YÜZÜN ÇOK KAYALIK, GÖZLERİN DE DENİZ KESTANESİ

   Tüm atları ikiye bölük çayırlarda elmaları dörde bölüp altı kişiye paylaştırıyoruz; evet, diğer ikisini hiç mi hiç sevmiyoruz. Onlar olamadığımız kadar aşık, olamayacağımız kadar mutlu. Daha sonra da bir pamuk prenses masalı yaratırız, hayvanların kalplerine kıyamadığımız. 

   Kendini taşa çevirip de muhafaza ediyormuşsun rüyalarımın agoralarında. Bunca fotoğrafa gerek yoktu ki seni olduğun gibi hatırlayabilmem için. Sen son günlerinde biraz kendin olmuştun mu ne? Biraz yalana tutkun yani, biraz kendine peygamber. Benim son günlerim çok turuncuydu, istesen çil bile çıkartabilirdi göklerim. 

   Çok büyük bir boşluk bulmamız gerekiyordu kargalar da düşebilsinler diye. Sonra belki birkaç kutsal kitap düşürür senin sevgili tanrın bize dedim, gülümsedin. Senin gezegeninde boş zaman Meryemlerini sevmiyorlardı belli ki. Senin gezegenin kumla örtülü bir patates tarlası. Senin gezegeninde aşık atları vururlar bayram arifelerinde.

   Kuşlokumu ve kendime ait olmayan bir çocukluğun babaanneleri ile aslında çok erken verilmiş kararlardan ve Kikimuş isimli siyahi bir tanrıdan konuşuyoruz. Şimdi ona Gece diyorlar. Şimdi ona Gece, bana da insan diyorlar. Derimi pürüze boğan binlerce görünmez böceğin arasından geçerek sana sığınıyorum.  Kendi gölgeme gerecekler beni.

   Kendimi kanına gizledim, kurtulamayacaksın benden. Sana sevmediğin şairlerin şiirlerini okuyacağım, uykunu böleceğim, durmadan konuşacağım ve gitme diyeceğim. Gitme, gözlerine inen perdeler toza bulanmış; ağlarsan çamura batar bu hikaye. Balçıkla sıvanmış bir güneşe tapınır ve ibadet olsun diye civciv besleriz.

   Bilmediğim bir günün öğlesinde oturup tüm mektupları yırttım. Konuşarak bir şeyleri boğulmaktan kurtarmaya çalışmanın ne kadar yararsız olduğunu anladım. Notalardan ve kahkahaların samimiyetinin gerçekliğinden bir bok anlamadan uzun yıllarımı tamamladım. Tamamlandım en sonunda yağmurun sararttığı bir kaldırımda. Sesini yükseltişini hatırladım, ağlamadım.

   Yalnızlığı kendimden daha çok sevdim. Sevmeyi sindirdim ve şekillendirdim. Dedim ki gitmek dediğin iki hecedir ve insan azmederse iki gece boyunca içerek gitmeyi becerebilir. 

ELEKTRONİK İSA

   Kim dedi ki inanamayacağımı, bir kar biter ve başka bir ülke başlar. Kimisinin de bilinmez bir uçurum sevdası ve sütsüzlükle kutsanmış akşamları var. Bir defterin sayfalarını şekilsizce yırttıran ayrılıklar ve tüm anıları tekrar tekrar hatırlatan dipsiz çınlamalar. Köpeklerin susup da kuşların koroyu devraldığı saatlerin beş dakikalık boşluğunun sessizliğine haykırılmış birkaç gitme var. 

   Sanıyorlar ki insan istediği için gider.

   Sokağı bitirip denize başlıyorum, tren de geçerse manzaramız tamam. Hışırdayan ağaçlarla bir filmi paylaşıyorum. Beni izlemediğini yanındakinin yüzüne dikkatlice bakışından anlıyorum. Soruyorum, tüm bu mumlar niye eriyor? Niye erir ki tenler ve tekerrürler? Suskun elçiler ve kış gelince ölen yaşlı diriler. Kendini değiştiremeyişinle ve özleyişlerinle, suskunsun. Suskundur zaten tüm göçebeler. Anlatılacak hikayeleri üst üste dizilidir ve bu yitikliğin en başı, en altında kalmıştır anılar yığınının.

   Kendi tuzağına düşmüşsün geceler boyu.

   Bir rüyaya gömer o tüm ölü kedilerini; yosunlu göklerini ve sıkışmış çekmecelerini. Kapısında kalmış çoğu aşkının. Çoğu hikayeye figüranın da figüranı olarak başlamış. Çam ormanlarında kaybolmuş bir dönem, bir dönem kendini hep kozalak sanmış. Yıldızlı gecelerin nasıl koktuğunu ezberlemiş; dolunayın neden bu kadar kimsesiz olduğuna üzülmüş kendisini unutup. Kendisini de zaten, bir bekleme salonunda unutmuş, herkes gidip de yalnız kaldığında; en sonunda.

   Bir zarfa sığdıramazdım diye yazmadım çoktan unutulmuş olan yalanları.

BİRBİRİNİZDEN AYRILMAYIN LÜTFEN, SİZİ KİMSESİZ BİR GEZEGENE AKTARIYORUM

   Gözlerim parçalanmış akşamüstü çıkmazlarında bekliyordum seni. İlk sola dönüp kendine sapan ve saplanan bıçaklarla yoldaştım. Ama sen uyanıp saati sordun. Çok geçiyordu, hızlı geçiyordu ve bir yokuşun da yalanını yakalamıştık. Şimdi kaçsak geç kalınmıştı. Uyu, dedim. Uyu, daha çok erken. 

   Sokaklar tenhalığını yitirmeye başladı, karıncalar uzaklara kaçıştı. Biz kuzey ne taraftaydı bilemedik, bize bakabileceğimiz bir ağaç bile bırakmamışlar. Senin eline bir çakı vermemişler, çeker saplarsın diye korkmuşlar kendine. Benim elime bir aşk vermemişler, kırmamdan çekinmişlerdi belki de. 

   Buralara sıçramamıştı insanların anıları. Buralar yüzyıllardır benimdi. Buralar bana mirastı, sevemediğim herkes öyle bir zamansız gittiğinden. Başka ülkeleri hatırlayıp seni sevdim. Elimden düşen bir sigarayı ve dehlizlerin o kendine has yağ kokularını düşündüm. 

   Seni bulacağımı biliyordum bir gün, pencerelerimden bir anlamsızlığa bakıp üşürken. Beni neden bu hisse bekçi bıraktılar; yalnızlığı kim çalmak ister ki birilerinin ellerinden diye düşünürken. Işıksız bir akşamda solgun ellerini göreceğime emindim en derinimden.

   Çelenkler, kış ve yalansızlık. 

    Huzur, pirinç ve çiğ.

     Yara, siren ve diş.

   Sonra gelirsin sen de balıkçıl kuşlar gibi kara parçalarıma. Geri dönmen gerektiğini bilerek kucaklarım seni, belki deniz fenerleri gibi.

BIYIK BİR TEK SANA YAKIŞIR

   Sana bavullar dolusu sevinç taşıdığım ülkeleri hatırlat bana, gözlerinden kim bilir neler geçiyordur şimdi. Ben toprağa gizlenen böcekleri hiç sevemem ki, sen de bana benzediğinden sen de sevemeyeceksin. Mat gözlerin eminim ki geçmişin aynaları. Kimse bir şey söylemezse geçer acısı.  Belki başka acılarıma komşuluk edersin, bu arka bahçeler de hep pis olmaya mahkûm dersin.

   Koşarken dinleyemiyordum ki seni. Senden kaçıyorum, bilsen bana ne derin küserdin. Dudaklarını büzer ve ilerilere bakardın. Aslında baktığın birkaç düşkün yapraktı ama melankoliden sözde kaçardın. Yılların geçtiğini başkalarının göz kapaklarındaki kırışıklıklardan anlıyorduk; anlıyorduk biz çünkü onlara dikkatle bakıyorduk, belki bize bakarlar diye.

   Her intiharı aşka bağlarlar bu coğrafyada, iki kere düşün. Benim kalbim nasıl da ayazda, kimse barınamaz orada, bilmezler. Mesela sana en çok mavi yakışırdı. Bir tavus kuşu olsan hiç yadırganmazdı. Ama sen sessizsin, ama senin gözlerin konuşmayı çok çocukken sökmüş.  Çok çocuk ölmüşsün ama çok da ölüm görmüşsün. Senin orada olmanı seviyordum, tereddütle ağırlaşmış adımlarla yürümeyi ve geceleri üşüme diye üzerini örtmeyi.

   Sana bir kış tablosu sunuyorum, bahçedeki kuru ağaç üzerinde güneşi andıran turunculukta hurmalar. Az martı ve çok karga. Sen birine âşıksın, kesin. Birileri birilerine çok fena kızgın, sebepsiz. Hop bir fren sesiyle uçuş denemelerine geçiyorsun. Ben bu hikâyede başka bir şeylere ağlayan kadınım ve seni hiç tanımıyorum. 

   Sonra senin arkandan ağlar onlar da. Sonra benim arkam hep uçurum.  Sonra hep geri geri düşer insan mutsuzluğa düştüğünde. Sonra benim kadehim hep parmak izi, senin suyun hep yosun. Bilseydim ilk fırsatta gideceğini, seni …

   Cinsiyetlerin önemi kalmıyor acının kralını çekerken; kız çocukları koca adam, koca adamlar kız çocuğu oluyor.

   Yıllar geçince buluşup, yalnızlardan konuşuruz. Eskiden dinlemeyi severdim birilerinin sesinden, şimdi ne güzelmiş sessizlik diyorum; bunu kendime ağzımı açmadan söylüyorum. Sonra geyikler geçiyor, çünkü kışa en çok onlar yakışır.

BELKİ KUZEYE DOĞRU İLERLERSEK MÜMKÜN KILARIZ BİR ŞEYLERİ

Mesela çok sesli sesli harflerden oluşmuş bir adın vardır senin,

İsmindeki her sesli harf ne kadar da sesli sevgilim derim sana.

Sonrası hep buhar,

Şuralara bak, şuralarda hep iz bırakmışlar.

Ama kollarım sana tutunmaktan ağrıyor,

Ama aşığım; asalağınım, bırakmam lazım seni artık.

Sinsice ayaklarımın dibinde gezinip kırıntılarımı sana taşısın diye güvercinler tutmuşsun,

Benim farelerim var sevgilim, kalbimi seninle doldurduğum için içimi kemiren.

Hem Paris de sandığın kadar güzel bir şehir değil.

Ben karları seviyorum diye kışlara küsüyorsun,

Biliyorum aslında çok üşüyorsun.

Ben sana uçuşan kelebeklerle seslenmiyorum seslendiğimde;

Benim sesime dolanmış dikenli teller,

Elime saplanmış ihtimaller var.

Sonra sonsuza kadar çoğalmaya devam edecek benekler var;

Dizlerimde, gözlerimde ve sanırım kimsesizliğimde.

Ben yabani bir papağanım ki yeşilim diye beni göremiyorsun,

Göğe baktın mı yerden kopuyorsun.

Beni neden özleyebileceğini biliyordum,

Bu yüzden ilk sebeplerini yonttum.

Oralarda ve buralarda ve benim gittiğim başka diyarlarda,

Hep aynı şehir görüntüsü vardı kartpostallarda.

Kendime âşıktım sarhoşken, bilsen ne güçlüydüm;

Kalbim örülmüştü bir siyah gümüşten.

Sonra serçeler notalardan sekip;

Sonra sekip bazı taşlar bazı kızıl göllerin üzerinden,

Bir akşamın en gözü yaşlı ve eli titrek intiharına

Konar

Çarpar

Çakılır

Donar. 

BUGÜN BANA ÖLECEĞİNİ SÖYLEDİLER

Anneme sordum ağlamaktan ölür müyüm diye.  Üzülme, tüm kediler cennete gider dedi.

    Tüm kediler cennete gider dedim ve o güçlüdür, sen onu tanımazsın. Gözünün içine bakarak seni ağlatabilecek kadar ağuludur onun mat yeşil bakışları. Bilmiyorlar ki bazı gecelerinde yalnızlıkların;  sonsuza kadar seni yazdım, kalbimi lastik gibi uzatarak. O zamanlar geniş pencereler ardında ve mavi; pencereme taş atarlardı ki onlar benden de yalnızlardı.  Seni bulduğumda ne büyük bir çaresizliktin, nasıl çok ağlıyordun, eylüller ondan susuz; ondan yağmursuz belki hala. Ne güzel ve ne çirkindin. Kucağıma bayılan bir kenar mahalle düzenbazı gibiydin. Seni seveceğimi bildiğinden, çekinmedin koynuma girmekten.

    Neden beni sevesin ki plastik tıpalı Aglianico şarabı içtiğim için mi?  Sana dokunmak bile üzüyor şimdi beni. Sırrı dökülmüş bir ayna gibisin; doğruyu söylemiyor gibi, beni üzmek istemiyor gibisin. Geçti artık, boş ver; çok üzülmezsin, artık zamanı gelmişti der gibisin. Seni de yanımda götürebilirdim. Üşüyeceksen benimle üşürdün; yalnız değil.  Seni kendimden sakınıyordum, ezelden beri zararlıydım; acımasızdım.  Seni seviyordum, kırılma istiyordum.  Terk edilmiş her çocuk kırgındır, bunu kendimden biliyordum.

   Işıksız ve yalnız olduğumdan ya da tüylerimi parlatamadığımdan sokağa çıkmak bile istemiyordum. Yanına gelmedim çünkü burası derin bir karanlık; saatlerin yitik olduğu bir evren. Evrilmiş bir denizkızı gibisin ya da bir denizyıldızı nasıl kıvrılıp kalmışsa ölürken, işte öyle.   Sonra yine yıllar sonrasından da sonra bana yaklaşıyorsun. Açık bir kalp gibi olduğun yerde sıçrıyorsun. Seni nasıl sevdiğimi bilsen ölümsüz olmayı denerdin.

    Sana inanıyorum, bana inanıyor musun?

    Yüzünü yüzüme dayayışında veya uyku anında elimi kavrayışında bana anlatmak istediğin bir şeyler vardı belki. Ne çok sevdim seni, şimdi yüzüne bakmaya çekiniyorum. Şimdi konuşursan bunca zaman sustuklarını diye, kahroluyorum.  Yüzün bir geceye gömülmüş kadar karanlık, gözlerin yosun kokuyor. Hatıralara bakınıyorum, havayı kokluyorsun. Belki şimdi yığılıp kalacaksın bunca çilenin köşesine. Hep en sessiz ve en gürültülü bakış sen olacaksın. Hep susmayı becerebildiğinden. Oysa ben gerekli gereksiz konuşuyorum. Kendime bile tahammül edemiyorum artık, inan. İnsanlığından utanan birilerine bile dönüşebiliyorum geceleri. Sen sabırla bir anahtar sesi bekliyorsun.  

    En ağlanmayacak mevsimdeyim, gözümden seneler geçiyor. 

    Bu şehirde çöp karıştıran atlar var. Birinin sırtına atlıyorum; saçları biraz kirli. Rüyadayız, yanımdasın. Aynı rüyayı bile paylaşıyor olabiliriz. Bak burada ruj izim var diyorum, sen diğer taraftan tüket hayatımızı. Sessizsin, öldün mü? Neyse ki çabuk yılmıyorsun. Gözlerim iki koca kırmızı balon, seni sevdiğimi biliyor musun?  Ya da en sevdiğim rengi? Füme derim, sen derim. Bir tarihe tanıklık ettin ama farkında bile değildin derim. Ben ağlarken hep oradaydın ama yeterince susmayı bilebildin derim. Geceleri beni ısıtmayı, gündüzleri ise avutmayı… Bazı mevsimler yanağıma umut öpücükleri kondurmayı koca adamlar gibi bildin derim. İnsanlardan daha insan olabilmeyi ve zamanı geldiğinde canımı acıtacak acını içerinde gizleyebilmeyi bildin derim.

    Bildin, ağlıyorum.

    Bana en sevdiğim rengi sor. Sor ki kafam dağılsın. 

GECENİN SİYAH ASTARI ENGELLİYOR, GÖREMİYORUM GİDİŞİNİ

    Güzelbahçe’de kediler ezilirdi;  ben çocuğum, beni kendimden uzak tutun diyemedim.  Karpuz lambaları ve sivrisinekleri sevdim. Karanlıkta sigara közünün ışığını ve hanımeliye tırmanan geceyi.  İnanmazsın ama senin gibi birini düşlerdim; yağmurda dizlerimi yumruklayacak kadar güçlü ve acımasız birini.

    Kendimden geçip sana sapıyorum; yanlış yoldayım, kurtaramazlar artık beni. İlk göz kırpışımda öleceğim kesinleşti.  Çok saçmasın düşlerimde saçlarını ıslatırken, seni çok seviyorum. Uzayan mat tırnaklarım var, seni özlediğimde canımı yakıyorum; yangınlar da böyle başlıyor ah bilmezsin. Şimdi akşam karanlıklarının korumasında; rüzgârını unuttuğum bir sessiz pencerede misin?

    Ritus bana kuşlarla konuşmamı söylerken yüzümü ekşitiyorum. Taştan kuşlar, taştan kuşlar! Sizin kanat seslerinizdi beni sağır kılan! Bilsen ki ben oksitlenmiş muslukları seviyorum. Rengi atmış ortancaları, viran kapıları, yosunlu mermerleri ve kırıksız ölüm bahçelerini.  Buraların böyle olacağını kim tahmin edebilirdi? Bir tüy buldum ve birinin günleri geçiştirmesini diledim onu toprağa saplarken. Sen iki günün arasındasın ve ben biraz tavus kuşuyum.

    Bir patlama sesiyle sokak ikiye yarıldı. Kediler ve incirler iki yana kaçıştı. Sonra iki üst sokakta da yağmur başladı. Mutsuz değildim, onlar ağlıyor diye ben de ağladım. Ortada ağlanacak bir şey bulmaya çalışıyordum; bir fare deliği gördüm; ona ağladım. Bana kendi küskünlüğümü hatırlatan binaları seyrettim. Bir ölüyle nasıl konuşulurdu bileyim istedim, bilemedim.

    Üzeri koyu kahve halıyla kaplanmış bir tartı… Hepimiz aynı köşede acılarımızı tartardık sırayla. Herkesin istemediği bir bebekten kalma acıları vardı. Zamanla evladım diyerek çok sevdikleri bir bebek işte; kimse ilk başta sevmemişti ve  sevinememişti. Ben de acılarımı tartardım. Doğuştan üç çocuk anası ve duldum. Sanırım otuz kiloydum.

    Ben bir umut gibi, sana inandım. Hayallerinde eksilttiğin aşklara inandım. Bir gün geri dönebileceğine ve tüm hatalarını bağışlayabileceğime. Aslında Papa bana bazen sempatik geliyordu, senden bunu da saklıyordum. Sana ait olan ya da seni hatırlatan şeyleri saklıyordum. Sensizliğin yıllar sonrasında edinilmiş, görsen nefret edeceğin şeyleri bile saklıyordum. Saklamak benim görevim olmuştu artık; kendimi kendimden saklıyordum.

    Nal gibi aslında ayaklar altında. Sevdim, olabildiğince çirkin bir adam. Gözleri hele, ne çirkin. Gözleri bencillikten bulanıklaşmış. Bir gözlüğe ihtiyacım varmış demek ağlayabilmek için. Şimdi sabah olacak ve biraz daha geride kalacak. Sonra en başa dönebilecek kadar, en dibime gömülecek kadar geride kalacak. Olduğu yerde kalacak; ben ona dönüyorum. Bunu yaparken dünyanın döndüğünü de hesaba katıyorum. Dönüyorum, saat dokuza çeyrek kalacak.

    Sana burada çocukluğumu anlatıyordum; bitip tükenmek bilmeyen hastalıklı çocukluğumu. Sen kaçıyordun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir kışın ortasında bırakıp? Kendime bir ibadet geliştiriyorum her gidişinde. Şimdi duvardaki haça bakmaktadır kurtuluş. Bak şurası Selanik, ben ise atları çok seviyorum. Kadehimi sana kaldırıyorum, şerefsiz diyorum; ne güzel bir klişe. Burnumu içe çekiyorum, seni kolundan tutup dışa. Hesaplaşacağız şimdi diyorum sana dişlerimi gösterirken. Benim pençelerim de vardı ama başkasına ödünç verdim diyorum. Korktun mu ha ha! Kaçıyorsun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir hiçin ortasında bırakıp?

ŞİŞLERİ BIRAK DA YÜNLERİ YAKALIM; DAHA HIZLI ISINIRIZ

Son günlerde seni düşündüm; bir intihar yöntemi olarak kullanılabilirliğinden bahsettim kendime.

                     

    Ben başlayayım, sen gerisini getirirsin.  Git getir, ben susuyorum ki susuyor şimdi terk ettiğin her katil bitki. İçimi kemiren onca şeyin arasında en sadığı ölü tavşanlar oluveriyor. Bana mucizevî şiirler ve direnişler bahşediyorsun. Ne hoş; ama ceplerinden yaş akıyor, görmüyorsun. Ben beton çocukluklara ağlıyordum, sen kendine mi sanmıştın? Sana bir isim koymaya çalıştığım geceleri ne de çabuk unutuyorsun? Düş düş düş düş düş düş. Bu bir emir değil hayaldir. Beni sev istemiştim, zaten herkes de öyle istemiştir.

    Beni yanlış şarkıda dansa kaldırıyorsun. Rüzgârda dalgalanıyorsun sanıyordum; meğer kopup gitmek istiyormuşsun – nankör bayraklar gibi -.  Ben diyordum ki biraz daha sarıl; sen ise kalbimi sıkıyordun.  Şimdi bir tülbent içerisinde sıkıştırdığım kalbinin özüne ulaşmak ne mümkün? Senin kalbin dalgalarla aşınmayacak bir kaya parçasıymış. Tuzluydun, demek bundanmış.

    Tüm hatıralar pütür pütür; hepsi nasıl da salyangozlar gibi en geride. Dokunmakla harekete geçen bir volkan gibidir geçmiş. Geçecek sanıyorsun; çünkü adı öyle. Biraz kanla rahatlayacak oysa tüm bu insanlar. Ara sokaklardan taşan ve zamanla soluklaşan. Şimdi kan da aşk gibi; birbirine bağlı gibi ikisi. Biri gidince diğerine gerek kalmıyor sanki. Belki ben aşk gitti diye kanımı dışlıyorum. Belki senin kanın çekildiği için aşka ihtiyaç duymuyorsun.

    Buralar yeşil alanlar, buralarda kuşları izlemek ve bulutları bir şeylere benzetmek serbest. Belki gizlice beni öpebilirsin, bekçileri hiç düşünmeyerek. Bunlar babalarımızın bol paçalı yıllarından kalma plaklar. Bu sefer de yanlış şarkıda gidiyorsun, seni tutmayacağım. Seni tutmak; en sevdiğim kitabı tutuşturmak gibi.

    Kimsesiz aşkların yorduğu şehirler vardır. Bir kız oradan oraya koşuşturur ağlayarak. Tüm şehre bulaşan bir lanettir onun burun çekişleri. Ne gerek var? Tüm bunların bunca ceset içerisinde plastik çiçekler gibi sırıtması neden? Ben derdim ki tüm perdelerini sökebilirsin semtin. Senin korktuğun birileri mi vardı ya da hiç güvenmiyor muydun bana?  Gözümün içine intikam kusan bakışlar fırlatırdın. Ben bunu sevgi sanıyordum;  buna inanırken seni de yordum.

    Ama biliyorsun, sen bahsi geçen petunyaların neye benzediğini bile bilmiyorsun. Kış geldiğinde üşümek gerektiğini, portakalın güzelliğini, narı neden sevdiğimi, neden git dedim neden gitmeni istemedim; biliyorsun.   Beni uzaktan seven adamlarla bile yakın akraba çıkabilecek kadar sıradanlaştın orada öyle durdukça. Bir fotoğraf bile olabilirsin hiç beğenmediğim aslında.

GİTME, VARİS BIRAKAMAZSIN AYRILIKLARDA KAZIYIP GÖTÜRDÜĞÜN GÖZLERİNİN YERİNE

    Tanıdığım en kanatsız kuşsun ve bu beni hüzne boğuyor. Şehrin tüm griliğini üzerine toplamışsın, bana örtünmek için bir tek bulut bile bırakmamışsın. Oysa ben seni cebimde taşıyabilecek kadar öze indirmiştim; sevmiştim de. Elektriksiz ve izsiz kucaklamıştım seni. Biliyorum, çok fazlaydı gelip gidenler; durup izleyenler. Ama birbirimize bakarken yalnız ve yalansızdık. Geçmişimi bana sorarsan, sana sonunu getiremeyeceğim masallar uydururdum. Kimsenin huzuru bulamayacağı göğüslerde yarım yamalak uykularla avunurdum. Bazı soruların cevaplarını bile bile unuturdum. Ama kendine bir yer edinebilme gücünü sana ben verdim. Şimdi, seni kendimden itebilirim.

    Daha güzel sokaklarda daha güzel üşürdük, canımızı yakmazdı o zaman unutkan insanlar. Bir köprüde durup kıyıya vuran kuşsuzluğa üzülürdük. Belki beni öperdin de ardından gülüşürdük. Biraz konyak içer, dans etmekten kaçınır, akşam aşkı süpürünce birbirimize belli etmeksizin gizlice ölüşürdük.  

    İvan, yağmurun bizi kimsesiz bıraktığı bir şehirdeyiz. İkimiz de aynı şehre aşığız; terk edişimiz bu yüzden. Ağlıyorsun ki bu bile yalan. Anlıyorum ben de, yalanlara sık sık inandığımdan. Sana mesela; bir korkuyla inanıyorum. İnsanların peygamberlere inandığı gibi; garip bir çaresizlikle ve beceriksizlikle. Beni bırakma derdim sana ama gördüğünü tekrarlayacaksın. Ben de başkalarından gördüğüm gibi ağlayacağım ardından; başımı ötelere çevirerek, önemsemez görünerek. Ne oldu İvan,  gözbebeklerin büyüdü ve geceye dönüştü? Ölme sakın; sen ölemeyecek kadar benimsin ve henüz çok gençsin.

    İlla ki kan dökmemiz gerekiyor, biliyorsun. Böyle gecelerin sabaha karşılarında heceleyerek uzatılmış bir bitiş var: Bit-ti. Oysa bunu da biliyorduk, tekrarlara ne gerek var?  Ama yeni bir şey öğrendim vedalardan: İnsan kendini de geride bırakabiliyormuş giderken. Ağırım, içime yığılı beton güllerinin yüzünden.

KARTONDANDIR SENİN ELLERİN, TUZLU TUZSUZ TÜM SULARDA YAMULAN

    Sonra incir yaprakları da ıslandı. Yazdan kalan her şeye yaş döküyorduk. Neden sevmediğimizi hatırlıyorduk bir de. Bir de başka pencerelerden başka şehirler geçiyordu. Kanalı değiştir, bu karmaşadan ruhum şişti. Sıkışıyorum, görmüyorsun.

    Tüm günü sessiz geçirdim. Geçti dedim, sonunda kendime acıyarak. Hep toprak tonlarının birinde ve buruşuk düşler gördüm. Sayıkladım, bazı isimlerin unutulduğundan filan bahsettim. Daha çok su lazım uzaklaşabilmemiz için dedim. Gemileri kafadan yürütüyordum.

    Yapma, bugün başka bir günü olmalıydı haftanın. Güne hayal kırıklığıyla başladığımda midem ağrıyor. Biliyorsun, batıyor. Biliyorsun, sinirliyim aslında. Biliyorsun, güzellikten ve yitirilmiş özelliklerden bahsederken ardı ardına alev alıyor elimdeki çakmak. Biliyorsun, bir silahım olsa çok kan akacak.

    Ama kimsesizliklerde sarıldığım bir addan başka bir şey değildir o. Kısaydı ve özdü. Harf israfı değildi. Konuşmadan da yaşayabilecek kadar tükenmişti. Tüm hikayemi zedeleyecek kadar sert bastırdım onu sayfaya; yazsın istedim.  Çok mu şey istedim? Yırtamadığım bir sayfa oldu şimdi bir şeylerde; kim bilir nerede.

    Sonra müziği kapat. Sonra klarnet çok acımasız. Sonra başım çok ağrıyor; alnımı tut. Aklımı tut; debeleniyor. Ben senin bileklerine tutunurum. Koşabiliyorsan, kaçarız. Uçabiliyorsan bir yuva kurmalı hemen; olsa olsa çöplerden.

    Sen, kurtulmak isterken kendine zarar verenlerdensin. Yapışık tenleri ayırırken acı çekmiyorsun. Oysa sıcağı sıcağına anlamıyorsun. Neden kışı sevdiğimi ve neden sevdiğimi seni.  Orada yukarıdan baktığımız tenteler; mavi, kırmızı ve yeşil. Orada yukarıdan baktığımız uykular ne sefil. Adını sayıkladığın ben bile değilim; aslında tam da bağırdığın yöndeyim.

    Geceleri manzarana bir at bile eklerim; ama en çok sendin, ilk sen ölmelisin. Anlar birbirine karışıyorsa zamansız geçişirim; ama en iyi becerdiğin, inkar etmelisin. Sonra seni biraz kahveye bulayarak… Belki gözünü açtığın anda alkole… Sonra yalnız ağlamalısın belki de. Ben bir odadan diğer bir odaya geçmeliyim zihninde.  Farkında bile olmayışın ayak sesim olmadığı içindir herhalde.