KARALAMA DEFTERLERİNİN YIRTIK SAYFALARINDA KALMIŞ TELEFON NUMARALARIYDILAR BİRBİRLERİNİN

    Kimse affetmedi, ortada kayda değer bir kusur bulunamadı. Çirkinlikleriyle övünen kısık gözlülerin arasından dumanla arındırılmış vadilere ulaştık. Bu olsa olsa bir rüya, Kuklalarımın bile gülüşü samimiyetsiz. Nasıl nefret ediyorsam kendimden, senden de öyle ettim.

    Bir başka içkinin bardağına dökülmüş gibiydik. Aşk da oksitlendi. Tıka basa doldurduğun nefretin boğdu seni. Ama yenilenmeyi bildin. Yenilmeyi öğrendin. Büyüdün ve çürüdün. Sigara çoğaldı ve sesi kısıldı sitemin. İsli gözlerinle baktın bana. İçinden küfür geçen kollarınla kucakladın. Gitmeyeceğim dedin, lanet gibiydin.

    Üzerinden sıçrayıp tüm bunların, gitmek lazımdır belki en uzağa. Çünkü kulaklarımızı da bozdular sonunda. Birbirimizi anlayamayacak kadar bozulduk. Tüm şehirler şahit, seni seviyordum. Koparken dalımdan, pek de farkında olmadan, soluyordum. Ama biliyorlardı, yüzüm üşürken sevemezdim seni, anlıyor ve ayırıyorlardı. Etlerimden başlayıp, kurutana kadar tüm hislerimi.

    Neye dönüştü gün dönümleri bir bak. Uğuldayan damarlarını tıkayacak bir gün keşkelerin. Ama toprak sert artık.  Çocuklar kimsesiz ve hayatlar sefil. Bencillikler atlasında bazı solgun bayraklar. Her şey dümdüz, kıpırtısız. Kirpiklerine bile bulaşan bir durgunluk düşün. Birbirimize ölü bakıyoruz, aşkı diriltecek bir akım yok artık.

    Benim düşlere de kinim var. Kendinden beneklidir onun elleri. Kim artık huzur diler? Belki yalnız ıslak kediler. Ve bir düş görürsün, yüzün şişer. Ve sonra şişeler, şişeler, şişeler. Ellerimizi de bozdular. Tutunamıyoruz. Dikiş de tutturamıyoruz anlayacağın. Öyle sökük kelimeleriyle şatafatlı dönemlerimizin, ayakta kaldık bak; yıkılmadık der gibi sürünüyoruz.

    Son satırını okumuş sadece. Bu yüzden hep yanlış bilecek. Saniye sayılan hesaplaşmalar ve hesaplanmış cümlelerle edilen vedalar. Kim daha çok ağlarsa en çok o arınacak. Kuşları da bozmuşlar. Birbirimize seslenemiyoruz şimdi. Soğuk ve az pişmiş akşamlara gömülüyoruz. Kafiyeli çıkarcılıklarla övünüyoruz.

    Ateşin içinde kalıyor son hasarın.  Bilsek kaçar mıydık? Bilsek şaşar mıydık tüm bu olacaklara? Yağıyor mu diye baktım. Hepsi bir yanılsama. Yoksa çoktan toza dönüştü yeminlerin. Ara sokaklar ara sokaklarla kesişiyordu. Biz ancak bileklerimizi keserdik yan yana anıldığında adımız. Tarihimizi de terk ettik.

    Pirinç üflemeliler kovalamaya başladığında gerçekliğimizi, sustuk. Hislerin tekrarı da sustu. Bir saygı duruşu gibi, bitsin diye beklerken uyuştuğumuz, unuttuk. Kimin sesine yöneldiğimizi, ellerimizi nerede kaybettiğimizi, titreyen, inleyen, lütfen diye yalvaran belki, kim kimdik koynunda gecelerin, unuttuk.

    Merdivenlerden yuvarlandık, içimizin boşluğu yankılandı. Büyüdükçe yırtıcı olacağımızı unutarak emzirdik birbirimizi. Unutulmamayı diledik elbette. İçten içe bizi kemiren kurtlarımızı bu aşkla besledik. Tükenirken ya da tüketirken geniş zamanları, birbirimizden kurtulduk kendimize daha yabancı ölebilmek için.

    Demek isterdim ki yas tuttum. Saçlarımı taramadım ve hiç sevilmedim. Gülümsemedim, öfkelenmedim, irkilmedim. Başka seslere yönelmedim. Kimsenin gözlerini bir başkasına benzetmedim. Yaşıyor gibi yapmadım ama ölür gibi de değildim. Öyle durgun, öyle kendine bile uzak. Bir harfi bile çağrıştırmayan suratlara bomboş bakıp, demek isterdim ki hüzün bile giyinmedim. 

ALNINDAN ANLADIM PİŞMANLIKLARINI, ÜZGÜNÜM, İZLERİN ÇOK DÜRÜST

    Başka birine dönüştüğümüzü hatırlattık birbirimize. Bu tam da istediğimiz şey değildi belki. Ama sen inkar edemeyeceğin bir huzursuzlukla taçlandırıldın. Benimse ellerim boşalmaya başladı. Neyi tuttuysam düşürdüm ve kırıklıkların üzerinde yürüdüm. Alıştım. Alışmış olmanın acımasızlığına bile alıştım.

    Bir yer vardı. Okuduğum kitapları bile hatırlayamadığım. Pencereden bakınca hiçbir şey göremediğimiz bir boşluktaydık. Zaman zaman sarılmayı deniyorduk. Eminim ki beni en çok uykumda seviyordun. Çünkü herkes böyledir. O zamanlar bunu bilmiyordum. Merhametini üzerime alınmıştım ve buna çok inanmıştım.

    Duvarlar bize ne kadar sadıktı bir düşün. Kimsenin sırrı dışarı çıkmadı o odalardan. Yerdeydik ve seni hala seviyordum. Beni öldürmenin hiçbir anlamı olmadığını da biliyorduk. Seni neden bağışladığımı soruyorlardı, kaçıyordum. Şimdi bambaşka mutlulukları var onların. Dalga geçtiler, dalga geçtik ve şimdi, çok yabancıyız.

    Sigara dumanıyla kutsanmış aşk bakışmalarını da unuttuk. Unutarak yaşayabiliyorduk belki. Hala sana kızmıyordum. Bu dünya iri desenli bir kumaş parçası benim için. En azından bir tek buna inanabiliyorum. Ve bir gece genzime sinmiş aseton kokusuna hiç aldırmayarak sana ellerimi vermiştim. Ve sonra neye uzansam hep sen var oldun. Kristal aydınlığının altında omzuna yaslanıyorum ve her şey birden geçiyor. Buna zaman da dahil.

    Sabah olmasını bekledim, mide bulantısı geçmiyordu. Bir hareket tutması gibi, gözlerin beni tutuyordu. Kusacak gibi oluyordum bakışlarını bana diktiğinde. Öfken gün geçtikçe büyüdü ve sonunda birbirimize benzedik. Aynı tekniğe sahip katillerdik. Bu yüzden hiç öldüremeyeceğiz birbirimizi. 

    Ama duvarlar hiçbir sırrı dökmedi başkalarının yatağına. O odalara kim girdiyse biz olmadan çıktı oradan. Başımın üzerinde sallanıp duran hatıraları birer birer yakaladım. Pencereden fırlatılmış öksüzlüklerimizi de hatırlattım sana. Şimdi şehre çok isteksiz bakıyoruz. Yan yana olmamız kimse için bir şey ifade etmiyor. Tüm hainliğimizi kaybettik. Yalan söylemeyi unuttuk. Rüyalarla dalga geçmeyi ve bağışlar gibi görünmeyi.

    Havai fişeklerle aydınlatılmış yalnızlık gecelerimize bir bak. Rutubetli yatağa sığınan çocukluğumu da unuttuk. Ve sonra ben ağladım.  İçimi küf sardı. Tüm duvarlar ve sönüp duran yıldızlar da geride kaldı. Tüm o kokuları da unutmayı dilerdim. Çekmecemi açtıkça yüzüme çarpan bir sen düşün, ne korkunçtu. Özlemek insana pek çok şeyi bilinçsizce yaptırabiliyordu.

    Ama sonra ben önüne geçemediğim bir akış içerisinde ilk önce beklemeye inandım. Sonraları kabullenmeye inandım, dönmediğinde. Buna bir gün bile biçmiştim kafamda oysa. Oysa kafamda en ufak bir yer bile kalmamıştı. Tamamen acıya doymuştum. Bunu kabullenmek kolaydı işte, daha fazla acıyamazdı. Kendime daha fazla acıyamazdım.

    Sonra yalnızlığa inandım. En kolayı belki de buydu. Yüzümü ve sesimi sildim önce. Sonra cümlelerim ve en sonunda da kelimelerim. Artık her şey kontrolüm altındaydı. İstemediğim sürece kimse bana ulaşamazdı. İnkar etmeyeceğim, biraz kalp kırdım. Ama hep bir kurban verilir.  Ve sonra tesadüfe inandım. Ah, buna sen bile inanabilirdin. Buna herkes inanır. Ve bu iyi değildi işte. İyi olmak zorunda değillerdi.

    İyi değildim artık. Delirmeye yakındım belki. Ama sonra iyileşmeye inandım. Bunlar bir süreçti işte, kendim olabilmem için. Beni yanlış yarattığını kabullenmem için. Gücünün farkında değildin, küçük deneyler yaptığını sanıyordun üzerimde. Ama ben bozuldum. Onarılamayacak kadar bozuldum. Ve bana bir kesik attıklarında senin izlerine de eriştiler. Yine ağladım. Ağlamamalı insan, geçmiyor.

    Uğuldayan kulağımla seni, kuruyan gözlerimle başka birini, kilitlediğim çenemle de bambaşka birini düşündüm. Belli bir saate erişildiğinde elimizde sadece düşünceleri kalıyor onların. Gerçeğe yakın bile olmayan, hafifletici sebepleri bol. Ben sana her şeyi yaptım. Sen bana her şeyi yaptın. Buna aşk da dahil  Yine de iyileşemedik. Çürük kalbim düzelmedi. İnanmaya değecek bir şey yoktu ki ortada hem. Sisten bir şey göremediğimiz günler çoğunluktaydı. Sonra, unutmaya inandım. Kendimi, nerede yalan söylemeye başlayabileceğimi, kimi sevdiğimi, nasıl sezdiğimi, sahiplenmeyi, tutkuyu, zaafı ve aşkı da.

    Yonttuğum ellerini hatırla. Şekillendirdiğim dudaklarını, omuzlarını, sırtını, sıkıntını ve hıncını.  Her hikayeye sızdın ve katil hep sendin. Evet, bu benim sorunum. Benim sorumsuzluğum. Ama son olarak bunu düzeltebileceğime inandım. Bir iki fotoğrafta, o bakışımı gördüm. Kendimden bile gizleyebildiklerimi gördüm. Ne çok zaman alıyor insanın kendinden kurtulması. İstersen bir düşün. Henüz vaktim var. Bakışlarındaki ise bak, orada neyi yaktığına ulaşacaksın.

ADSIZ KEDİLER

    Sen orada kalbime; arabanın ön camına saplanmış ölü bir geyik gibi, kanlar içinde, hareketsizce acı veriyorken; acımasız bir kar başlıyor. Bunlar mevsim normallerinin çok üzerinde intiharlar. Anımsadığımız hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayışımız da bu döneme denk geliyor hep. Ve ben seni unutuyorum ışıklı bir ağacın yanından geçerken, ama sadece bir an için. Sonra yorgunluğunu üzerinden atan hatıralar üşüşüyor başıma. Hiç üşümüyor oluşumla gurur duyacağım bir coğrafyada değilim. Yüz tane zarf aldım mesela, içini neyle dolduracağımı hiç bilmediğim. Zaten dolmaz ki içi insanın da suyla kaplı bir boşlukta oradan oraya oradan oraya salınırken. Eti acıtan ne kadar çok duygu vardı, bir hatırla. Hep bileklerim ağrıyor ama sesimi çıkartmıyorum. Sabah karanlığında midemi bulandıran kahve ve sigara. Kahve ve sigara. Kahve ve sigara. Sonra aniden ağaçların ardında gün doğuyor. Hızlı tren yavaşlarken, ah canımın içi, seni ne hallerinle hatırlıyor ve ağlıyorum bir bilsen. Seninle hiç göz göze gelmediğimiz büklümleri bunlar doğanın. Hep başka yerlerdeyim oysa. Hep kendime en uzak olduğum köşedeyim. Hiç bilmiyorlar kimleri affettim, kimleri hiç affetmeyeceğim. Ama bana hatırlatman lazım. Parmaklarımla ördüğüm halatlarla bağladığımı kendimi ve hiç iyileşmeyeceğimi. Belki bir parmak izimin içine gizlediğim yüzünü bulurlar. Gülümsemediğini hatırladığım fotoğraflara gömerler beni. Bir şeyin ucuna bağlı ama her şeyden bağımsız salınan şeyler gibi. Ama biz kurtulduk. Hiçbir kitabın içine sığmadı adımız. Unutulduk ve hafifledik. Kırık melekleri topladılar ayakuçlarımızdan. Uykumuzu bölmeyen bir sessizlik içerisinde yaptılar bunu. Ve bir sabah, sadece biz de değildik üstelik, düşman uyandık. Tekerrür olsun diye bakışlarımı başka bir şehirde bırakıp döndüm. Öyle şaşkın, başının üzerinden bir uçak geçmiş gibi, korkuyla karışık, yine şaşkın. İçinde olmadığı her anı merakla takip eden bir kimsesizliğe dönüştüm. Yalnızlıkla baş başa kalmışlıktan deliren kadınlarla konuştum. Küllükte yanan sigaraları tıpkı kendi hayatları gibiydi; kontrolsüz ve geçişken.  Bir söz verdim, duyamazdın, burada da yoksun. Ocaktayız kasımpatı, ama hala tomurcuk veriyorsun, dedim. Evin içine doldurduğum çığlıksız kuşların kuru dalları ile beni de ateşe ver, yoksa nasıl geçebilir ki? Kırılan kabuğunun yangını andıran sesi, gözlerine biriken güveler, oysa kasıklarını lavantayla doldurmuştum sen uyumadan önce. Kırılan her camdan yükseliyorsa sesin bir sebebi olmalı. Bir vicdan kırıntısı kalmış olacak ki, başkaları âşık olsa da ağlıyorum. Oturduğum masada dirseğimin derisini bırakıp eve döndüğüm gecelerde, uykuya oksijensiz dalmak üzereyken tam da, bir iki kesik cümle, hepsi de senin derli toplu ağzından yükseliyor. Seslensem dönüp gideceksin. Tüm tadımı ve beni yaşatan acıyı da kaybedeceğim.

SESSİZ PRENS

    Yoldan geçen silik ışıklara dalıp, onca sincap nereye kaybolmuştur çocukluğumuzdan, düşünüyorduk. Sağlı sollu yağmur akıyordu şakaklarımızdan. Katillerimizle mutluyduk. Tüm o ölü kadınları nefeslerinden tanıdık ve alıştık. Yanlış bu saatler, yine de geç kalmadık.

    Ben ne dilemiştim köşelerde, şimdi kendime bile yabancıyım. Yağmurla bağışlanmış kadar hafifim ama seni unutmak da ne büyük yük. Sonra ne olurdu bilemezdik diye gidebildik, şimdi biliyorum. Her şeyi biraz geç fark edebildim, belki böyle istemişsindir. Ne dilemiştim köşelerde, farkında olmayı.

    Sonra uykumu bölen her şey birer birer gitti. Derin bir sessizliğin içerisinde kendi hışırtımdan rahatsızlık duyarak yaşamaya başladım. Sessiz prens, kar yağacak, seni ve başkalarını hatırlayacağım.

    Şimdi ne güzel, bak dürüstüz. Şimdi lafın hiçbir yerinden çekiştirmeyerek bitirebiliyoruz cümlelerimizi. Ben fırıncının pantolonunu hatırlıyorum bazen, durduk yere. Köşeyi döndüğümde karşıma çıkan duvarı ve hep denizi göreceğimizi sanışımızı. Şimdi dürüstüz, inanılmaz bir yalan gibiyiz.

    Gözlerimizin içine bakar gibi büyük, hayretle, sen kayıp çocukları izledin, ben kayboldum. Ellerin kaygan zemindi bazı mayıs taklidi aralık geceleri. İzmaritler arasında yalan söylemeye alıştırıyordun beni. Bunlar sanki ilk adımlarımdı. Sürekli düşüyordum. Sonra kaldırıp beni, yere beni, bir daha beni, bir daha sevme lütfen beni.

    Karanlıkta çakmağımı arar gibi el yordamıyla, seni arardım, inkâr etmeyeceğim. Kimsenin gözyaşlarının ahı değildir elbette bu yaşanılanlar. Ben bazı eski binaların önünden savruk geçtim, başımı cama vurarak her kasiste. Sen uyuyor ve üşüyordun, sanırım bu yüzden yoktun.

    Balçığa bulanmış ayakkabı tabanlarıma çam yaprakları yapışmıştı. Aya ayak basar gibi, öyle senden uzağa fırlatılmış… Öyle senden, yani gezegenimden söküldüm. Öyle yalpak adımlar, bir trenin altında kalayım isterdim. Melankoli bana yakışıyor mu? Bunu da bilmek istemedim.

    Sürdürebilirim, yalnızım. Düşler şeffaf küre, gecelerimiz sissiz. Biliyorduk, nedensiz de gidilebilinirdi. Aniden bir kış ortasında geri dönülebilirdi. Ellerim kollarım hep yorgundu. İttiğinde devrilmeye bile gücüm kalmıyordu. Bana miras kalmış bir kavanoz ışıltı ile kendimi de nereye gizleyeceğimi bilemeyişimin naftalin kokusu. Ve ilk önce tavanını yıktılar anılarımın. Sağ salim kurtulamadım.

    Omzuna yaslanmış, senden kurtulmayı düşlerken uyandım. Turunç ağaçlarının genzime yapışan kokusunu da, yarım yamalak kapatılmış zarflar dolusu anısızlıkları da kolay kolay atamadım. Neden böyle değilsin sitemleri ile geçirilmiş bir ömür de denebilirdi buna. Neden böyle değilsin? Neden hiç istemediğim gibisin? Ellerin avucumda ama ölü.

    Cümlemi bitirmeme fırsat vermeden sokaklar girdi aramıza. Birden yükselmeye başlayan yüzyıllar yaşında duvarlarla kapatılmış; sadece kendime duyurabildiğim sesimle yinelendim. Ben kötü biri miyim, beni hor kullanma. Damarlarımın nal sesleri beynime doğru atağa geçtiğinde, kanımla boyadığım kalemi terk etmek neden umurumda olsun ki? Bu neden aklıma gelsin? Aklımda başka bir düşünceye yer bırakmış mıydın?

    Aklım hatırlamaya, göğsüm serseri kedilere, kirpiklerim manzarasızlığa açılmaya mahkûmdu. Kabul etmiştim bunu, tereddütsüz. Yalnızdım, sürdürebilirdim. Frensizdi her şey. Kül tablasında beş izmarit, parmağımda tüm günün kokusu, dişlerimde bir sıkıntı vardı bir de. Kendimi boğuyordum.

    Dağılıyordu kartpostalları şehirlerin. Benim sana verebileceğim bir nasılsın bile kalmadı. Sessiz prens, uykularımda mırıldandığım neydi, kimin nefesi ne hissettirirdi, üşümek, sevinmek, tebessüm etmek neden gerekliydi bunları bile hatırlamıyorum. 

ZAMBAK

Ve her mevsim dönümünde, kuşlar dinlensin diye mi ayrılıyoruz? Yakıyoruz gözlerimizden söktüğümüz ne kadar şey varsa; kalbine kalbimden daha yakındım oysa. Bulanık göklere dilendiğimiz onca dileği de kanlar içinde bırakıp uzaklaşıyoruz. Elime yapışan yokluğundan kurtulmak ne mümkün? Durmadan ağlayan bir kadının tiz sesine alışır gibi kulaklarım, alışıyorum sıçrayışlara da.  Hangi bahçenin köşesinde oturup yazdığımı hatırlamadığım satırlarda seni arar oluyorum. Bir ışıkla hatırladığım anlardan kaçmaya çalışırken. Açılıp kapanan ağızlardan duvarlara tırmanan örümcek kelimelerden sakınıyorum kendimi. Umursamamaktan bahsediyorlar çoğu zaman. Hayallerden seke seke gerçekliğe erişmiş damarlı elleriyle sözlerimin altını çizen bencillikleri ile benden nasıl da iğreniyorlar. Kâbuslarına bulaştığım adamları en çok böyle gecelerde anıyorum. Kendileriyle bitirdikleri kavgalarının hemen ardından tenimle girdikleri savaşlardan galip ayrılırken ordularını martı leşi dolu kıyılarıma terk edip gidiyorlar. Yalnızlığın kime yakıştığını mı soruyordun? Sana uzun bir liste yapabilirdim. Ama önce beni dinlemen lazımdı. Arka fonda dolanan müzikten kulaklarını sıyırıp, kirpiklerinle gölgelenmiş gözlerini dikip gözlerime, biraz anlamamış; biraz kızgın… Günler böyle geçer işte burkulmuş şehirlerde. Yağmurla sildiğin kimsesizliğin, kendine gömüldüğün uykusuzluğun, ağzındaki fare kapanına yakalanmıştım bir keresinde. Dilimden söküp aldığın gitme, gitme, gitmeler… Yorgundum, zaman geçse alışacaktım. Ani bir frenle içimden devrilen yırtılışlar. Bana her dokunuşunda cama çarpıyordum. Sürekli itip çeken, itip çeken bir şey işte. İsim bulamadığım uzun yolculukları hissizleşmelerimin. Tozlu perdelerin ardında beliren güneşten de iğrenmeye başlamıştım. Gittikçe çözülüyordum. Anlıyordun, merhamet eksikliğiyle kuvvetlenmiş kalbin bile anlıyordu. Bir anonsla uyandığım nerede olduğumu kestiremeyişim. İnfilak, tolerans, izole… Bunlar en sevdiğim kelimelerdi işte. İnfilak, tolerans, izole… Biteceğini bile bile… Sanki çok bilinmez yerlere çıkartacağını umduğumuz bir karanlık tünele gözlerimizi de yumup girmemiz gibiydi. Azalan hava, artan hız, ayarsız hisler ve hâkimiyet arzusu. Kimin elini tuttuysak tırnaklarımızın izi kaldı hep. Herkes birbirine bizim izimizle dokundu ve çoğaldık böylece. Birbirini kemiren arsız sevgiler yarattık. Sonra ben düştüm. Bu da beceri ister aslında, küçümseme. Sonra sen düşündün, neden unutmuyoruz? Ve her mevsim dönümünde, kuşlar doysun diye mi parçalanıyoruz?

ŞİFON

       Birden gözlerinde demlenen yaşları hatırladım. Hıçkırık ardına hıçkırık ve kırmandan korktuğum kemiklerimi. Üzerine alınan herkesten nefret etmeme sebep olan senden kalma kelimelerimi de yuttum. İçimde sürünen yılanlar gibiydiler ve sonra da yalnızlığın orta yerine kustum.  Parlak jelatinler ve çocukluğum. Beyaz balonlarla dolu sahnelerde bir yılbaşı telaşı içerisinde, üstten izlediğim ahenk ve çabuk büyümek. Kaybedilmiş onca gece varken ayın ışığının altında uzayan kaldırımlarda, adımlarım birden büyüdü ve çabuk vardım karamsarlığa.

       Ben sana bir şey bırakacaktım, bakıp bakıp ağlayacağın. Bu duvarların rengi ve loş ışıklarla küstürecek seni. Baktığında beni hatırlayacağın ne çok şey olacaktı da, ben sana bir şey bırakacaktım, kaldı yarım. Sonra kışa başlarken atılan yalpak adımlar. Zamansız soğuyan tenlerinde ayrılıkların ve cezasız kalmış itirafların sıkıştırdığı onca kırık kalbi de ben sana bırakacaktım. Yavşak adamların sıralı dişlerine itinayla yapıştırılmış kelimeler, kahkahalar, utançsızlık ve düş artık yakamdan yakışlarım sigaraları. Beni yaz taklidine kendini iyice kaptırmış bir sonbahar sabahında yarım bıraktığın içindi demediklerim. Sen susuyor ve uyanıyordun. Hep aynı yorgunlukla muslukları açıp kapıyordum. Yıkadıkça daha da derine işleyen boşluğu ellerimin. Arada bir kaybolmak istiyordum. Silinen onca şey gibi ben de, ben de hafızalardan kurtulmak istiyordum.

       Resimlerle bezeli duvara tutuna tutuna tırmandığımız çaresizliğimizi hatırla. Ben çocukluktan sen yaşlılıktan yorgundun. Elimizden bir şey gelmiyordu. Ellerimiz tutuşmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kucağımızı dilenen kediler ve iğde kokusu. Mayıslar geçti ve sonra da kış. Sustuk. Kuzeyden gelen gemileri düşündük.  Tozu soluduk ve unutmayı diledik. Ne istiyordu adam? Bir çekmece dolusu teşekkür belki.  Biz ona ne verdik? Huzursuz bir yalnızlık. Yan masadan bize alevli kalpler gönderdiler. Uykuluyken daha da çirkin kadınların damıtılmış kin terlerini.  Dilimiz karıncalanmaya başladı ve her kâbusumuzda tekrar tekrar öldük.

       Bir büyüyü bozar gibi bozduk yeminlerimizi.  Sonra sen taşa dönüştün, ben ıslak kaldım. Biraz başkalarının isimleri, biraz dut ağacı. Güller ve tüm soğanlı bitkilerle kutsanmış toprağından geçerken geride kalmışlığına alışmaya başladım. Sırasıyla karşılıklı sokakların arasından kalabalığa ulaştım. Biraz hızlı geçmiş geçmişleri düşündüm. Bazı adamların yalanlarını hatırladım. Kimse senin kadar gerçek bakamazdı, yadırgamadım. Ve bir gelinciğin güzelliğinin ardına gizlenmiş, kendime hiç benzemeyen çocukluğumla, o sadece sana dik gelen yokuşta, ardından ağlayışım ve kuma saklı dikenler. Gidenler dedim, baksana, hiçbirini göndermemişiz; gidememişler.

          Şöyle bakarlar kalbine girmeden önce,

          Elleri gökten dökülen kuş tüylerini

          Yakalayamıyormuş gibi.

          Pürüz bırakıp gitmeyi beceri bilen kişiliksizlikleri,

          Kaygan yüzleri,

          İçe basan ayaklarının izleri,

          Ve gölgeleri bile kendilerinden önce gitti.

             Sana imzalayıp da verdiğim ellerimi hatırla;

             Çok uzaktan gelirken yıpranmış

             Mektuplar gibiydiler.

             Sonbahar vardı gözlerimde ve de dua;

             Hep ertesi güne bırakılmış

             Yoksun aşıklar gibiydiler.

KEFARET

    Migrenle başlamış bir salı sabahıydı. Her sabaha benziyordu, hiçbir farkı yoktu. Vapur, çöp yığınının içinde ilerlemeye çalışırken sisin içinde yiten şehre bakıyordum. Bir yerlerdeydin, bana uzak bir yerlerde. Bense yerdeydim, zemin karsız ve yapışkandı. Suyun üzerinde sırtüstü salınıyordum. İnce bir çığlık gibi dünya kulaklarımda inliyordu. Yanımda ol istiyordum, tuz kadar. Kıyıda çocuklar denize taş atıyordu. Köpekler, kediler ve kargalar ıslaktı. Kendi kayalıklarımda içimden kopardığın his kalıntılarına rastlamaya çalışıyordum. Saçlarım kuru yosunlar gibi birbirine geçmişti, iyot kokuyordum.

    Sana dokunmakla dokunmamak arasına çekilmiş incecik misinalara takılıyordum. Galip gelemeyeceğim bir dalgaya karşı açtığım savaşta kalkanım da düşmanımın atı da sendin. Beni yoran, nefesimi sıkıştıran her şey sendendi. Senden kurtulmayı istiyordum. İnkâr edemem artık bunu. Senden kurtulmayı istiyordum -rahatladım bu itirafla- senden kurtulup göğsüne yaslanmak. Geçti artık der gibi, bana merhamet et istiyordum bakışlarınla. Hiç görmediğim. Zaten hayalperest bile olamayacak kadar beceriksizim. 

    Bir kadının saçları ardından batan güneşi izledim. Kadın bana ve yüzüme doğuştan yapışmış gibi duran huzursuzluğuma dönüp dönüp bakıyordu. Ayaklarım buz kesmişti. O dalgakıranın üzerinde dikilen göçememiş leylekler gibi kalakalmıştım işte. Seni sevdiğimi bir kez daha kabullenmiş ve mağlup olmuştum. Kim acıyordu bana? Nerem acıyordu? Bilemediğim bir yer. Bilemediğim bir kanama hissiyle ışıklandırılmış binaların sahte lunapark yansımalarında başım sol omzuma doğru eğildi, uykusuzluğuma geri daldım. 

    Gerçeği sorgulatan rüyalarımın yüksek maliyetli başrolüydün. Seni görebilmek için tüm gün uyanık kalmam ve aralıksız seni düşünmem gerekiyordu. Yastığımdaki kedileri ve mişli geçmiş zaman hikâyelerimi kovalamam gerekiyordu. İmlası kayık ellerinle bana dokunman için çıldırıyordum. Etkisi yıllarca sürecek bir kutsanma gibi, bana dokunuyordun, ışık oluyordum. Sonra sonra hatırladım seni nasıl dilediğimi. İyi olmanı. Başka bir şey yoktu bundan başka. Sürekli iyi olmanı. Gerekirse bunun için ölebilirdim. Aklımın yerine koca bir talaş yığını boca edilmişti sanki. Toz içindeki düşlerimde seni kovalıyordum. Tanımadığım bileklerine tutunuyordum. Ezberliyordum seni. Özlemini çektiğim her şey sendeydi sanki. Tüm gün dönümleri senin o viran bahçendeydi.

    Migrene dönüşmüş bir çarşamba günüydü. Karanlık koridordan geçiyordum safra kusabilmek için. Tüm gece içime attığım hayallerle mayalanmış sancıları çekiyordum. Seni görebileceğim tek bir pencere bile yoktu. Asla önümden geçmeyecektin. Asla geçmeyecektin. Sonsuza kadar taşıyacağım sahipsiz bir yara olacaktın. Sol elime bulaştırdığın yalnızlık ve sağ elime tutuşturduğun ateşli silah; kalbim. Her şeyi şifon bir sabahlık gibi sessizce üzerimden atıp sana koşmak istiyordum. Bilmediğim yerlere, bilmediğim kokuna. Hep bir bilinmezlik içinde, oradan oraya. 

    Ve dökülmemek için direnen yapraklarla benim mevsimim başlıyordu. Bir başı sonu olmayışlık ve saadetsizlik. Kimseye söylenmemiş sevgilerin kendine sapladığın dikenleri. İçime yakın olman için, içine yakın olmak için kendi karamsarlığıma direnişim. Sessizlikle taçlandırılmış bir kimsesizlik. Yalnızlıktan bahsederken neyi kastettiğimi sormuştun. Buydu. İçime sığmayacak kadar çok, bir kelimeyi doldurmayacak kadar az olman. Yani sen. Sana anlatmaya kelime bulamadığım zaafım. Dokunarak bile tarif edilemeyecek bir özlem. Ne kadar kucaklarsam seni, o kadar azalmayacak olan. 

    Geceleri yastıkta aradığım yüzün -hiç bilmediğim- ve sürekli içe çekilen sarmalların hep bir ucundan tutamayışım seni. Başımı da döndürerek benden uzaklaşman. Tüm derimi çatlatacak kadar genişliyordum nefesime seni çektikçe. Hiç tükenmeyecek bir yokluktan bahsediyorum. Elime oturmayan elinden, dizlerimin sana değmeyişinden. Yüzünün benden yana dönmeyişinden. Tüm nefretimi avuçlarına kustum. Sen kayalıklarımın ağlayan Meryem’i, beni bağışlarsın diye düşündüm. Sözlerimin tam ortasından öpersin ve her şey geçer. Her şey geçer, zaman gibi. Ve en azından unutulmuş olurum. Öfkeyle anılan bir adım olmaz. Sadakatsizlikle -buna sen bile inandın- ve inançla. 

    Migrene bile küsülmüş bir perşembe sabahıydı. Yokuştan kendimi salıp bir şeylerin altında suyum çıksın istedim. Patlayan üzün tanelerini düşündüm. Tüm çekirdeklerim açığa çıksın istedim, kurumak istedim. Islak yastığım ve rüyamda tüm gece sana anlattıklarım. Unutulsun istedim. Hiçbir şeyi unutamıyordum nasıl olsa, beni unut istedim. Kendimi tekrar edişimi, saplantımı, bekleyişimi, küfrümü ve küflü hüznümü. Başkalarından bana bulaşan bu hissizlik ve tortular. Beni durmadan sarsıyordun. İki kelimen yetiyordu buna. Tesirindeydim senin ve teslim olmuştum. Dokunduğun her yerimden öfke fışkırıyordu. Hiçbirinin sebebi değildin. Hepsine sebep sendin belki. Dilin, ağzımın içinde gezinmek yerine zehirli oklara dönüşüyordu. Yaralarıma denk geliyordun hep, yaralarımı tanımıyordun. Hep ondan. Hep kendimi ortaya atarken yumuşak karnımı koruduğumdan. Soyunmadığımdan. Soyunsam soğursun sandığımdan. İnsanın içini kaldıran izlerle bezeli ruhumu gör istemedim. Kendim de istemedim bunu görmek. Parçalanmış bir düş yığını. Solmuş ve kararmış. 

    Ağrım azalmaya başladı -yalan- . Beynimden kalbime inen bir ılıklık ve gözlerimi yumdum. İnsanların hayatlarına başladığı saatlere giriş yapmıştık. Kederleri sunuyordum yine. Ağzımda sigara, gözlerim kısık, güneş puslu, trafik uğultulu. Kediler yerlerinden çıktı, bir iki köpeğin ezilişini görmemek için bulvara sırtımı döndüm, kulaklarımı ellerimden arta kalanlarla kapadım. Böyle geçiyor mu? Böyle kalırsam? İltihap gibi yayılıyordun içime. İçimdeki köstebeği de öldürecektin, bu iyi. 

    Şimdi çıksam şu cızırdayan fanustan sarı ve yeşile doğru koşsam. Dökülen bir şeylerin arasında daha mı mutlu olurdum. Gitmemi isteyecektin. Sınır çizmekten bahsediyordun. Kendimi bir mayına dönüştürmekte üzerime yoktu belki. Kendimden alacak bir öcüm vardı. Bir kitabın adsızlığı gibi kaldım. Binlerce olasılıkla ve yorgun. Saatler gibi sonsuz ve itlerin uykuları gibi huzursuz. Köşelerde uyuyan hep, sıcak asfalt ve soğuk gece. Hep sana döndüm, tanımadığım halde. Oturduğum anda kırılan omurgam gibi, öylece kalacağım yerimde.

    Çok sıktım dişlerimi gece boyunca. Geceleri daha bir yoksun, bunu bilmemen doğal. Şimdi bir cümle kurması çok zordur sızlayan çene kemiğim ve sızlayan kelimelerimle. Beni bıraktın mı? -bu bir soru değil, inanmak istememe cümlesi- beni bırakma -bu bir emir değil, yalvarma süreci- seni seviyorum -bunu son saniyeye saklasaydım ilk cümlede harcamak yerine belki gitmezdin- seni seviyorum, bırakma beni  -tuttuğunu varsaymaktan oldu hepsi- .  Görüyordum ki yörüngeye oturmuş onca ıvır zıvır arasında parıltısızdım. Beni sevmeni beklemiyordum, senin neyi sevdiğini bile bilmiyorum. 

    Tanrım susmak ne zor. Susturmak ne zor. Telsize karışan diğer sinyallerin arasında istediğimi senin sesinden duymayı ummak da zor. Umut ne zor, unutmak ne zor. Neler konuştum seninle hiçbiri mi önemli değil artık? Boşluğa saçılmış bir kaç özensiz cümle öbeği. Hepsi bu mu? Ayağımın altında gezinen tavus kuşuna seni gözlerimle anlatışımı da mı yok sayacaksın? Yaktığım onca sevgi sözcüğü, hiçbirini duymayacaksın. 

    Migrene dolanmış ellerimle içine düştüğüm ayna kırma krizinden kesiksiz kurtuldum. Toplama kampından fırlamış gözlerim her zamankinden de kuru. Ağlayabilmek durup dururken çıkagelen güzel bir orospu. Kalabalıkta bir görünüp bir kaybolan ışıltılı saçlar gibi. Başını çevirip sağ omzunun üzerinden bana bakmanı umuyordum. Vedalar böyle olmalı. Ben böyle istedim, olmayacağını bildiğim için. 

    Afili birkaç cümleyle bitiriveriyor kimileri hayatlarını. Ben lafı gerektiğinden fazla uzattım. Yatağımın altında sakladığım geçmişimi ve isten rengi değişmiş özlemlerimi pencereden fırlattım. Ağlamak, ne zor böyleyken. Bana bakıyor kuru dallar arasından. Kalbime sapladığım çivileri söküp bana bir de ayna tutuyorsun. Acımasızlığın doruklarından aşağıyı izlerken mutlu musun? Zehirli mantarları ezerek sana yaklaşmaya çabalıyorum. Gözlerime miras bıraktığın benzetişleri kovalıyorum.

    Son şişeyi de açıyorum şimdi, seni sevdiğim yerdi orası. Port’un oradaydım, yalnızdım, biram terliyordu. Gün batmayacak kadar güzeldi.  Yanka, sen de beni unuttun. Aklımdan geçen yüzlerce sokak isimlerinin arasında kayboldun.  Beni kemiren bu rüzgâr, bu sarhoşluk… Omzumu kavrasan hepsi geçecek. Bazen filmlerdeki gibi olur. Bazen sadece karanlıkta sigara içmek ister benim de canım. Bazen sensizlik, tam da o küfürlerin içine cuk oturur. Başka insanlara sıçrayan aklım, ağrım, kaygım… Bitmek bilmeyen bir yoksulluk içerisinde güçsüz kanatlarımı kırıyordum çırpına çırpına. Bazı şeyler sırf sana has sanıyordun, öyle değil.

    Migrene inat ağlamıştım tüm gece içime. Sözümden yeni dönmüştüm, beni kucaklarsın sanıyordum. İçimden fare ölüsü çıkmış gibi kaçıyorsun. Yapma bunu. Ellerinin telaşından anlıyorum gideceğini. Bir takımın sağlam kalmış tek kadehi gibi, senin değerini geç anlıyorum. Avucuma sığdırabildiğim kalpsizliğimi de alıp. Gidiyorum. Gitmek de zor diğer her şey gibi. Nefes almak ve unutmak. Nefes almak ve unutmak. Nefes almak ve unutmak. Kendime her baktığımda neyi unuttuğumu tekrar tekrar hatırlayarak.

KARGA KAVGASI

    Yüzüm döküldü sokaktan sokağa geçiştirirken kalbimi. Neydi? Kasımpatıydı beni oraya götüren. Yüzümü dayadım.  Yüzsüzlüğümü unutturmadı. Ayaklarımdan başlayan yağmurla bağışlandım. Hatıralarımızı öptüm, yanına döneceğim, bekle beni dedim. Mevsimden mevsime ani sekişler gibi, yanına döneceğim, tamamen yabancıyız istediğin gibi.

    Birilerinden bahsedip, acıyarak; benim omzum değmez kimsenin omzuna, orada bir boşluk var, sürekli genleşen bir şeylerle dolu bir boşluk. Sızlayan bir diş gibi kendini unutturmayışın var. Zamandan bahseder o yalnız faytoncular.  Tepeler hep yangın şimdi.

    Kimseye söylemediğim miydi sır? Senden bahsediyordum, umarak. Tanrım onu bana ver, o misketleri bile böylesine istememiştim. Kendini kanatmaya meyilli ellerim, yuvarlanan kelimelerle vedalar, hep ağzımı dolduran kanın ılıklığı gibi, akıp gitmek istiyordum.

    Uyumsuz uykularımız vardı, sen bundan gittin. Sen benim saçlarıma düşman, katilime âşık, rüyama gölgeydin; bundan gittin. Burada güvercinler havalanacak, burası öyle bir curcuna sahnesi. Ben kaçıyorum, sen olduğun yerde kalıyorsun.

    Neresi? Kuş bahçesi, çocuk sessizliğiyle iş çeviren. Kedi yalanıydı tüm bunlar, ben bunları hep bildim. Kapı arkasında gizlendiğim çaresizliğimde ve sissinin kokusunu unutamadığım şehirlerin gecelerinde. Bir silah sesi duyulurdu, dizlerimize kapanırdık.

    Nereye gittin? Hiçbir yere. Benim, üzerine hiç düşünmediğim yalanlarım vardı. Üzerine düşmekten çürüyecek yanım kalmamıştı. Sen serttin, perdelerin kocaman desenli, güllerin solgun. Atmosferin toz bahçesi, ellerin diken. Kalbin baştan sona nasır. Gözlerin kanser.

    Tanımak yoruyordu. Oraya sıkışmış bir şey gibi, gıcırdayan hep. Geceleri yankılıydık ama gündüzlerimiz küflendi. Ama hüzünlerimiz vardı, pencerelerin çürüdü. Beni kendine kinle yapıştırdın, bunu affedemedim.