İNSANLARIN ÖNÜNDE ACI; KİMSE YOKKEN SIZIDIR O SEVGİLER

   Şimdi orada o adam, sokak lambasının sarı ışığı altında bir sigarayı daha izmarite dönüştürüyor; bu üçüncü. Beni görüyor mudur ki? Ben onu görüyorum. Sırtını döndü, kesin yağmur yağacak.

   Dilimi ağzımın içerisinde döndürebildiğim kadar döndürdüm. Aradığım bir hatıra değil. Kan tadı alışkanlık yapar böyle yalnızlıklarda. Kanıyorsan, ölebilirsin demektir hala.

   Günler de tribünlere oynayarak geçiyor pencere kenarından. Başımı nereye yaslasam yas fışkırıyor oradan. Şimdi kadınlar da telaşlı; ıslandı çünkü hepsinin çirkin ayakları.

   Topu topu azıcık insandır onlar; geceleri vicdan sızısı duymadan, sabahları kasvete boğulmadan ve tutunmadan düşük kalite hayatları soluyan.  Susuz ve suçsuz yaşayabilirler.

   Sadece merak ederek birilerini işte. Özlemek bir vakit kaybı mıydı yoksa özlememek midir bir his kaybı; bilmeden. Saç uzatıp, düş keserek işte.

   Beklediğin cevabı; lanetlenmiş bir kelime gibi sıkı sıkı kapalı alt ve üst dişleri arasında diliyle sıkıştırıyordur o. Acımasızlığın saltanatını sürdürmeyi kendine görev bilerek, sahiplenerek.

   Bulduğun yere bırak beni, hiç dokunmadan, her an bir imha ekibi ciddiye alabilir belki. Adamlar çoğalıyor, kadınlar kaçışıyor. Sen de kaç, bırak beni.

   Sonra insanlara göre biraz tuz, biraz şeker, biraz belki karabiber ekle biçimsiz hikâyene. Daha farklı bir son da olabilirdi; daha farklı bir cennet bile yaratılabilirdi. Ama gece güne dönünce:

                     Hiç geçmeyeceği yerde geçti zaman işte.

                               Olayın nerede geçtiğinin hiçbir önemi kalmadı böylece.

SENDEN ZAMAN İSTERKEN BUNU BİR BAŞKASINDAN ÇALACAĞINI DÜŞÜNMEMİŞTİM

   Bana güvercinlerden bahsediyordu, küpemin tekini nerede düşürmüş olabileceğimi düşünüyordum ben de. İki kaya arasına sıkışmış gibiydim, tüm bedenim ve kalbim. Takla atabilseydim, daha çok severdi beni diye düşündüm. Bu düşüncem çok kısa sürdü. Ben büyük bir leylek sürüsüne selam vermiştim dedim. Çok gezdim, dedikleri kadar varmış.

   Oysa tüm havuzların dibinde ne güzeldir insanların kıvrımları. Olduklarından daha sağlıklı, daha parlak saçlı, daha beyaz tenli. İçimi maviye boyadım, tüm loş düşler aydınlandı birden. Sonra esti rüzgârları bazı melodilerin kuzeyden. Tüm harfler tersine döndü, tüm kâğıt kırıntıları içerilerine doğru büküldü.

   Olay doğru yerde doğru çukura düşmekle alakalı değilmiş. Tüm bu bataklıkların aşkı andıran atmosferlerinde sırt üstü yüzerek kaslarımı kuvvetlendiriyordum ben de. Bunu yapan başka insanlar da tanıyorum. Beni tanıdıklarını sanarak ve yanılarak yaşamaya devam ediyorlar.

  00.53’de buluşuruz, o saatte hiçbir felaket tellalı yanaşmaz bu iskeleye. Oturur, havanın nasıl da aniden soğuduğundan, saçlardaki kıvrımlardan, dudaklarda beliren konuşma habercisi ayrımlardan bahsederiz.  Güneş kaçta batmış unutmuşuzdur. Kaçta doğacak, muallâktır. Kafamız allak bullaktır. Kafamız birbirimizin avucunda avutulmaktadır.

   Senin tenine komşu bir ten vardır karşı ülkenin elektrik kesintilerinde. Tüm ruhuyla sana düşman, tüm kalbiyle sana düşkündür. Havada oklar düş sürüsüdür. Geride kalanlar ise küskünlüklerden şarap yapar. Yalpalayarak tırmandığımız tepelerden denize paralel düşüşürüz.  Senin göbek deliğine sığınan köpükler cennetin konfetileri. Kıyıya vura vura çürürüz.

   Neyi unuttuğumu düşünüyordum. Sanki yıllar geçiyor. Cümlemizin başındaki büyük harf eksik. Sanki yıllar geçiştiriliyor. Patlamasız, ışımasız, çarpılmasız bir başlangıç. Birbirine sürtündükçe yüklenen iki şeyiz birilerinin ellerinde. Sen birilerinin kobay çocuğu, ben diğerlerinin. Sanıyorum ki, aşınmayalım diye gidebiliyorum.

   Oysa ben, toprağa hal hatır sorabilecek kadar kendimden geçmiştim. Bilsen, köz görsem bile hüzünlenebilecektim. Göz barajlarım taştı taşacaktı, bahar aylarıydı. En geride ter ve keder. En ileride benden önde giden huzursuzluğum. Ortalarında ben, gidiyordum. Oysa ben, kalabilmek adına ölebilecek kadar kendimden geçmiştim.

   Bilse ki gözlerimi hangi kafeslerde demledim… Neden bunca kırmızı ve neden bunca burukluk ve acı… Belkisizlerin inlediği bir ormanda birbirimizi kovalıyoruz; buna da aşk diyenler var. Bu,  bir diğerinin sırtına yüzünü yaslamadan uyuyamayanlara haksızlık olsa da.

   Ama bunları kendine dert edemeyecek kadar güneşe düşman kadınların arasından geçerek denize süzülüyor birileri. O denizde dalgalar, cılız çocuklarla dalga geçer; sen bana yaklaşırsın ama biraz. Haddimi bildirecek kadar mesafe bırakarak.  Bazı insanlar derin yere yüzerken güzel; su çok tuzlu, salamura tüm düşler. Kuş yutarsın sen, aşk sandığın midendeki taklacı güvercinler.

ŞUNUN KÜFLÜ BEYNİNE SIK BİR TANE, BAKSANA HALA NEFES ALIYOR

    Paris’teydik ve şehirden nefret ediyordum. Bu yüzden kaybolmam hiç zor olmadı. Kendime döndüğümde ıslaktım ve biri bana -nedendir bilmem- sigarayı nasıl bıraktığını anlatıyordu buruşuk paketimden bir dal sigara rica ederken.

    Sızlayan kemiğimin üzerine ağırlığımı vermeden yerimden kalkmaya çabaladım. Başka çabalarımı hatırladım, unutmak ve susmak gibi.

    Yola çıktım, her yol uzun, makaslanmış mesafeleri sevmek zorunluluğu bu yüzden. Yanımdan şamata aktı geçti terli terli. Gecenin bu saatinde böylesi bir sokakta üzerine konuşabilecekleri bir şeyler bulacak kadar sarhoşlar, ne hoş.

   Kabarmakla sönmek arasında gidip gelen saçlarımı alnımdan kaldırdım. Çantamda çakmağı andıran onca ıvır zıvır arasında sol elimi dolaştırdım. Gözlerini seçemediğim bir adamın sağ eli parladı çakmağının ateşinde. Başımla belirsiz bir teşekkürü çakıp taksinin kapısına uzandım.

   Bu arabada sigara içmek yasak abla. Öyle mi? Her kurala sonsuz uyum sağlıyormuşsun gibi sanki dedim, içimden. Camı aralayıp sigarayı sokağa fırlattım, külleri yüzüme, göğsüme ve sanırım saçlarıma bulaştı. 44 numara yüksek ökçeli kırmızı ayakkabının bedeni puuuuğğğğğşşşttt diye bağırdı, bana değil, birilerine işte. Taksicinin yüzü güldü, yüzümü ötedeki ötekilere çevirdim.

    Toprağa borcum vardı ve ödeyecek kadar kanım yoktu. Karın tokluğuna anılarını satan insanlarla pazarlığa oturmuş; kendi anılarının bile daha değerli olduğunu iddia eden terli enselerin gerisinden geçtim. Sinek kovalar gibi geçiştirdiğim düşüncelerim bu yapışkan gecede ben hariç herkese ait.

    Sıçrıyorum ki mutlaka kalsın bir yerlerde kırık küçük bir parçam. Uyanma diye sana söylemedim, söylenmedim. Bildiğimi bildiğini biliyordum, dünden geriye her şeyi unutmayı deniyordum. Bakma umutsuz duruşlarıma bu hayali duruşmalarda, sinsice uzattığım serçe parmak tırnağımla cinayetler işliyordum kimsenin bakmadığı aralıklarda.

    Ben de dik durabilirim daha sonra, güneş biraz solgunlaşınca. Kaçırdığım vapurun içerisindeymişim gibi davranıp, küllerimi martılara bile serpebilirim. Bak derim, bak! Ben en çok bu dalgakırana kırıldım. En çok iki karabatak arasında sıkıştım. En uzun yolculuğuma şu trenle uğurlandım.

    Bak derim, bak! İyi seçemiyor artık gözlerim, senin gözlerin ki bana en ırak. Beni, topuğunu yere sertçe vurarak kovalaman belki de bu yüzden.

    Bir defteri karıştırıyorum. Tüm sayfalar birbirinin aksini iddia ediyor. On ikiden sonra yetmiş yedi geliyor mesela. Ayın üçünden sonra her an lanettir nasıl olsa. Çoktan silinmiş taban izine eğiliyorum; burası dalgalı bir deniz. Bu kumsalda mıydı yoksa başka bir zaman mıydı hatırlayamıyorum şimdi, yine de isimsiziz.  

    Ve şimdi bile ve hala… Hala derken yutkunuyorum hala.

    Cebimde yarı paslı bir iğne taşıyorum. Onu en çok sağ elimin başparmağına yakıştırıyorum. Siste yolunu kaybedersen çığlığıma gelebil diye. Gelebil diye işte, bazen işte öyle diyerek susabileyim daha fazla kelime öldürmeden diye.

    Bunların hepsi aslında bil diye.

    Küçük bir girdaba kapılıp sağ kurtulunca,

    Belki omzuna yaslanıp, belki göğsüne uzanıp;

    Belki göğsün kimsesizdir,

    Belki göğün çizgisizdir,

    Belki gönlün hilesizdir diye.

    Her hikâyede masum, her hikâyede kahraman kalabildiğimi,

    Bil diye.

SABAHLARI RÜZGÂR DA KIRIŞIK, GÖZLERİN PERDESİ KAPAKLAR GİBİ

     Şimdi kâbus dudakta bir uçuktur.

   Kargalarla martıların gürültülü kavgaları, sıcak asfaltta ciyaklayan lastikler, uçağın gök yarılmasını andıran sesi. Bir balkondan geçen uçakları izleyebilirdik ve ben sana kendime kızgın bir geçmiş zaman hikâyemi anlatabilirdim. Belki yeniden sonra, daha da sonra hatta.

   Sineklerin bacaklarımla verdiği mücadele ve uykumu bölen nem. Bir şeyler dedim hava haddinden fazla güneşliyken uydurulmuş bir mevsimde. Oradan geçen tüm sokak köpeklerini tanımakla övündüm, içimden. Oradan geçen ne kadar az insandık, belki bir avucun içini dolduramayacak kadar yetimdik.

   Bir şeyler düşündüm, belki daha sonra uyanacağım bir sabahın hatırına. Falımda bir canavar çıkar korkusuyla ve uzak bir denizin yılışık yosunlarıyla, sustum ki konuşuyordum aslında. Şimdi bana nelerin olacağı ve olmayacağı vaazlarıyla, şimdi bana inandığımı karalayan kaşlarla bakan ve sorguda acımasız davranan, aynı kedinin gölgesinden geçiyoruz biz. Biz ki aslında biliyoruz.

   Kalbi sarsan sigaralar ve biçimsiz isyanlar. Eteğine yapıştığım kimin annesidir, kaç çocuk kayıptır, kaç ölüm anileşemeyen frendir, kaç gece ve gün düşünmüştüm bunları, bir daha düşündüm. Şimdi hepsi kurumuş, şimdi hepsi cırcır böceği. Şimdi birikmiş çöpler ve neleri sevdiğini unuttuğum yabancı hisler.

   Masalların kahramanları karışıyor, düşte yüzün değişiyor. İki şişe ve sonsuz pipet. İki hecesini duysam inandığım kelimenin devrilebilirim bile ellerine. Bir inat uğruna istemediğim biri gibi bile ölebilirdim. Çok kısa kesilmiş bir anda ve her şey dikkat dağıtmak için ulu orta saçıldığında. Farlar ve kornalar, hepsi de farkındalar oysa.

   Kulaklarım kuruyup dökülecek kadar ağrıyor gün henüz ağarmak için nazlanıyorken. Birileri ise tam da bu saatlerde başkasının fotoğrafına bakarak seni seviyorum diyor diğerine. Bir korkudan başka bir korkuya saklanıyor, yanlış ritimlerle bir kalp uyanıyor. Tüm kostümleri eskilerinden bozma diğer kötü adamların.

   Belki yeniden, daha sonra hatta. İyisin, güzel olan da bu aslında. Peki, değilsin o halde; yaralanıyor gözlerim bir daha. Hıçkırarak ve tek bir damla yaş akıtmayarak. Aynı paralele uzanıp düşünürüm ben de öyleyse. Düşünürüm, morga yakışmayan anları diriltebilir miyim diye.

      Hızlıca düşün şekerim, şekerim düşüyor hem de toprağın üzerine.

HAVALAR ISININCA SİVRİSİNEK GİBİ BELİRİRLER YARINI DA YARINA ERTELEYEN TEMBEL DELİRİŞLER

   Deniz geriye gitmeye başladığında aynı aya bakıyoruz.  “Annem bana bir kız ismiyle seslenirdi babam ise erkek ismiyle, çocuk olamayacak kadar yaşlanmıştım, sanırım bir iki üç yaşındaydım. Dedemden olma bir çocuktum; ay dedemden. Cildim bozuktu, hep onun yüzünden.” diyor. Çakıl taşlarının ninnisinde tepelere küfrediyoruz, işte rüzgâr böyle yaratılıyor.

   “Hadi ya?”  dedim kafanı sallamak için hazırda bekliyorken sen. Beklediğim performansı gösteremediğin için arkamı dönüp gidiyorum aniden. Görüşürüz dersem inanma sakın, laf olsun diye. Zaten her şey de öyle. Geri dönüp “Öyle miymiş cidden?” diyorum bu sefer de. Mişler ve diler ve duyduğuna anında inanan gözlerin ardından çarpık çarpık gülümsüyorsun. İstesem katilin bile olurum şu saatte üşenmeden.

  Oraya bir kedi kondurursan işler değişir. Uyanmasının ve uyuyamayışının bir anlamı olur. Belki beni bile düşünür. Düşünerek kuruttuğu ormanlarda toprakla konuşarak yürüyüşür ve üşür. Perdeleri ve cümleleri aralıklarını yitirir. Bir aralık gelir ve karla birlikte çocukluk havuçları küflenir.

  Okumaktan hoşlanmadığım kitaplarının tozunu alıyor. Bir aşağı bir yukarı ve yeniden bir aşağı ve bir yukarı, gözleri tüm dengesini yitirmiş. Her şeyden yoruluyor ve beni yormak için yaşıyor, çabaladım demek için çabalıyor batarken. Belki cebi delik, belki ayakkabılarının tabanı; eminim delik kalbi, bu yüzden dibe çekiliyor.

   Tuttuğu tüm balıklar ölü, hayır hiç de üzülmüyor. Topallayan vicdanına hiç de kulak kabartmıyor. Beklemiyor ki olgunlaşsın ve düşsün hüzün. Beklemiyor ki çürüyen etine karıncalar üşüşsün. Gerçek olamayacak kadar diri iri gözleri. Benden ve galip ayrıldığı kaderinden bu yüzden iğreniyor.

   Mutluyum ben. Solmuş çiçeklerin arasında en dik durabilen çiçek kadar işte. Denizin en yosunsuz kıyısı kadar, ıtır kadar, lavanta kadar, kaktüs kadar, yerini bildiği radara kafa tutan adamlar kadar, pişmanlıklardan arta kalan olgunluklar ve yatağa yatınca ağrıyan sırt kadar.

   Hop bir lamba daha sönüyor. Sanıyoruz ki tüm bu konuştuklarımız da geceye gömülüyor. Kulaklarına dayalı bardaklarıyla yaptıklarından utanma ihtiyacı duymayan tanrıcıkları antik kentlerin gözlerini ovuşturuyor. Rüzgârında gözümü kurutan bir şeyler var. İçimdeki tüm hisleri ve ağlayabilme yetimi, ağzımı, terimi ve doğru sandığım tüm bildiklerimi.

  Orada hayali bir at koşar siyah. Geride bırakılmış tüm gölgelerle yoldaştır ve gözleri binlerce kör yılandan oluşmaktadır. Benden uzağa gidemeyeceği kesin, sıkışmış o da kendi öfkesinin içerisinde. Bakıyorum, toprağına saplanmakla lanetlenmişim. Sürekli aynı uyarılar, sürekli aynı geçit vermeyen kırmızı ışık. Elime tutuşturulmuş zaman geçiricileri kemiriyorum gözlerimle. Doymuyorum, doymak gerilen tenden geçer.

    Doktorun yüzü süzüldüğüne göre işler ciddi demek. Ne üzülüyorsun ki, hepimiz öleceğiz çıkıveriyor ağzımdan. Söylediğim yalanı unutmuş bulunuyorum bir an. Evet, ölümsüz değildim ve yalan söylersen hemen anlayıp seni cezalandıracak kudrete de erişememiştim. İçin rahat olsun, mezarını çiçeklerle süsler, sana gündelik dertlerimden bahsederim.

   Oraya tuğla kırıntılarıyla çizilmiş bir aşk var bak, insanların ezip geçerken tereddüt etmediği. Yağmurlu bir günde başlamaya karar verdiğin aşkın yağmurlu bir günde izlerinin silindiği. Bu sokak sağlı sollu katillerle doludur. Senin gözlerinden kalkan sineğin ustaca benim ağzıma konması bir işaret değil anlayacağın.

   Külleri cilalı yüzeyden dilinle temizle ve ben yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım bugüne kadar de. Olamadım de, olamadım çünkü biri bitmeden diğeri başlıyordu. Mesela günler lekeli etekler gibi uçuşuyordu. Mesela dünlerde rutubet ve şeytan sidiği. Mesela trenler bile şüpheli. Mesela masanın altında kurduğun kıytırık krallık bile yıkılmaya meyilli.

   Bir iki üç ve tıp. Beynimi yüzüne sıçratıyorum zemine çakılmadan önce şık bir takla atıp. Kırık kolun ve kırık kaburgalarında başarabilmişliğin biçimsizliği var. Erekte alkışlıyorlar bizi. Seviniyoruz. Böyledir zaten; deliler ya her şeye sevinirler ya da üzülürler her şeye saniyede beş yüz yetmiş üç kere.

   Şimdi sana aşkların nasıl leş düşüncelerden doğduğunu ve nasıl masum hayallerle öldüğünü anlatabilirim uzun uzun. Ama annen sana seslenir ve sen bakmazsın. Baban sana seslenir ve sen bakmazsın. Yengeçler gibi hep korkak ve kendi cüssesine göre tehlikeli, aya ilerlersin. Benim tek ayağım yollara gömülü, ben gelemem senin peşinden. Ben senin peşinde kokuşturan bir düşme korkusuna dönüşemem.

BİLİYORUM CAN SIKAR ÜZERİNE OTURDUĞUNDA DÜŞTÜĞÜN AMA ÜZERİNE ÇIKTIĞINDA DEVRİLMEYEN SANDALYELER

   Erik ağaçlarıyla kendini gizleyebilen çökük evlerin birinde, vazoda mum çiçeği yaprakları kök salıyor; ahşap tuzluk içinde pirinçle rutubet savaşıyordu. Kendisini bu eskiyişin içerisinde nereye yerleştirebileceğini bilemiyordu. Duruldu, insan görmüş böcekler da böyle yapar.

   Düşündükleri kimsesizlere bulaşan illetler, babalar ve gezegenler. Başucunda buz, aspirin ve mide kanaması. Penceresini karartan otlar insan boyu, düşmanlar çok kamufle. Gidip çiçek topladı, en solgunlarını. Sularda pas, mevsimlerde yas vardı.

   Kar yağıyor dendiğinde sevinir her çocuk.  Ölümlü olduğunu unutacak kadar yaşlanmış ihtiyarlar ise şaşırır. Aynı dalda çürüyen iki meyvenin de kurdudur onun elleri. Tüm renkleri birbirine karıştıran çocuklar ve azar, onun fırçaları yanık ve ateşi düşük. Ölmeyecek, ölürse kim çeker acıları?

   Çölde yolunu kaybeden kedisiz farelerle dost. Sidiği kahve, sözleri kekeme, elleri nikotin ve gözleri zifir. Âşık olduğu her adam biraz zelil. Düş yüzeyi cilalanmamış uykuları çatlak. Masallarının prensesi aciz, prensi antropofobik. Uyursa kâbusa bulanacağı kesin.

   Çalışmayan dikiş makinelerinin tozunu alarak mutlu bile olabiliyor. Zırhı paslı, gözleri kendi pınarlarına küs. Başkalarının koparacağını sandığın mutluluğunu kendin boz, boz ki kafanda toz kaplamasın diyor. Aynada kendine zarif. Beş çayı misafirleri naftalin ve ebegümeci oluveriyor. Düşünüyor, susarsa o da eskiyecek.

   Kurumuş çardak ve gün ışığı, cılız kediler ve anne taklidi. Sokaktan geçen her arabanın dikiz aynasında asılmış bir ezilme korkusu. En sevdiği renk bukalemun, en sevdiği meyve tohum. Gözlerinde koruk buğusu, dizlerinde düşmeye yüz tutmuş bir kabuk. Büyüyecek yalanlarla büyülenerek.

   Gerçeği bilmek için gün saydıran dilekler diledi pek de samimi olmadığı azizlerden. Kendince ve kendiyle işaretleri takip etmece oynadı çift kale. Bilmiyor ki izliyorum onu yıkık balkonların su giderine yuvarlanmış misketlerden birinin renklerinden.

   Kasları çekiştirdi onu ama durmadı yerinde. Kendisine sarılmak, kendisine kırılmak, kendisine haykırmak ister gibi koşuşturdu yansımalara. Çenesinde sıkıştırdığı titreyişlerin ipleri boşaldı. Yağmur hüzne boğdu ve dünleri taşırdı. Yarım ağızla söylenmiş yarım yamalak cümlelerde gizlidir onun öznelerini yitirişi.

   Yanmış bağlarda kalsın, beni düşünsün; yanlış ata binsin, geçmişine düşsün dedi. Yedi dilek dileyebilirdi dibinde sıkıştığı kuyunun balçık dolu kuytularındaki güçsüz canavarlardan. Her çocuk anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı sorusu karşısında afallardı o da henüz çocukken, büyümemesi belki de cevabı bilemediğinden.

TESELLİDE SUSKUNUM VE VEDALAR DA BÖYLE BAŞLIYOR HALA

                        LASTİK KALAMAR İMALATHANESİ

   Gebe kedilerin karnında büyüyormuş sarhoş sızmalarım da. Sızıştığım kalabalığım tam da kalbinde sıkışıyorum. Bu yokuş çok dik, ardı ardına yuvarlanıyor şişeler. Her düşman kaliteli değil artık, denize döküldüğünde eriyen kâğıttan bile imal edilmiş olabilirler.

                        BİÇERDÖVER BİÇİMSİZLİĞİ

   O dağ öyle değil, senin gördüğün gibi değil diyorum. Bak bir adam var eğilmiş ayağına ağlıyor kadının. Kadın da pek bir umursamaz doğrusu, teninde patlayan koyunları sayıyor. Uyku gelecekse ani frenlerde gelsin, haber edin.  Yola her an kırık bir kemik fırlayabilir.

                        İNTİHAR UÇURTMALARI

   Başın cama çarpsın ve kırılsın düşüncelerin. Her kırılma sesine bakmaz ki başını çevirip ölüler. Yanlış mumyalanmış aşkların kapladığı yer ve ben seninle ne yapacağım cümlesine sıkışan keder. Uçurum da cidden beter, intiharların sonu kesin ölüm ve cesaret edemiyor bazı gemiler. 

                        KURAK KEŞAN KASVETİ

   Bol gözyaşı ve göğsünde kuruyan un. Sarılardan beyazlara, beyazlardan sarılara dönüşen bir yanlışlık taşlık yollardan akıyor gibi gözlerinden. Onun pençeleri çok gümüşlü, onun pençeleri denize dik; ruha paralel. Biraz daha baksam çıkaracağım bir yerlerden belki. Belki çocukluğumda izlediğim bir filmden, belki kalbimden.

                        AÇIK KAPAYICI RÜZGÂR

   Sen düş, ben sana yetişirim. Kuruttuğun düşte küf, unuttuğun kaşta zülüf olabilirim. Elleri kaygan közlerin süzülüşü ve ayağının dibinde debelenen sahte güneşler, istersen eğer başarabilirim. Atlar paçoz, köpekler kükürt; tehlike anında son kurtarılacak şey bile olabilirim.

                        BÜTÜN BULUT BUKETİ

   Saf gecesinde kırılacak yazan her şeyi tek tek kırıyor, lüzumu budur sanıyor. Eleştiriye açık ve uluslararası ticarete kapalı limanlarda yunus güdüyor. Gülüyor, bilmiyor ki dişindeki yeşillik bir maydanoz değil de zümrüt. Gülüşüne eğilen herkesle sevişiyor, tüm heykeller canlanacak sanıyor.

                        YEŞİL YOSUN YEMİNİ

   Benziyorsa, sebebi vardır. Kimse kimseyi laf olsun diye özlemiyor. Kimse kimseyi beklentisiz beklemiyor. Kimse kimseyi bugün bir pazarın ertesi diye kucaklamıyor. Ve saçlar ve böbrekler ve dişler ve karaciğer ve rüzgârda diğerinin göz mağaralarına sığınışlar ve güneşte solarak toprağına kavuşanlar ve katil kibrit ve kurak kibir. Düşüncelerinin fareleri, yavrularını seninle bile besliyor olabilir.

                        KIRIK KUYRUKLU HÜSRAN

   Trenlerin bölemediği şehirlerden geçiyorum. Ne katilim var ne de koruyucu meleğim. İsa’ya hal hatır sorup mumları kemiriyorum. Çocukluk eğlencesi olarak raflara dizilen ve haddinden fazla süslenen elektrik kesintilerini izliyorum. Yeşermez ki çöpten topladığın plastik çam ağaçları. O kırmızı toplar elma değildir. Elmalar kalbe benzetilirse daha çabuk kurtlanabilir.

                        EĞİK EKSEN

   Plastik peygamberleri ayarı kaçık çakmağımla eritiyorum. Tüm çadırları yanık göçmen kuşkulara göz ucumla bakarak sabır diliyorum. Sadece bir an hissedilebilecek bir ürpertiyle uzağa bakıyorum. Hür ve tekil sevişmeler sıkışmış tüm kesişim kümelerinde âşık çocukların. Ahşap topacı ustaca çeviriyorum, dünya yeniden kendisine dönüşüyor.

                        KORDONUNU KEMİREN İKLİMLER

   Limanlar az kırıntılı, hava sıcak. Mantarlar çürük ve üç parmaklı eller beceriden yoksun. Yoksun, kim kimi hatırlatıyor kelimelere? Binmediğim faytonlara yine binmiyorum, kuşlar göğün pencerelerine tünemiş ve is kokuyor diyorum. Kaçalım, kaçarsak ciddiyet sırtımıza ter gibi yapışır. Kaçarsak, önemseyebilirler fakir fikirlerimizi.

ŞİŞELERE SADECE ANLAYAN GÖZLER ÇİZİYORUM, AĞIZLARI OLURSA KIRABİLİRİM KALPLERİNİ

  Arka bahçe canavarları sarmaşıklara dolanmış, ıhlamur kokularıyla enfes bir yaz gecesi geçiriyorlardı. Musluktan soğuk su akmıyordu, uyanamıyordum. Vıcık vıcık bir saç dibi teri ile koridorun soğuk taşlarına uzanıyordum. Elimin erişebileceği adamlara uzanıyordum. Gücümün yetişebileceği belkilere uzanıyordum. Şehirlerden şehirlere ve ülkelerden ülkelere ve kör pencerelerden sekip kendi kendime.  Kendi kendime söylediğim bir ninni vardı ve sözlerini tam da hatırlayamıyordum.

  Yıllardır cömertçe toza ev sahipliği yapan bir kapıyı aralıyorum. Gözlerimi istemsizce kapıyorum, kaçabilir her an bir hüzün. İçeri veya dışarı. Benden birine ve birinden bir başkasına ve oradan da kim bilir kimin yosunlu bardaklarına konabilir. Olabilir, iki kötü filmi arka arkaya izledin diye tüm filmlere küsmek de nesi?

   Bazı kentlerde kendilerince değerli bir tablodur kimilerinin geçmişi. Bir gün biri gelir ve bir çöp adam kondurur oraya, buradaydım ve her şeyi batırmakta ustaydım der gibi. Bilen biliyor, tükeneni daha da tüketmeye çalışmak en zorudur. Kendini gülünç duruma düşürenlere gülüyorsundur cidden de ve onlar bunu yeni bir aşkın başlangıcı sanacak kadar değillerdir kendilerinde. Kendisini bir başkasının ellerine bırakmış ve lütfen kendimi kullanmama ve kullandırmama izin verme diye yalvarmış insanları tanıyordum ben de.

  Ve bazı insanlar da vardı, güzel şeyler söyleyebilmem için kahveyi tencerede kaynatırlardı. Tükenik umutlarının bu kadar bilincinde oluşları beni nasıl da ağlatırdı. Dev bir kazandan okuduğum geçmişleri ve tekerrürden ibaret gelecekleri yine de sevindirirdi onları. Ben laf olsun diye kapardım telvesini yemekten keyif aldığım fincanları ve dinlemezdim de hiç bakılan falları. Lüzumu yoktu; bilmek, olacakları engellemeye yetmiyordu. Herkes de zaten bunu bir milli marş gibi dilinde dolandırıyordu; biraz zorunluluklar yüzünden.

  Sonra dedi ki, şurada. Baktım ki, hayal ile aynı sokakta oturuyormuşuz. Tek renk mandalları düşüyormuş balkondan aşağı. Boyu, kendini asabileceği bir ipe bile erişemiyormuş. Tercih meselesine döndürme yalvarırım bu hikâyeyi. Sevgi gereksiz bir şey bile olabilirdi herkesin alışabildiği ve vazgeçebildiği. Giden adamların adımlarındaki bilmeceyi çözebilmek kimin haddine? İstersen bir dene.

  Sonra dedi ki, yapma. Baktım ki, topuğumla kazıdığım zeminden fışkırıyor bir dev hatıra. Senin iki parmağının arasında ne güzel duruyor mesela o mendiller, ıslak. Gözyaşların ölümsüzlüğe çağlıyor, ağzın son nefesini alacakmışsın gibi açılıyor. Ben boğulmak nedir biliyorum, uçmak ve sıçramak nedir. Düşmek ve sürüklenmek bir de sonra. Sonra yeni baştan, yine bilindik gülüşmelerden yalnızlık hüzünlerine. Oradan bir adam, bir kadın ve çoğul çocukluklar geçiştirilirken köşelere yakın oturup bildiklerimi tekrarlıyorum.

  Avucumda otuz santimlik bir cetvel inliyor ve birbirine eşit olmayan üç parçaya ayrılarak sağa sola sıçrıyor (gibi sanki) . Öğreniyorum ki sevgi büyük kabahattir ve kimsenin bakmadığı bir anda yeniden tekrarlanabilir.

KONSERVE KESİĞİ GİBİDİR BAZI ANLARIN SONLARI, KESİKTEN KANIN YERİNE RUHUNUN FIŞKIRDIĞI

  Haddinden fazla yıpranmış tırnaklarını gözümün en net göreceği şekilde sigara paketine daldırdı ve kendisi için kısa insanlık için çok uzun bir sigara daha yaktı.

  Telaşında uçuşan küller var. Ne diyeceğini bilemiyor, lafı sakız edişi bundan. Çenesini ağrıtan sert bir sakızmış gibi çiğniyor kelimelerini. Yorgunluğu dirseklerinden belli, masaya çukur açmak için yaratılmış bu sabah dirsekleri.  Küllüğü atlıkarınca gibi döndürüp duruyor. Tahammül edebildiği tek sabitlik yazılar olmuş onun. Aynı şekli almaktan usanmayan rüyalarından eminim ki iğreniyor.

  Gözüm diğer kadınlara kayıyor zaman zaman. Nasıl olsa o, soracağımı bildiği soruların cevap provalarıyla boğuşuyor. Herkesin elleri havada misinalarla oynatılıyormuş gibi anlamsız süzülürken bir sigara daha yakmak istiyor, göz ucumla bileklerine ve yüreğini sıkıştıran öz nefesine bakıyorum. Bileğinden kavrayıp gözlerinin içine bakmak bir an meselesi oysa ama enkaz devralmamanın önemini devlet büyüklerimizden biliyorum.

  Gelip geçen kedilere bakıyor. Avuçlarına bakıyor, ayakkabılarının burnuna bakıyor. Birkaç düşen yaprağa ve zemine yayılan şamataya bakıyor. Üst dudağında beliren zamansız kıvrım bir şeylerden iğrendiğinin göstergesi. Onu, sebeplerini anlayamayacak kadar iyi tanıyorum. Bir düşüncenin gök kâğıtlarına dökülmüş son cümlesinin birkaç kelimesi dökülüyor ağzından yamuk yumuk. “…böyle silinebilir sanmıştım.”

  Sevdiği adamların kalbinden daha soğuklaşan kahvesinden bir yudum almak için eğiliyor masaya, ilk yudumunu. Yüzünü ekşitiyor ve sol eli beline gidiyor, daha sonra da sırtına. Doğrulurken zorlanıyor, belli ki acısı var. Düşündüklerimi duyar gibi gülümsedi, sandı ki başka şeyler de canını yakabilirdi. Bir süre daha heyecanını yaşadı ama farkındaydı; aşk bir sırt ağrısıydı. Bir cengaverlik yapıp altına girdiği dağınıklığın onun eline kalanıydı.

  Eskilerden birkaçının kötü haberlerini sıralarım arka arkaya. Güzel haberlere sevinemeyecek kadar aşınmış onun dudakları. Vakti gelmişti gidişinin ve sessizliği bölüp de gidemeyecek kadar da nazikti hala. Sordum:

-Ne oldu sana?

  Kendine sordu:

-Ne oldu bana?

  Kendi sorusunun cevabıydı kısık sesle söylediği:

-Mutsuz oldum.

  Benim soruma uygun bir yanıt aradı sonra. Ne ceplerinde ne de cüzdanının bir köşesinde kalmamıştı. Kelimeleri de aksi gibi akraba çıkmıştı, yanıtladı:

-Mutlu olabilecek bir şey bulamadım kendime bu sefer.

  Tüm kemiklerinden dökülüyordu söylemek istemedikleri. Sevebilmesi için, gülebilmesi için,   gidebilmesi için, ölebilmesi için gerekli olan ortak bir bahane bulamıyordu. Aslında tüm derdi buydu.

DAHA ÖNCE DUYMAMIŞ OLDUĞUNU DÜŞÜNSEYDİM, SANA HER ŞEYİ UNUTTURABİLECEĞİMİ SÖYLERDİM DEDİM KENDİME

  Göremeyeceğim yüzüne kapayabileceğim perdeler dikerek geçiriyordum günlerimi. Haftanın hangi günü olduğunu ve hangi şehrin hangi ülkede barındığını unutarak boş sigara paketlerini kurcalıyordum. Tüm boşlukları kanatmak benim işim, kendine başka bir meslek seçersen sessiz harfler gibi sevinirim.

  Şimdi düşünüyorum mesela, çok da uzak olmayan ülkelerdeydim ve sana göndereceğim kartları seçiyordum tezgâhlardan. Büyük bir tezgâha kurban giden aşkların yasını tutuyordum. Tutunuyordum adalara, kirpik kırıntılarımla. En bol desenli kedilerin sırtlarını okşayarak ve ne kadar ucuz içki varsa tadına bakarak ilerliyordum.

     Biliyorsun, suskun gecelerde de gürleyebilirdim.

  İlerisi hep karanlık bu kararsızlıkların. En sevmediğim damarımdan havalanan kırlangıçlar küçük gagalarıyla su içiyor birikintilerden. Ayaklarım amaçsız koşuşturmacalarımdan, ellerim anlamını yitirmiş gitme tutunuşlarımdan kırlangıçlara yetecek kadar su topluyor. Ele avuca sığmayan saçlarını haddinden kısa parmaklarımla toparlamaya çalışıyorum. Bu kadar uzakken olmuyor.

  Güz ve göç aynı babanın oğulları, kimsesiz ve sebepsiz. Kan çekiyor ve çekimserliğimi bir kenara bırakıyorum saat hüznü on iki geçtiğinde. Şimdi saatlerce seni ne kadar çok sevdiğimden bahsedebilirim. Güzel günlerin ense terinden ve perşembelerin rutubetinden. P’nin bir sesli harf olduğunu iddia eder ve seni göğsüme gömebilirim.

     Biliyorsun, söylemediğim tek bir belki bile kalmadı elimde.

  Bizim nefretimize kimsenin teri bulaşmamıştı sevgilim. Bu yüzden dövüşmeyi sevişmek bildik biz. Yorgunluktan devrilen ağaçlardık, içimiz çürümemişti, kimse de bunu bilmez henüz.  Benim elime yapışan bir bavul vardı peşim sıra sürüklediğim oradan oraya. Yüktü, büyüktü ve derim de zaten dar geliyordu. Sana biraz güller yapmıştım derimden, biraz tüller uçuşsun diye, biraz da çok uzakta beliren seherler.

  El yazısı güzel adamların alın yazıları ne de biçimsizmiş meğer. Kırışıklıklardan örülmüş bir duvar gibi bakıyorlar insanın gözlerine. Benim gözlerim sahil kasabaları gibi viran. Benim gözlerim gözlerinin her yere bakışını özlüyor her an. Mesela kapının kolunu tutuşun ve sokağa attığın ilk adımın tereddüdü de gizliydi söylediklerinin içerisinde. Umursadım yine de, aksini yapmamı söylediğin halde.

     Biliyorsun, bana benziyordun tüm bu zararsız gördüğün şeylerle.