LEKE

Birileri gider, biz hep mutluyuz. Hep uykusuz ve idrarımıza sinecek kadar kahveli. Gözümüzün içine kaçan dumanlardan ağlıyoruz, hepimizin ortak yalanı bu; seni seviyorum diyebiliyoruz. Ne yaptık? Serseriliği bırakamadık ne yaptıysak. Hep bir yalınayak ve isyankâr kaldık. Kim öldü? En çok kediler. Kime baksam yorgunluk bulaştırdı bana. Kim söyledi bu kısık sesli melodileri bilemedik hiç. Huzursuzluk solumaya başladık en sonunda oksijen diye. Ben gitmeyi biliyordum. Gidemeyenlere isim takıyordum, onların adı Vita. Ben gitmeyi biliyordum, beni neremden tutuyorsun? Neyin değerini bildiğimi mi soruyorsun? Şimdi de martılardan akşamüstü haberlerini dinliyoruz. Asılı kalmış hıçkırıklarını örtmez ki bunlar senin. Yüzünü örttüğünde ellerinle, geçmez ki. Akıp duran dudaklarım, kelimesiz beyaz tepeler, ezdiğin onca çiçek, gün batımı ve kuru otlar, mayıs, toprak ve iç sıkıntısı; ekim, gar ve hoş geldin. Ayaklarından dizlerine tırmanan karıncalar, kaşıntı, yanık, kesik, kabuk. Ben kalbimin dilsizliğine tercüman bir dudak bükümü bile bulamamışken, sokakta dalgalanan akordeonun sesiyle, göçümüz başladı mı? Başa dönüyor muyuz?

MANDAL

Güneşin rengini çaldığı kıyafetler gibi, kaçırıyor dudaklarının rengini ayrılık. Kim suçluydu ben damarlarına dokunurken? Yıkık bir kilise gibi ama hayli dimdik dikiliyorsun işte karşımda. Ellerim perdeli, tüneyemediğim dallardan bir dal olarak, bu senenin tüm bronz madalyalarını sana sunuyor o malum heyet. Dilinin üzerine bıraktıkları hapların ardından gözlerini yumuyorsun. Çeneni sıkıyorum, istiridye ağzının içi çoktan boşaltılmış. Bana, yaslandığım boyalı duvarları hatırlatıyorsun. Ben oysa o an, dinleniyordum azıcık. Kopardığım parmağımla karın üzerine çöp adam çiziyorum elbette. Bir de gökkuşağı. Kediye benzemeyen kediler. Susturulduk mu? Evet. Benim sana söylemediğim malum şeyler. Ne oldu, arka mahallenin çocukları büyüdü. Ne oldu? Tüm ağaçları kestiler. Ne oldu? Parçalayacak bir kuş bile kalmadı kedilere. Ne oldu? Zaten hepsi, tüm paslı kapı zilleri, tüm mermer avlular da öldüler.

KİBRİT

Ne var yani gömleğimi üzerimden atardım. Hep bir kırık sandalyelerle donatılmış loş salonlarda demsiz çaylar içerdim. Topuzsuz asaletim ve ince bileklerimle hatıralardan sekerdim. Senin olmayan şehirleri işaretlerdim haritadan. Manzaramızın atlarını tamamladık sen gidince derdim. Duvar, mecburen dinlerdi beni. Biraz kanasa ellerimiz geçecekti. Biraz düşsek belki… Düşünce geçer. Düşününce geçmiyor ama düşünce geçer. Tozlu evler ve bayat badem şekerleri. Kusursuz gülüşlü kadınların ev terliği koleksiyonları, aile albümleri, tahta bacakları kuşların göğü, bulutsuz uykusuzluklar, vicdan rahatlatıcı haplar, tolerans, zifir, telve, işlevsiz ama dekoratif onca anı. Bana çok yaşa demişti. Bir toz bulutuyla taradığım saçlarıma akrep dizmişti. Sessiz gülümsemeyi becerememiştim. Meteor düşüyordu plajlarıma. Gölgede genleşirken tenim, kime benziyordum böyle baktığımda? Sen söyle. 

MİSKET

                                                 Ne yapalım?

                                                 (Şurada bir sigara yansın.)

                                                 Ne yapalım?

                                                 (Küle dönsün o biraz.)

       Sonra tahin kokusu ile geçtiğim sokak ve sert ekmekler. Gri havalar, gar ve kişniş. Birbirine bağlanmış onca razı gelmek arasından adının baş harflerini seçmeye çalışmamdı belki en büyük saflık. Bu sabun da safmış ama bana alerji yapıyor.

                                                 Neden yazdım?

                                                 (Yazmasam susmayacaktın.)

                                                 Neden yazdım?

                                                 (Sus lütfen.)

       Sonra günler birbirini it gibi kovalıyor yokuş yukarı ve salyalı. Saat kulesinden gelen ses ve sen bunları üzerine alınacaksın kesin diyen bakışlarımın ardında gün batıyor. Orada bir deniz yok, hayır. Ben başkalarını da seviyorum zaman zaman. Bu ihanet sayılmıyor.

                                                 Nereye gidelim şimdi?

                                                 (Biraz daha kuzeye.)

                                                 Nereye gidelim şimdi?

                                                 (Soğuk yastıklar ülkesine.)

       Sonra uykusunda öldürülmüş onca aşk var. Herkes bundan habersiz. Başucumdaki tarçın kokup duruyor. Günü geçmeyen onca şey var. Mektuplar eskirdi, ortada hiç mektup yok. Dilimin değdiği pullu yalanların ve itaat. Ahengimiz bozuluyor, çöle dönüyor bahçemiz.

                                                 Neyiz biz?

                                                 (Bir avuç küf.)

                                                 Neyiz biz?

                                                 (Küfretme, dur.)

       Sonra yalan söylemeyi beceremez her göz. Şeritler boyunca akan yaşlar ve sağlı sollu göçmen tarlalar. Kibrin yaprakları dökülürken yosunlu havuzuna çocukluğun; çocuğuz, seslenenimiz yok, kayboluyoruz. Mevsimler de böyledir. Elbet biri üşürken gideceğiz. 

                                                 Neredeyiz?

                                                 (Sisten görünmeyen yüzler şehrinde.)

                                                 Neredeyiz?

                                                 (El elesizliğin başkentinin en işlek caddesinde.) 

       Sonra uzun masalarda yalnız başına yemek yiyenlerin yemeğe serptikleri öz tuzları. Sokak lambasının ışığında izlediğim yağmur ve düşündüğüm keşkesizliğim. Düzeltebilecek bir şey bulamadıkça bozuyorum kendimi. Gözlerim küskün bakıyor, kuşlar düşüyor. 

KÖPÜK

Neyden bahsediyorduk? Ağzından duman dökülüyordu. Hiç tatmadığım bir meyvenin korkusu gibiydi.  Kimden bahsettiğimi kimse bilmiyordu. Benden bahsediyordun, kendime hiç benzetemiyordum kendimi. Sabahları alelacele şekillendirilmiş gülümseyişler ve iğrenti. Kemirdikleri tırnaklarıyla özünü bulmuş elleri birbirlerinin yanaklarında gezinirken, tanrım gözlerim ağrıyor; sessizlikleri ne ışıltılı. Sustukları onca şey önce karınlarına sonra da kasıklarına inerken, göğe yükseliyor küllerim. Uçuşan onca başka bir şey anlatılmak istemiştimler ve takılıp kaldığım yangın artıkları. Kangrenin insanın iştahını kapayan rengi, dokunduğun an kopan şeyler gibi… Uzayıp giden suskunlukları paylaşıyoruz, ben başımı göğün bulutsuzluğuna dayıyorum. Alnım zonklarken kulağımdan fışkırmaya çalışan beynimin içerisinde hatırasızlığını sabitlemeye çalışıyorum. Sana her an bir başrol verebilirim. Her an öldürülebilirsin. Beni üzmemelisin. Beni üzmemelisin. Beni üzmemelisin. Kelimelerini ben seçeceğim. Beni, benim istediğim gibi seveceksin. Neyden bahsediyorduk? Ağzından utanç dökülüyordu. Hiç yatmadığım bir uykunun rüyası gibiydi.  

EVE DÖNELİM

Tezgâhtaki enginarları izleyen kedileri izledik. Bir tezgâh dönüyordu, yanlış harflere basıyorduk konuşurken. Sokak. Ben burayı sevmeyeceğim, bu hisle yıllar geçmeyecek. Hiç kışa yakışmayacak bir haykırışla patlak frenli gözlerinle çarpışmayacağım. Biri müziği kesecek, bana tanıdık geleceksin bir şeylerin dumanından. Sonra ağzından bozuk kelimeler dökülecek, kesik süt gibi. Saçlarımı seveceksin, saçlarım başka şehirde uzadı. Ben başka bir şehirde âşık olmuştum sana, ben bambaşka insanları özlüyordum oysa. Başka bir liman, hiç de tasvir edildiği gibi değil. Kulak yırtan vedaları onların gözlerinin. Ağlayan adamlar hep. Hep ağlayan adamlar. Sonra yanımdan geçen birileri sert kabuklarından bahsediyor, çıtırdıyor ayağımın altında ezgilerin ezilişleri. İçime yayılan bir şiddet ve mutluyuz işte. Burada, burası kimsesizliğin tam orta yeri. Boşalmış onca şişede kırılan ışığın zemindeki beceriksiz dansı. Başım döndüğünde tutunduğum çürük ellerin; hep başkalarına tutunmaya çalışmaktan kırılmış hayallerin, kekeme sevgi sözcüklerin… Gündüzler geçmiyordu, geceler kuru çiçek hışırtısı gibiydin rüzgârda. Garda, adımların hızlanıyordu birbiri ardına. Sanırım alışıyordum yokluğunun huzuruna. 

ACI ŞURUPLARI TÜKÜREN ÇOCUKLAR GİBİ REDDEDİYORSUN BENİ

Orada dinleniyordum, birbirimizden iki şehir gibi farklıyız. Sen haritanın göze çarpan bir köşesindesin, ben bir zamanlar bakir olan fotoğrafsızlığın hatırasıyım. Orada başımın üzerinden leylekler geçiyor, çok yolum var, ayaklarım şişiyor. Gözlerim şişiyor bazen, ağlayamadığımda kabuslarımda. Sen, şimdi biraz terli, uyuyorsundur. Duvarların bana ne uzak. Bana ne uzak tahmin bile edemediğim soluğun, sıcak. Arka arkaya yakılmış sigaralar ve nefessizlik geceleri. Geceleri daha güzelsin belki, belki sevmemek lazımdır seni. Seni anlatıyorlardı, hiç sormuyordum üstelik. Seni anlatıyorlardı, bir modası geçmiş tanrıymışsın gibi. Hiç sormuyordum nereye gömüldüğünü. Pencerede bıraktığım iz, kollarımdaki güneş lekeleri, kaşıntı, kuruntu, huzursuzluk, nem, inanç, uyku, kabus, geyik çıkabilir, yağmur ve sis. Geçer gider miyiz bir gün tüm bunlardan dedim kendime. Kendimi seğiren göz kapaklarımla susturarak derin derin iç çektim. Kucağımda başkalarının çocuklarını büyütüyordum.  Benim de yüküm buydu. Hep gitsinler diye. Hep gitsinler diye. Hep gitsinler diye seviyordum. Kim var orada bakışları ve olsa olsa rüzgardır umutsuzluğu. Yalnızlık insana nasıl yapışıyor biliyor musun? Uykuyu reddettiğin gecelerde. Yoksa, yok bir el ellerini kavrayan tüm dünyanın hissizleştiği gecelerde. Damarların bile seni terk edecek gibi sanki. Sanki göğsümden boğazıma tırmanan sinsi solucanlar gibi, öldürecektir bir gün tüm bu kaygılar hepimizi. Kabaran kelimeler ve kuru gürültü. Sararmış akları gözlerin ve tahammülsüzlük. Şefkatten bahseden mektuplar da ıslak şimdi. Beynimi bozguna uğratan bir matkap sesi gibi seni sevdiğimi inkar etmeye çalışmak. İnkar ve itaat ile kaynatılmış onca hissizlik. Tarçın kokmaz ki çürüyen aşklar. Öyle toza bürünmüş, öyle bırak, rahat uyusun çocukluğun. Üzerini örttüğün an uyanacak belli ki. Belli ki reçine kokusu ve küf ile geçiyor yıllar. Ah senin, kelimelerin de çürüdüğünde… Ah senin, ellerine yosunlu havuzların hüznü çöktüğünde… Ah senin, kimsesizliğin açtığında kanatlarını uçabilmeyi hatırlamak için… Bana sesleneceksin, birbirimizden iki şehir gibi farklıyız. Sen zamanın küle dönüştürdüğü bir ormansın, ben bir zamanlar doldurulmamış sakin sahil. 

PORT

      Beni dengeleyen ellerin gitti diye, hep bu yüzden belki, vuruyorum kendimi sözlerinin sivri köşelerine. Köpek gibi sezdiğim onca şey vardı ve şimdi sana inanmak mı lazım? Her şeyi; içimde çalan dev davulları, çığlık atan kuşları, yokuştan yuvarlanan kâbusları susturup, sana inanmak mı lazım? Ellerinin gözlerime attığı düğüm ve onca kamaşmış gerçeklik varken söyle! Neye inanayım? Sarı brandaların altında kaçamak bakışlarını yakaladığım mevsim geçişi sağanaklarına mı? Suyla arınmayan kelimelerine ve kelimelerine saçlarını döken zavallı ve sevgisiz birilerine. Birilerine işte. Başka birilerine mi inanayım? Kimi sevdiğimi karıştırdığımda, tüm sesler aynı. Tüm sesler aynı tanrım, bana neden huzur hırsızları bağışladın? Seni birine benzetiyorum böyle soluyorken çiçekler. Hepsi ayakta, hepsi nefretle yüzünü benden çevirmiş. Ellerime yığdığın aşk leşleri ve kibir. Ellerimi ellerinden iyi kim tanıyabilir? Boğulurken yılların okyanusunda, yolların en kayganıdır senin sözcüklerin. Önce bir savruluyorum. Önce bir savruluyorum fotoğrafların anlamsızlığına, neye çarpsa durur hıçkırıklarım? Seni birine benzetiyorum böyle sürünüyorken günler birbiri ardına. Ağdalı iç çekişlerin ve damarların, ne zaman gidecekler? Tüm kaçış biletlerimi uçak yapıp pencereden savuruyorsun. Orada raylar yok, o başka bir hikâyeydi. Orada ne adını bildiğim ağaçlar, ne de hangi sigarayı içtiğimi bilen bakkallar; o, başka bir hikâyeydi. Kaldığımız yerden devam edemeyeceğimiz bir hikâyeydi, hep geriye gidip hatırlamak zorunda kaldığımız. Tüm acıları tekrar tekrar çekerdik. Ağladığımda yarım kalırdım. Kitaplar en çok ayrılıklarda dağılır. Paylaşamadığımız onca toz varken, bizim biraz gün ışığına ihtiyacımız vardı. Senin biraz yastığını yüzüme bastırmana, benim biraz tırnaklarımı uzatmama ihtiyacımız vardı. O başka bir hikâyeydi, iyiydi. Duvarların rengini anlatıp dururdu, hiçbirini hatırlamıyorum. Gözleri ihanet ne renkse o renkti. Dudakları yalandan dökülecekti.  Susmasam, zehrim şehri ele geçirecekti. Gidilmiyor ama. Ama gidilmiyor işte, otogarlar hep vazgeçişlerden geçişler için çok uzak.  Seni birine benzetiyorum böyle dalgalanıyorken şehirler. Orada eski evler vardı, hiçbirinin kapısından içeri ayak basamayacağımız. Üç beş sebze, üç beş gülücükle sevimli kılınmış tezgâhlar vardı. Yalancıydı, onu da sevemezdim. Düzenlenmiş onca şeyin arasında nasıl da dağınıktı. Fikirleri bile yalandan örülmüştü ama ben seni birine benzetiyorum. Limandan rüzgâr esmeye başladığında, biraz ürperip sadece seni düşündüğüm anlara benziyorsun. Aklımdan attığım onca yığın; kulağıma fısıldanmış küfürler yığını. Sadece seni düşündüğüm anlar diyorum. Yani sokaktan geçmiyorken arabalar. Gün batıyorken yani, ellerimi sana bağlamaya çalışırken. Sana, tanımlayamadığım boşluğuna. Oysa benden mektup beklermiş birileri. Ben şarap aldım, dönüyorum. Kedi sevdim, çiçek kokladım, denize baktım. Baktım, seni birine benzetiyorum. Herkes gitsin, önemli değil. Zaten beni neden sevmişlerdi hiç anlamıyorum. Ama sen biraz dur, her partide evi en son terk eden biri bulunur. Sen dur, yokluğunun sığabileceği bir yatak bulamıyorum.

PUDRA

      Son kullanma tarihi geçmiş düşlerin ve geriye kalan her şeyin de gerisinde; sana el sallıyorum, beş parmağım ve bir kırgınlığım var. Her şeye bulaşmıştır biraz başkasının mimikleri, biraz kesilmiş ağaçların taze kokusu. Kime baksam bir geçmiş görüyorum, kime baksam oraya buraya sıçramış tutunmaya çabalayışları onların. Bense tutunamıyorum, seni bırakamadığımdan.

      Sebebim çok oluyor kendimi parçalara bölmek istediğimde; inkâr etmeye yeltenemiyorum beni sevmediğini. Uzayan gecelerde saklambaç oynayan yeni âşık çocukların üzerinde gölgemiz geziniyor; yalnızız biz patlak yıldızlar kadar. Onlar diliyor, biz gülüyoruz dişsiz.

      Kırık kadehlerin üzerinden kendime yürürken, en çok da yanılmış olmayı dilemek… Kendime tosladığım terli sabahlar, kendimi zorladığım alış artık bunlara geceleri geçiyor sayfa sayfa. Yoksunluğun takvimini icat ediyorum böyle gecelerde. Ellerini icat ediyorum, beni sen öldür diye.

      Oturup yokluğunun köşesinden bir ısırık alıyorum, sanki yüz yıl kemirsem bitmeyecek gibi. Kanıyorum, korkmadan. Korkarsam elimi bırakırsın. Beni yokluğuna hazırlarsın, çünkü tüm iyi adamlar bunu yapar gitmeyi düşlerken.

      Sinsi sinsi gözlerimin göğünde süzülen pek zararlı gazlar gibi, ağlamak gelir, geldi mi gitmez. Bitmez yatıya kaldığı eziyet geceleri yanılgıların. Boş sokakta inler kapanan kepenklerin sesi. Akşam oldu, akşam oldu. Akşam oldu, akşam oldu; eve dönmen lazım, bana dönmen lazım.

      Sana tutuşturulmuş sayfalar, kemirilmiş kalemler, tavşan uykuları ve keder biriktiriyordum. Şurada bir yerde. Şurada bir yerde, bir kolum vardı, yokluğunun yetim gibi yapıştığı, kangren. Şurada bir yerde. Şurada bir yerde, bir sesim vardı, ismini hiç duymadığın bir gezegen.

      Süzülen bir tüy gibi pis ve işlevsiziz. Onlar bizi güzel sanıyor, afili düşelim. Tüm bu görünenler yalnızlıklarımızın çok sevimsiz reprodüksiyonları. Herkes birbirimiz için ölüyoruz sansın, bırak! Söylemeyelim. Kimse defalarca öldürüldüğümüzü bilmesin.

Düşüyoruz, bir dal bul da tutunalım.

Bir fala inanalım ya da,

Umudumuz olsun en azından,

Yoksa düşlerimi parçalayacağım.

Düşüyoruz, bir şey uydur, inanalım.