiridye ağzının içi çoktan boşaltılmış. Bana, yaslandığım boyalı duvarları hatırlatıyorsun. Ben oysa o an, dinleniyordum azıcık. Kopardığım parmağımla karın üzerine çöp adam çiziyorum elbette. Bir de gökkuşağı. Kediye benzemeyen kediler. Susturulduk mu? Evet. Benim sana söylemediğim malum şeyler. Ne oldu, arka mahallenin çocukları büyüdü. Ne oldu? Tüm ağaçları kestiler. Ne oldu? Parçalayacak bir kuş bile kalmadı kedilere. Ne oldu? Zaten hepsi, tüm paslı kapı zilleri, tüm mermer avlular da öldüler.
KİBRİT
Ne var yani gömleğimi üzerimden atardım. Hep bir kırık sandalyelerle donatılmış loş salonlarda demsiz çaylar içerdim. Topuzsuz asaletim ve ince bileklerimle hatıralardan sekerdim. Senin olmayan şehirleri işaretlerdim haritadan. Manzaramızın atlarını tamamladık sen gidince derdim. Duvar, mecburen dinlerdi beni. Biraz kanasa ellerimiz geçecekti. Biraz düşsek belki… Düşünce geçer. Düşününce geçmiyor ama düşünce geçer. Tozlu evler ve bayat badem şekerleri. Kusursuz gülüşlü kadınların ev terliği koleksiyonları, aile albümleri, tahta bacakları kuşların göğü, bulutsuz uykusuzluklar, vicdan rahatlatıcı haplar, tolerans, zifir, telve, işlevsiz ama dekoratif onca anı. Bana çok yaşa demişti. Bir toz bulutuyla taradığım saçlarıma akrep dizmişti. Sessiz gülümsemeyi becerememiştim. Meteor düşüyordu plajlarıma. Gölgede genleşirken tenim, kime benziyordum böyle baktığımda? Sen söyle.
MİSKET
Ne yapalım?
(Şurada bir sigara yansın.)
Ne yapalım?
(Küle dönsün o biraz.)
Sonra tahin kokusu ile geçtiğim sokak ve sert ekmekler. Gri havalar, gar ve kişniş. Birbirine bağlanmış onca razı gelmek arasından adının baş harflerini seçmeye çalışmamdı belki en büyük saflık. Bu sabun da safmış ama bana alerji yapıyor.
Neden yazdım?
(Yazmasam susmayacaktın.)
Neden yazdım?
(Sus lütfen.)
Sonra günler birbirini it gibi kovalıyor yokuş yukarı ve salyalı. Saat kulesinden gelen ses ve sen bunları üzerine alınacaksın kesin diyen bakışlarımın ardında gün batıyor. Orada bir deniz yok, hayır. Ben başkalarını da seviyorum zaman zaman. Bu ihanet sayılmıyor.
Nereye gidelim şimdi?
(Biraz daha kuzeye.)
Nereye gidelim şimdi?
(Soğuk yastıklar ülkesine.)
Sonra uykusunda öldürülmüş onca aşk var. Herkes bundan habersiz. Başucumdaki tarçın kokup duruyor. Günü geçmeyen onca şey var. Mektuplar eskirdi, ortada hiç mektup yok. Dilimin değdiği pullu yalanların ve itaat. Ahengimiz bozuluyor, çöle dönüyor bahçemiz.
Neyiz biz?
(Bir avuç küf.)
Neyiz biz?
(Küfretme, dur.)
Sonra yalan söylemeyi beceremez her göz. Şeritler boyunca akan yaşlar ve sağlı sollu göçmen tarlalar. Kibrin yaprakları dökülürken yosunlu havuzuna çocukluğun; çocuğuz, seslenenimiz yok, kayboluyoruz. Mevsimler de böyledir. Elbet biri üşürken gideceğiz.
Neredeyiz?
(Sisten görünmeyen yüzler şehrinde.)
Neredeyiz?
(El elesizliğin başkentinin en işlek caddesinde.)
Sonra uzun masalarda yalnız başına yemek yiyenlerin yemeğe serptikleri öz tuzları. Sokak lambasının ışığında izlediğim yağmur ve düşündüğüm keşkesizliğim. Düzeltebilecek bir şey bulamadıkça bozuyorum kendimi. Gözlerim küskün bakıyor, kuşlar düşüyor.