Biz kimiz ki, üç beş dibi şekerli fincan kadarız.

Bizde rüzgâr yara açıyor, trenler bileğimizi kesiyor.

Âşık değilse insan, nasıl da rahat konuşuyor.

Sonra oradan, o karanlık köşeden durmadan,

Durmadan, bana bakıyor.

Sigaramı tam söndüremiyorum, hüznüm tütüyor.

Burnum patlamak üzere olan bir nar tomurcuğudur şimdi,

Herkes bilecek biçimsiz hikâyelerimi.

Kana duyduğum hasreti ve kendimden yarattığım küçük ve sevimsiz

Canavarları,

Avcıları,

Acıları,

Bilecek herkes neden yankılandığımı.

Kendimi nereye sürüklersem,

Sürünen kediler;

Peşlerinde sidikleri, salyangoz izleri gibi.

Öyle ölü arkadaşlar, öyle derin vicdan geceleri.

Ölüydü ama ince bir zevke sahipti.

Doğası bozuldu şimdi.

Biz kimiz ki, yalnızlık bile yaklaşmaz bize geceleri.

Seni kaybedeceğimi hep biliyordum,

Hep bir kucaklaşmaya az bir vakit kala.

Kapıyı duymayacak kadar huzura boğulduğumda,

Gelmiş olmanın ne anlamı kalacak?

MAYIS – PETEK – KAKTÜS

    Hepsi birden ötmeye başlıyor, ben tam sana aşktan bahsediyordum. Doğanın en geveze günündeyiz, yaz ensemden akıyor. Gün batımına karşı, limanda tokuşmuyor şişelerimiz, ellerimiz tutuşmuyor. Durmadan gemilere bakıyorsun ama kaçmana izin vermeyeceğim.

    Bana söyleyemediklerinin naftalin kokusunda biraz mide bulantısı biraz baş ağrısı sıkışmış. Uçuşmayan ne kadar kelebek varsa hep sıkı sıkıya kapalı dudakların yüzünden. Sevdiğim, görüşmeyeli eskimişsin. Gözlerinden fışkıran seni seviyorumlar kırışmış.

    Ayrıca o şarkılar da kahrolsun, bana kimi sevdiğimi unutturdular. Bana hangi histen kaçtığımı, kendimi neresine saklayabileceğimi kimsesizliklerin. Kimi kimsesi olmayanların kendilerine yaslanmaları gibi, güneş batıyor. Sen hala gemilere bakıyorsun.

    O adalarda başka hatıralar var. Senin ellerinin dokunmadığı ağaçlarla çevrili bahçelerde başkaları gülüşüyor. Sen kendine bir mektup yazmışsın, imzanı da avucuma bırakmışsın. Ne mi yaptım? Martıları saydım. Kurbağadan korktum, susadım, seni unutmayı denedim.

    Seni uyutmayı denedim kesintisiz kelimelerimle. Belki gidişin ertelenir. Belki düşün uzun sürer. Belki bir kâbusun korkusunu atamazsın uyanır uyanmaz üzerinden. O gemi de seni almadan gider. Ezip ellerinin öfkesini hep bir kayaya çarptığım ayaklarımla, kibrini tekmelerim.

    Ben bu kirpikleri ve kelimesiz galibiyetleri başka bir ülkeden getirdim, sen daha konuşmayı bile sökmemiştin derim. Hangi harfi sırtıma saplayıp gidebileceğini düşünüyordun ki derim. Tırnaklarım anılarımız kadar körelmiş olsa da, sende derin bir iz bırakırım derim.

    Ve sen baş ağrıtan lambaların ışığında; sandığından daha sandık lekeli, daha lime lime… Yangından yeni çıkmış tepeler gibi çıplak ve kimsesizsin.  Kediler titrerken uykularında, seni hangi günde unuttuğumu bulmak için sensiz gideceğim.  Sen de hangi devirden kaldığını bile hatırlayamadığın dürbününle, gelip geçen gemileri izle. 

KÜKÜRT – YOSUN – RÜYA

    Bakışların aklımı kaçırıyordu.  Göz kapakların uçuşan yalanlarını sabitlemeye yetmiyor. Ama inanmak, masadaki plastik çiçeğin üzerine eğilip, çok güzel kokuyorlar demek gibi.  Birinin ellerini sahiplenmek gibi. Kendini buladığın çamuru, mayıs yağmuru sanmak gibi.  Hep bir şey gibiydin işte, aslını öğrenmeye çekindiğim.

    Sırtım kanıyor dokunduğunda bana. Senden kaçsam nereye gidebilirim? Yine kendine kızan ihtiyarların arasından, küfürsüz geçiyorum.

    Öyle sabuna suya dokunmadan, teması zayıflık sayan, kendi ellerinin becerisinden bir tanrıdan korkar gibi korkan… Herkes bir savaşa girmekten korkarak dokunurdu birbirine. Çok çocuk kırgınlıklarımız vardı. Bir uçağı sahiplenmemişimiz yoktu aramızda. Hep gitmek istiyorduk, çok bildiğimiz yerlere. Bildiğimiz yerlere; hep fotoğraflarından ezberlediğimiz. 

    Yatıp, kalpsizliklerimizi dinliyorduk birbirimizin. O derin yankısızlığında, seni seviyorum bile duyduğunu uydurmuştu kulaklarım.

    Büyük, kırmızı bir bavulum vardı. İçine sığdıramadığım onca şey ve nereye gitsem bir eksiklik, bir eskimişlik. Kurtuldum sonunda. Kurtuldum sonunda. Kurtuldum sonunda. Yapıştığı yerden kurtaramadığım ellerim ve gözlerim. Hepsi senin olsun.  Bir kalpten başka bir kalbe taşınırken, gözlerine sığdıramadığın az eskimiş seni seviyorumlar gibi, hepsi senin olsun.

    Bir aşığa fazla gelir tüm bu notalar. Bence artık yalnızca, kimsesizlikte anılan bir adın vardır; sisli mayıs sabahlarına uyandığını sandığın zifir kasım gecelerinde.

    Öyle sessiz baktım ama siz beni gördünüz. Sarmaşıkların dibinde serçeler vardı ve ıslak meyve sandıkları. Ayaklarınız yanmıştı. gözlerinizde karbon karalığı, yine de beni gördünüz. Evime kuru dallar taşıyordum; yapacağım yuvada günü geldiğinde kendimi ateşe verebilmek için. Yumurtalarımda kibirli benekler; yani senin parmak izlerin.

    Sende tavus kuşu yalnızlığı var, kırmızı bir leğenden su içen.  Sidik kokar o bahçelerin kenarlarında gözleri kanlı deliler.

    Bana bağırıyorsun, bilsen çok uzaktayım. Beton bahçelerde kanayan çocuk dizlerinde ve bir evin mutfağında uğuldayan radyonun sesinde. Kendini mutlu sonlu masalların göllerinde boğan adamlar ve o adamları sabır içinde bekleyen kadınlar. Ben komşusuyum tüm bu kimsesizliklerin. Bir elma şekerini bitirmeye çalışırken yapış yapış ellerimle senin kirpiklerine dokunmuş gibiyim.

    Birbirimize açık değildi koynumuz. Bu yüzden hep kaçıyorduk kendi boşluklarımıza, gece olup da aşkın atlıları sokağı nal sesine boğduğunda.

UMUMİ KÜFÜR

    Onlar artık başka şehirlerin insanları oldular. Ben, sözlerini anımsayamadığım bir şarkıya yaslandım. Sislerin arasında ne güzelsin. Seni kaybedeceğime nasıl da eminim. Tene sapladığın her hilenin acısında… Ve biliyorsun, ağzımı açıp neden diye sormak da hiç yakışmıyordu bana.

    Kelimelerimi bozup bozguna uğratıyorsun beni. Tüm imlamı alt üst ediyorsun. Altı üstü kimsesiz pul koleksiyonlarında memleketsizliklerin, büyüteçle birbirimizi arar olmuştuk. Kime zararımız dokunmuş olabilirdi ki gitmekle lanetlenmiştik?

    Sana şiir okur, ellerini koklardım. Gözlerinin çöllerinden geçen develeri ve biriktirdiğin kini öperdim. Tüm kimsesizliğimle kucaklardım duvara yansıyan gölgeni. Sevdiğim çocukların adsızlığını anlatırdım sana. Bu, geceler boyu sürerdi.

    Tırnağının yüzümde bıraktığı iz bile gitti sonra. Saçlarıma sinen dumanın ve başkalarına olan inançsızlığım da gitti. Daha önce hiç izleyemediğim bir sirkin ortasında kalakaldım hayretler içerisinde. İçerisinde infilak barındıran gecelere uyudum.

    Yolculuğa geç kalınmış sabahlara uyandım. Oysa hep topluydu bavullarım. Oysa hep toktum bu yalanlara. Filmlere mi ağlayayım? Oysa işitmiyorsun bile artık beni. Artık çok geç, geç kaldık diyebilmemiz için bile.

    Sana kırılıyorum, rüzgâr esmesin. Sarhoşluğa bile bir sebep bulunamayan gecelere hapsoluyorum. O katırtırnakları bile soluyor, sen bunları bilmezsin. Ben sadece oradan geçiyordum, nerede olduğunu unuttuğum yerlerden.

    Nerede olduğunu bile bilmediğim ellerinden su içiyordum. Bunlar hep rüya, diyorsun. Kimse benzemiyor ama benim pazar sabahlarım. Hep çok erken gidiyorsun. Hep çok erken karar verilmiş bir intihar, hep çok erken doğurulmuş aşklar…

    Pencerelerine yaslanıyorum, düşmeyeceğim. Bunlar çok geçmişin sararmış korkuları. Şimdi adam akıllı deliriyorum, görsen inanmazsın. Görsen, tanımazsın belki. Acemi rujlar ve yapay kibir. Çok uzak akrabalar gibi bana benzemiyorken hiçbir hücresi bu fikirlerimin…

    Sana etimi sıkıştıran bir yalanı haykırıyorum. Damarlarına dayayıp kulağımı, geçen trenleri dinliyorum. Beni de götür. Beni de götür. Beni de götür! Artık ne kendimden, ne saçlarıma yapışan ellerinden, ne yıkılan ağaçların gölgesinden, ne de kimsesizliğimden korkmuyorum. 

YEŞİL GÖZLÜ DALGALAR

    Mavi jantlarıyla gri uçuruma yuvarlanan bir araba kadar gürültülü, parlak ve kendine hastın. Kendimeydi kastım, yoksa neden seveyim seni?

    Şeffaf kadınların ettiği hüzünlü dualar gibiydin. Elleri yüzlerinde; elleri yüzlerinde, yüzlerine kimse bakmaz onların çünkü.

    Hala olduğum yerde sallanıyorum, daha derine gömmelisin beni. Daha toprak gözlerine, katil ellerinin çizgilerine.

    Bana öpücüklerimi ve elbette sana sarılmaktan çürüyen kollarımı; huzursuzluklarımı ve dudaklarımı hiç değdirmediğim zarflarımı geri vermeliydin.

    Yanında benden bir şeyler götürüyorsun her gelişinde. Gülüşümü götürüyorsun, umudumu götürüyorsun, seni sevdiğim geceleri götürüyorsun.

    Kabını da çürüten bir ruhum var ama seni seviyordum.  Paslı kelimelerini sevdiğim! Ellerinin uçurtmalara dolandığım!  Gözlerine atlı manzaralar yüklediğim! Neden gidiyorsun?

    Neden karışsın bizim paslanmış seni sevmiştimlerimize tanrı? Neden bedel ödüyoruz? Bana cevap ver! Neden susuyorsun?

    Bazen çok bağırıyor o kargalar hani… Bazen cevizim ya hani ellerini boyayan… Bazen çok yalnızım, başkalarını bile seviyorum. Bazen, ölseler dediklerimi bile… Bazen, kediler bile kaçıyor benden.

    Ve sen çocuk! Asla bunu bir özellik olarak taşıyamayacaksın üzerinde. Çünkü herkesi ağlarken gördüm ben.

BENİ ARKA BAHÇENDE BESLE

    İyiyim, yalan söylemeyeceğim. Sen beni öp, ben dişlerinin peşinden gelirim. Uçamayacağımız kadar sıcak bir gecesinde mevsimin, sevinçlerine dolanır sendelerim. Bana tüm bu paylaşma saçmalıklarını ve kuru inancı yutturan ellerine yaslanırım.

   Beni taşımak, boş bir büyük poşeti taşımak gibidir; bir süre sonra gevşeyecek beni kavrayan ellerin.

   Sonra bana bir başka şehir adı uydur. Bir başka masal olsun, ben yine uyurum.

   Öyle bakıyor, korktuğundan. Hepsi korkuyordu, yadırgamıyorum.

   Beni küfürlerinle sevsen, kim utanır? Hep aynı kadehi kullanırım, bir alışkanlık kazanırım yokluğunu da kabullenen. Zaten en güzeli, kabullenebilmektir gittiklerinde bıraktıkları sinsi sinsi çınlayan yeri.

   Beni çok sev, yoksa katili olacağım kendi düşkün dizlerimin. Dizelerimin altını çizecek kalem bulamayacağım çekmecelerinde bu pis evrenin. Beni çok sev, yoksa hararetli cümlelerinde havalanan o güzel kaşlarını patlatacağım.

   Ben kimi sevsem ısırıyor zaten. Ben kimi sevsem karıncalı. Kırçıllı. Denize açılırız olmadı, orada kaçamazsın. Orada kaçamam sandıklarından bir bahanem olur gitmemek için. Yoksa biliyorsun, her kirpiğimden bir tren geçer.

   Sana neden yalan söyleyeyim kollarının yapışkan akşamlarına teslim olmuşken?  Sana neden yalan söyleyeyim, yoksun bile.

   Kibrimi üç kuruşluk çürük kibritleriyle tutuşturdum bazı eksik şehirlerin, hangi mezarlıklarına gömeyim gerçekleşmeyecek dileklerin fitillerini?

   Beni bahçe kapısında karşılayan bakışların vardı, bak bunlar da benim hayallerim. Pencerelerinden soğuk sızardı, romatizma sızlardı. Biz yaşımızdan yaşlıydık ve aşk da bize kamçıydı.

   Yoksa neden kekik kokusunda gezinmiyoruz bazı şarkıların. Bazı şiirlere taş atıp kaçmıyoruz?

   Hep bir yokum, hep kendimi gizlediğim küvette ölü bulunuyorum.

   Hep bir yalancısın mutlu toplulukların topuk diplerinde ama yalan söylemeyeceğim, iyiyim.

KURTLU KİRAZ

    Bacaklarım donuyordu, aşktan hissetmiyordum. Oysa o, salyangozları ezmeden sessiz ve sakin yürüyecek kadar aklı başındaydı. Gecenin ileri bir saatinde yalnız olduğumu fark ettiğimde yalana inanmaya devam etmekten başka çarem kalmamıştı. Hem ne vardı ki, herkes sevildiğini umarak yaşıyordu.

   Yürümekte zorlanacak kadar şişkin, ellerine bile bakılamayacak kadar çirkindi kâbuslarımın jönleri.

   İncir ağacı yeşil kokar. Başımı kokunun geldiği yöne, sola çeviriyorum. Bir harabenin içerisinden fışkırmış ağacı göreceğime nasıl da eminim. Burnum, çocukluğumun kokularını ne zaman unuttu ki? Koordinatımı karıştırsam iyi, zaman da karışıyor. Ve bir merdiven, beni gideceğim yere yakınlaştıracak, önümde uzayıp gidiyor. Bir sokak ki çok belli, bu sokakta kimse âşık değil. Nasıl temiz, nasıl da düzenli. Aşk, insanı talan eder çünkü. Çünkü insan içinde tutmayı hiç öğrenemedi hislerini. Annesini gördüğünde bağırmaya başlayan yavru kediler gibi. En çok sevdiğim curcunaydı bu. Sonra yıpranmayalım diye betona buladılar bizi. 

    Yoğurt kabıyla suladı çiçekleri kadın, çok acemi. Zemine düşmeden dağılan damlalardan pek de kaçışamadı karıncalar. Zamanım kısıtlıydı, yoksa sana yeniden âşık olacaktım. Geçtiğimiz sokaklardan geçecektim. Tam burada diyecektim, tam burada seni öpmüştüm, gözlerim bileylenmişti.

    Ve sonra gürüldemeden gök, yağmur indi. Yüzünü hatırlamaya çalıştım, eskimiş bir şeyleri yeniden sevmeyi denedim. Derimin en inceldiği yerde, aşkın sivri dişlerini hissettim. İnsanı korkutan ve arındıran bir çaresizliğin içerisine düştüm. Kısa kısa yankılandım.  Pembe çiçekler, kırmızı çiçekler, aydınlığını hüzünle gölgelemiş yalnızların sarı brandalı balkonları. Kendime tek kelime etmeden birbirine yaslanmış evlerle çevrili avlularından geçtim bilinçsizliğin. Kokuna çıkmıyordu hiçbir sokak. Belki alnımıza yazılmış adresleri, bir esnafa sorarsak…

    Paskalyadan kalma çürük yumurtaların renkleri gibi, dönüyor başım, maviye mi düşmeli bilemiyorum.  Yanımda duruyor, bana bakıyor mudur? Rüzgârı bile dokunmuyor bana. Beni öyle bir geride bırakmış. 

ALÇAK O TERASLAR

Oturup bir mayıs daha bitmeden,

Hatırası çok olan mevsimlerden geçerken,

Sen de çok oldun artık, gitsen iyi olurdu diyorum.

Unuturum belki, unutursam geri dönersin.

Kendini hatırlatmaktan büyük hazlar duyarcasına,

Cama çarpıp duruyorsun;

Şapşal!

Ben kiminle ne içiyorsam, hep bir başkaları var.

Hep bir başkalarının omzu açık,

Benim bezgin dertlerime.

Annemden ne kadar da güzel bir çocuk olduğunu dinliyorum,

Saçlarını ve bakışlarını.

Annelerin bir köşede unutulmuş alyansları…

Kimse yok ki!

Kimse yok ki, kimin gitmesini bekliyoruz ağlamak için?

Öyle bir mevsim, sigara bile tatsız geliyor,

Polen, çimen ve toprak,

Belki bazı güzel anıları tekrar tekrar hatırlayarak.

Birileri giderdi, ben de giderdim.

Kim bekçi kalıyor şimdi şehirlere?

Oradan tren geçer, pencereleri kapat,

Burada sirenler ve aniden beliren hayali pelerinliler,

Birbiriyle kavga eden kargalar, alçak uçuşlar…

Uçaklar geçiyor, başım dönüyor.

Döner mi?

Hiç sanmıyorum.

Yine petunya, yine ölü tavşanları çocukluğun,

Yine avaz, yine kâbus, yine tüy kaplı yılanlar.

Daha çok iz bırakmadan birileri üzerimde,

Önem verdiğim herkesin üzerine,

Eze eze kelimeleri ağzımda, ettiğim yeminler.

Hep bir bu sefer farkındayım,

Hep bir bu sefer kabullendimler.

Bu sefer belki farksız olur,

Ne de olsa üzerine konuşmak istemediklerimi yazıyordum.

BİR BALKONUN KÖŞESİNDE UNUTULMUŞSUN ÇOCUK, GÜNEŞ ÇALMIŞ RENGİNİ

    Bir yangın dalgalanıyor, dalgın dalgın izliyorsun. Su sızdırmaz gözlerimde gezinen denizanalarından da sanırım iğreniyorsun; ama ben sana yalan söylemeyeceğim. Şu uğuldayan müziği de sevmedim,  şimdi gidebilirim. Ben daha gitmeden aramıza sokuşturduğun o paravanın yerini değiştirebilirsin.  En başına dönemeyeceğimiz bir yere sıkışmışızdır belki. Belki canımı yakman lazımdır beni oradan çıkartmak için. İstersen ile başlayan cümlelerle geceye başlayabilirim; sen bir kahraman değilmişsin. Geceyi, başını pencereye çevirip bitirebilirsin, elinden şefkat akmayacak kadar bencilsin.

İnsan da oksitlenir.

    Bazı ayrılıklarda evi talan edip gidersin; bazı ayrılıklarda toparlayıp evleri; ocağın üzerinde birkaç tencere bırakıp, içleri dolu… Hepsini seversin. Hepsini seversin. Hepsini günün öğle saatlerinde ve çok geride kalmış bir gülümseyişin sigarayla sepialanmış utangaç davetkârlığında… Hepsini seversin, sevmek yalnızların işi. Bazı ayrılıklar da her ayrılıkla aynı işte. Adamlar da aynı geri geri giden adımlar da aynı. Hırpalanmış hiçbir hisse üvey ana bile olamıyoruz. Olamıyoruz, biliyorum. Kabullenmek de bir seyahat; bu zaman alıyor. Bu, zaman alıyor; bir klişe olarak ağaçlar geçiyor sağlı sollu. İçtiğin çaylar mideni kaynatıyor. Yol boyu…  Bir yerlere varamayacağını bilerek işte, bir kimsesizliği bırakıp başka bir kimsesizliğin kayalık omuzlarına yaslanarak; gözlerinden yaş akıtarak, sözlerinden yas akıtarak; kabullenmek de sızlayan bir cerahat.  

Kuşkulara gebe, kuşlara gece, veda hutbelerine hece de değildik.

    Sonra o çok sevdiğim gözlerinde bir ihanetin fragmanı dönmeye başlıyor. Biraz geri çekilsem, perdenin arkasına gizlediğin acizliğinin ayaklarını görebileceğim. Seni seviyordum diyordum rüyamda, yüzünü karalamaktan eskittiğim bir fotoğrafına.  Bana ellerini bıraksan ne olurdu sanki? Bana kollarının içlerini bıraksan; biraz pudralı huzur. Sararmış bir akşam göğü gibi üzerime yokluğun serpilirken, şehri deprem korkusu saracaktır elbette. Kimse de dönüp bakmaz gözlerimin ferini çaldığın harap yüzüme.

Kanımı donduruyor soğuk hava deposu kalbin.

    Takılı kaldığım kelimelerden şiirler yazıyorum parçalanmış mektupların mürekkep ve neden beni sevmiyorsun bulaşmamış kısımlarına. Kulağımda izi kalmış bir sessizliğin bile yok şimdi. İskeletimi geride bırakmış gibi, tüm iç organlarım sökülüp atılmış gibi; bomboşum. Kötü günlerin nasıl unutulduğunu unuttum. Ve petunyalara ne sıklıkla su verildiği gibi basit şeyleri de, burnun yüzüme değdiğinde hissettiklerimi de unuttum. Bulanık gözlerime kapadığım ellerime ellerin dokunmuştu, ağlayamam böyle. Böyle başlayan gecelerde hatıralarım karışır; başka başka insanlara duyduğum öfkeler çakışır. Alnım kırışır. Ama sonunda yokluğunun inkâr edilemeyecek gerçekliğine de alışılır.