Kimsenin aklında kalmayacak bir son yaz hikâyelerine. Takılı kaldığın her düş, gözlerini ve kalbini yoruyor geceler eksildiğinde. Açtığın ve kapamayı hatırlayamadığın her parantezin içerisinde erdemlerin yıpranıyor. Sonrasını biliyorsun, haftalar mola vermeden saatte gereksiz kilometre hızla akıyor. Yetmiş üç günün en yorgun dakikalarında başın sol omzuna yıkılmaya başladığında yazdan geriye saymaya başlıyorsun. Tüm temmuzlar öksüz, tüm ağustoslar piç kurusu. Bir dönem kimi neden sevdiğini hatırlamaya çalışıyor ve beceremiyorsun. Korkma, herkes gibi sen de unutuyorsun.
Geri dönmemek için vurup çıktığın kapıların anahtarları şıkırdıyor buruşuk keten pantolonunun cebinde. Kaçarken gök gürlemesine sebebiyet veren bir tavrın var. Neden en çok kendinden ve kaderinden korktuğunu bilmiyorsun. Her gece farklı bir sabahı umarak uykuya daldığını ve sabah olunca geceki umutlarını unutmaya çabaladığını, bunlar nedendir bilmiyorsun. Herkesin tırnak diplerine sıkışmış birkaç cinayet mevcut, masadaki konyağı midene deviriyorsun. Sonra karamelize bir güneş doğuyor; batıyor da olabilir. Saatlere alerjin var, umursamıyorsun.
Kendine bükülmüş dallarıyla gölge etmekten bir haber ağaçların yanından tren hızıyla geçerken sen, bir kadının çığlığı var orada, göremeyeceğin kadar uzağında. Uzak olmaktan daha iyi ne vardır biliyor musun? Geride kalmak. Geride kalanlar, şanssız adımlarına dâhil olmazlar insanların. Geride kalanın şükredecek kurtuluş hikâyeleri vardır. Geride kalana şükretmek düşer tüm gece düşüncelerinin zebra koşuşturmacalarının arasında. İleride köylüler toprağa güvercin ekerken, sen bir musluğun suyuyla çalkalarsın cennet bahçesi ağzını. Mezar taşlarından örülmüş dişlerin dolunay aydınlığındadır. Herkes sana âşık olabilir, dokunabilir, oyalanabilir.
Koynumu soluyan ve aniden şımaran çocuklar bir gün büyük adam olurlar. Hepsi benden uzakta, hepsinin de birdir belki elemleri. Hatırlamadıkları onca drama rağmen pişman olurlar, utanırlar. Keşkelerden ve belkilerden oluşan zincirlerle vicdanlarını sıkıştırmaya başlarlar. Sanıyorlar ki, acıyınca geçecek orada bile olmayan yaraları. Sanıyorlar ki, gülebildiğim için unuttum yaşanılanları. Kendime her gün sonunda tekrarladığım hikâyeleri bir kere bile baştan sona dinlemeye cesaret edemez ki onlar. Her mutlu anımı katletmeye kendini adamış, göz bebeklerime kazınan görüntülere bakmaya yanaşmaz ki adımları.
Hepimiz seviyoruz kalbi bir kez delinmiş insanları. Cesetleri süslemeyi ya da çöplerden bir şeyler yaratmayı. Bu yüzden bana masumlardan bahsetme. Dünya üzerinde güzel şeyler yapan insanlardan, çimenlerin üzerindeki çiğden, incecik porselenlerden, kaygan satenlerden, gülüşten, güneşten, sevişmelerin gerçekliğinden bahsetme. Sonra gözleri açık ölüyor insanlar. Sonra sözleri kesik, elleri kendi ellerine tutuk, öyle büyük bir perişanlıkla işte. Çoktan başkalarını beklerken ölenleri bekliyorlar.
Sağ kolumdaki bir kıvılcımdan doğan yangını ormanlara bulaştırıyorum. Belki seninle birkaç güzel geyik görebiliriz böylece. Sincapların telaşını, şaşkınlık ve hayranlığı birbirine karıştırarak tek seferde şerefesiz içebiliriz. Ne sevdalar kül oluyordur ağaç kabuklarında. Ve ne sırlar vardır ağaç kovuklarında. Bir düşünsene? Sıcağa dayanamadığımızda hızlıca uzaklaşabilmemiz için iki bisiklet duruyordur mesela şuracıkta. Bisikletlere kadar yarışıyoruzdur, beni geçmene izin veriyorumdur elbette. Sen zafer sevinciyle uzaklaşıyorken benden, unutuyorsundur bisiklete binmeyi bilmediğimi de.