DALLARIN BİRBİRİNE DÜŞMAN TOMURCUKLAR DOĞURDU GÜNEŞİ GÖRÜNCE

   Bir alarm başladı sokağın diğer ucundan. Bir telefon çaldı, aynı anda. Bunlar duymak istediğim kelimeler değil. Bunlar, sabırla öpmeyi beklediğim bir ağızdan çıkmıyor.

   Kalbin, keşfedileli çok olmuş bir kara parçası; üzerinde tabiata dair hiçbir güzelliğin barındırılmadığı. Ruhunun ışıltısı neon bir tabela aslında.

   Ters yönlere gidelim, çok çirkinim. Günleri ve ezgileri karıştırıyorum; sanırım öleceğim. Hayallerim büyüdü, ellerim küçüldü. Yetemiyorum, yetemiyorum… Ters yönlere gidelim.

   Beni ne de çok sevmediğin gösteriliyormuş büyülü göz çukurlarının sinema salonlarında. Ben de tam seni öldürmeyi düşünüyordum ki sen önce davrandın. Kalbim ne keriz.

   Bana uçurumları vaat eden ellerinin ayasında hangi gerçeği gizlediğini kurcalamak bana düşmez. O kangren kuşlar attığım lokmalara üşüşmez.

   Ne çok gülmüştüm, hep içimden. Hep içimden seni sevdiğimi tekrarlıyordum. Hep içimden geçenleri kovalıyordum aksi bir köpek gibi. Yoksa gidecektin, biliyordum.

   Kestanelerle taçlandırılmış bir sokaktan geçiyorum, bu ilk değil. Kedilerin bile ıslandığı bir yağmur düşün, ne feci.  Ben yalnızım ve bilmiyorum bu insanlar kimi sevdiklerini sanıyorlar.

   Onca yapay sözcüğü boyadım, yine de gerçekçi durmadılar. Çayırlarımın atları bile soldu, güneşimi kesen duvarların yıkılmadılar. Bana hızlı yayılan bir acı bıraktın ve bunun kökünü bulamadılar.

   Sana; bensiz çıkacağın seyahatlerin için bir anı defteri, dağınık kalemlerini bir arada tutabilmen için desenli kumaşlar, belki hatırlamak istersin diye bir tutam saç miras kalacak. Sevgiler de ölür çünkü kopuşlar mevsim değişimine denk geldiğinde.

BİR ÇİZGİ FİLMDEN ANIMSIYORUM GÜLÜMSEYEN ELLERİNİ

Birbirimizden kurtulduk bulutlara şükür.

Itır kokan bir düşü paylaştım sabaha kadar kendimle.

Şimdi manzarası ne güzel deniz kenarlarının.

Ben oraya gelmedim bile bile.

Ben oraya gelmedim, orası yeni kabuk bağlamış.

Ben burada gereksiz bir kalabalıkta,

Dolmabahçe’de maç dağılmış gibi tıpkı,

Belki sen bile yoksundur isli geçmişimde.

Biraz fotoğraflara baktım – hiçbirinde olmadığın-

Bir pazar yerine sığındım.

Sesim çirkin, dilenemem de.

Neye inanacağımı da bilemez oldum şimdi.

Oturdum düğüm atmayı öğrendim,

Koparsam senden, hataya bağlayacağım kendimi.

Saçlarımı topladım, demek ki çok zaman geçmiş.

Geçmişi özledim, insan neyi özleyebilir ki başka?

İnsan başka nereye kaçabilir?

Filikaların da batıyor.

Yüzlerce kılçık boğazıma takılmış gibi,

Tam da seni sevdiğimi söyleyecekken…

Belki beni bir gün doğumuna, sırtında taşıman gerekecekti.

Aslında sarılman yeterli gelecekti.

Oysa ne güzel bir mevsim,  parklarda yavru kediler.

Ne güzel mevsim, çiçekler ve tüfekler.

Ayrılık aslında kötü bir zamanlama meselesi,

Ve tadımı kaçırıyor, korktuğum şiirin başıma gelmesi.

LAFI UZATACAĞIM, UZAN İSTERSEN

Öyle bir hale geldi ki içim, yazsam da susmaz artık.

Gece mavisi dişlerini söküyorum, hayır onlar senin dikişlerin aptal.

Bu da öpmeyi unuttuğun boynum, bir neşterle yokluğun yüzüme vurulmuş.

Bu da bir dilek havuzu değil aslında, seni dilemekten çekinmiyorum oysa.

Kilitli kilisede ne düşündüysem, eski oda şurada mıydı yoksa burada mıydı aklıma gelmiyor.

Mumların bedeli yok, bazı susmuşlukların da günsüzlüğü gibi.

Kibir, yatağın altında gizlediğim bir canavar.

Bu sokağı bir başkası da seviyor.

Bazen sevgilerde çok yalnızım.

Bazen çok yalnızım, kendi elimi tutuyorum.

Öyle yol kenarında kendi kafasında salınan gelincikler gibi.

Bir şey gibi bu şeyler hep, ne olduklarını tam çıkartamıyorum.

İnsan bazen hangi sahnede ağlayacağına karar veremiyor.

Bir de bakıyorsun yazılar akmaya başlıyor.

Aklımdan geçenleri mektuplara da öylece dökemedim, annem temizlik hastası.

Çiçekler çoğaldı ve kediler gitti.

Mimoza, sen nasıl da kendine has bir gezengensin vazoda.

Dirsekleri birbirine değmeyen yürüyüşlerde…

Daha çok sigara içtim göğsüm ağrıyor diye.

Saçlarımı ve tırnaklarımı uzattım kimseye çaktırmadan.

Başka birine dönüştüm, kaygısını kendisine oyuncak etmiş.

Yetmiş yaşıma kadar yaşar mıyım acaba diye düşündüm.

O koltuğu iyi ki yok etmişler, arkasında ağlıyordum.

Bu koltuğu niye yok etmiyorlar, buna biraz hatıran sinmiş.

Gitmiş, odadaki izlerini silmiş, kızamadım.

Bizim bir şarkımız yok, onun yerine kolların var senin.

Ben seni bir mevsime ekiyorum, belki filizlenirsin.

Bazen suyunu çok kaçırıyorum.

Elim çok ayarsız, ama sana dozunda dokunurdum.

Sustum. Buna kendim bile inanamıyorum.

Kendi çiçeğinin ağırlığını taşıyamayan bitkiler gibi…

Başka bir güne de günaydınsız başlayacağımı anladım.

Tekrarında bile gözden kaçırdığım ne çok detay, kaçırdım bak yine.

Onca kapak, ya çok içmişim ya da sen gelmeyi unutmuşsun.

Sonraları bakacağım bir manzaranın önünden defalarca geçtim.

Sisli, eskiden de soğuktu.

Belki bize başka bir mevsim ayarlıyordur şef, daha güzel gülebilmemiz için.

Biri vardı, ben senin elini tutamam, git istersen demişti.

Bakınıyorum çekmecelere, üzüntüden başka his kalmamış.

Oturdum badem ezmesi yedim, günlerce.

Simit yedim biraz, mektuba bahane olur belki diye.

Soluma yatardım, uyku çökerdi.

Sağımda sen konuşurmuşsun, ben senin yalancınım.

Sağ kulağım sana kırıldı, bana küstü.

Kalbim sana kırıldı, herkese küstü.

Umudum da kırıldı; umut dedikçe sen, ağzını kırasım geliyor.

İnsan dün öpmek istediğini bugün nasıl da kafasında katlediyor.

Bugün sonuçsuz çarşamba.

Yarın perdesi aralık bir perşembe olur belki.

Cuma gelince seni daha çok düşünürüm.

Sabah uyanıp anneme sarılırım.

Gözlerim şişer, şişeler eksilir.

Belki aşklar çok eskimiştir.

Eskiler alıyor eskiciler.

Bir yoğurtçu geçerdi buralardan, belki bilirsin.

Kesin bilirsin, buralar senin de memleketin.

Kesin! Gerildim.

Gelirdim ama başım ağrıyor.

Ağrım çoğalıyor, çabalarım dağılıyor.

Gün sayıyordum, burkuldum.

Sana bir şeyler demeyi planlıyordum, şimdi hepsini unuttum.

Geç otur istediğin yere, kahvene süt ister misin?

Ağzının köşesinde biraz git kalmış.

Susmak istersen anlarım.

Anlarım ve ağlarım.

Ağlarsam soldan ikinci kapıdan çıkıp gidersin.

Kendine kırılmış bir kadını dinlemek istemez kimse.

Kimse kim işte, neyse; her neyse.

Öyle bir hale geldi ki içim, yazsam da susmaz artık.

İçimdeki yerini kadife kapladım, bordo.

Bir daha dene istersen.

İstersen, isterim.

İstiyorum istemeni bazen.

Bazen kâğıda ellerimi kusuyorum.

Sonra bakıyorum, zaman geçmiş oluyor.

Zaman geçmiş oluyor, beklentilerimi es geçip gitmiş.

Bitmiş işte.

Öylece bitmiş.

BENİ SİNİRLENDİRME, TÜM DÜŞLERİNİ ELİNE VERİRİM

    İnkârı beceri sanan gözlerini de al, kalbin çok aleni, kuyumu kazıyorsun.

    Kedisine sarılıp kuyuya atlayarak intihar eden bir adamın hikâyesini duydum geçenlerde. Sana anlatacaktım, eğer olsaydın.

    Eğer olsaydın sana yaralarımı gösterirdim. Sol elimle bir alıp veremediğim vardı yıllardır, sana bunu anlatırdım.

    Kendimle nasıl savaştığımı, galibe takacağım teneke madalyaları, plastik çiçek çelenklerini, düşleri, ıslak kâbusları, kuru dudakları, yolunu unuttuğum bazı kitap sayfalarını; kendimi, ellerinin darağacına bırakmaktan korkar gibi şiddetle anlatırdım.

GECEYİ BİR TARAK YARDIMIYLA ORTASINDAN AYIRAMIYORSUN

    Bana sorarsan buralar terk etmek için bırakıldığımız şehirler. Ara sokaklar ara sokaklara açılıyor. Beni tanıyan ve biraz dikkatli bakınca hatırlayan insanlar da var. Onlar hep beklerdi. Burada neyi sevdiğimi bile hala bilmiyorum. Bir fotoğraf gözümün önüne yapışıyor, her şey bir şehrin gerisinde hareketleniyor. Duruyorum, dönüyor.

    Dizine yatsam ne mutsuz olurum. Taşak oğlanına dönmüş diktatörlere bakınıyorum. Hep bir rafın en gerisinde; toza bulanmış birilerinin yetim gözleri çürüyor. Geçer. Hep geçiyor zaten.  Birden bire sabahın altısında uykulu bir düş geçiyor. Bakıyorum; benim de bir yanım yokmuş elimi tutmadan dikilebileceğin.

    Can yakıyor üzerime düşen yarım cümleler. Herkes kendi tanrısına yalancı oluveriyor. Gecenin de sahibi meçhul.  Bazılarının hiç olmayışları güzel. Bazılarının düşleri de çocukluktan façalı zaten.  Gitmek için birilerini kaybetmiş olman lazım. Gitmenin temelinde kaybolma isteği çöreklenmiş uyuyor. Gitmek, tavşan tedirginliğiyle atakta.

    Lanetli hafızamla tıkıldığım yaşamımda biraz nefes alabilmek için kalbimi sana açıyorum. Kimse tahmin edemezdi sivri pençelerini.  Aşk, birilerinin iç organlarını dahi sevmek gibi.  Hüzne sarılınca, kuma bulanmış ayaklarını hayal etmek istiyorum. Söylemek istemediğim ne çok şey var sana. Yine de konuşuyorum.

    Çoğu zaman bir başkasını seviyor oluşlar yüzündendi. Kelimesizliğinle dağıttığın beynimi toparlayıp dünya haritası üzerinden, kendime uzak yoldan geliyorum.  Bakıyorum, her şehrin de güzel kızları meşhurmuş bu memlekette. Bir ejderhayla savaşmaktan daha zormuş kendimle kendi bedenimin içinde savaşmak. Oysa oraya bir ayna koysak, olay hallolacak.

    Biçimli ağzına biraz kan konduruyorum. Hah şöyle, yüzüne biraz renk gelsin diyorum. Bak, kötüyüm artık; sevebilirsin böylelikle beni.  Aniden beliren güneşin oyununa gelmiyorum; geceler daha az riyakâr.  Ağustos çocuğuyum ama mayısı daha çok seviyorum. Sonra bir de seni, bir de başkalarının hikâyelerini ve bir de bir an vardı kelimelerini ağzımla hissedebildiğim; bir yer edinmiştim, sevinmiştim ve sevmiştim. Sevmiştim işte seni.

    Ama geceleri ve acıları paragraflara bölemiyorsun. Şimdi tam zamanı aslında dediğinde bile, ölemiyorsun.  Elinden son umudunu da kazıyıp alıyorlar, gidemiyorsun.

ŞİMDİ DE GENÇ ÇİFTİMİZİ ZAMANSIZ BÜYÜYEN KİSTE DAVET EDİYORUZ

    Belki elindeki törpüyü bir köşeye bırakabilseydin, insana yakışır ayrılıkları kardeş payı bölüşebilirdik seninle. Ne saçlarımı budardım o zaman ne de saatlerce en iğrenç renklerle tırnaklarımı boyardım. Kedidir der geçerdim içimde dolanan kuşkulara. Kuşlara buğday serperdim, ölü civcivlerimi tebessümle anardım. Seni, seni içine sokuşturabileceğim bir hikâyeyle selamlardım. Ilık süt kıvamındaki akşamlarıma hoş geldin derdim. Hoş geldin, evdeki terlikleri pencereden atayım ister misin?

    Birilerinin kıç cebinde buruşan bir fotoğrafım da vardır belki. En hüzünlü görünüşümü seçmiştir kesin. Belki bir iki kere tükürmüştür bile yüzüme diye kendi ellerine de. Kendisine soramamıştır, beni sevseydi diye başlayan soruları. O soruların sonlarına küçük gelen soru işaretleri vardır. Birbirinin üzerine binmiş ayak parmakları gibi iticidir o cümleler. İnsan, zihnini okyanuslara yöneltmek ister belki. Belki çöllere, belki çöl farelerine. Belki de dikenli bitkilere duyulan hayrete.

    Şimdi nasıl da kanlıdır beni bir yerlerden ısıran gözler. Sokağı dolduran yamuk bacaklar ve izmaritler arasında tavşan gibi çekingen ve hızla… Ama zaman zaman da olduğu yerde savunmasızmışçasına durulup ilerilere bakan bir kadına dönüşüveriyorum. Bana bunu istikrarlı yokluğun yaptırıyor. Ne yapılırsa hep yokluktan yapılıyor zaten diyorum kendime. Kendimi kendi saçma kafa hareketlerimle onaylıyorum. Tanıdık bir mevsim geçiyor yanımdan. Bu hava en çok kasıma yakışırdı belki. Belki benim de adımlarım yakışırdı senin adımlarına. Ne geride kalırdım ne önden giderdim. Hiçbir acelemiz yoktu ki bizim. Bana neden ecel teri döktürüyorsun kendi inine çektiğin yabani dilinle? İnsan sevdiğine böyle susar mı?

    Pazartesiler de abartılı bir dekor gibi zaten bu sahnede. O esnada oradan geçmesiyle meşhur birilerinin hikâyelerini dinliyorum. Hep aynı şartlar altında hep aynı dondurulmuş gıdalar gibi zevksiz ve serin. Tekrar tekrar tekrar ve tekrar eden günler, aylar ve seneler. Bazen ambalajı değişiyor işte. Daha mat, daha parlak, hep daha bir plastik, daha bir iştah açıcılıktan uzak. Zaman hep böyle geçiştiriliyor bu evrende. Mutlu değilsen mutsuzsundur elbette. Bir ortası yok bu işlerin. Bir orta olsaydı, ortada buluşur kahve içerdik sürüce.

    Issızlığını bir güneş parçacığıyla bozmuş günlerde insanların yüzlerine bakarak sessiz ve elemsiz küfrediyorum. İçimi rahatlatıyor onların kurtuluşu bekleyişleri. Bulutlar yarılıp içerisinden yeryüzüne doğru akan bir elin, onları bu çilelerinden kurtaracağını sanıyorlar inatla. İnattan ve itaatten kanatlanan kıçları izin vermiyor zemini öpmelerine. Oysa o çok korktukları toprağa bir karışsalar tüm dertleri bitecek. Ölü bir eli öpmekten nasıl da korkuyorlar. Sen ölsen mesela, ben seni öpmekten korkmazdım. Soğumana bozulmazdım. Tepkisizliğine darılmazdım.

    Bana hatırlattığın mutluluk hissini de alıp gidiyor oluşuna güceniyorum son günlerde. Kendime üzülecek bir şeyler bulmak konusunda bu ülkede bir numaraydım belki. Yerimde gözü olanların kirpikleri seyrek diye bile üzülürdüm işte. Sen düşün… Sen düşün mesela biraz, ben bunları neden yazıyorum. Ben bunları neden yaşıyorum ve aslında kimden bahsediyorum. Mesela beni ölü kedimden daha çok ne üzdü, insan ne kadar çok üzülebilir, kırk sekiz kilo bir kadın ne kadar çok üzülebilir, kırk sekiz kilo bir kadın hareket halindeki bir aracın önüne saatte kaç kilometre hızla koşabilir?

    Bu çakmakla seni kutsuyorum derken yaktım saçlarını. Şimdi başındaki o altın hare ile nasıl da inanılasısın. Yaktığım tüm o mumların ışığında bir Psyche ihanetine dönüşüyor düşüncelerim sana karşı.  Aslında sen de Eros değilsin, ben de dolduruşa gelmedim. Kelebek kanatlarına sahip olsam, kesin onları da dikkatsizce un ufak ederdim. Uçabilseydim, gidip yanlış dala tünerdim. Yağmurda gizlenecek bir delik bulamazdım kendime. Sokağa çıksana diye pencerenin altında, kafam; boynum tutulacak kadar havada, sana seslenirdim. Sonra günler ve geceler boyunca, azarlayacak bir anneden bile yoksun yalnızlığımla, sessiz sessiz adını inlerdim.

    İnsan nasıl da bulaşıcı. İnsan nasıl da sıçrıyor, eşyanın üzerine bile. İnatçı bir bağ lekesine dönüşüyor insan. Koptukça kanayan, kazındıkça yeniden kusan bir şeylere dönüşüyor. Hep birilerine dönüp kendini oralarda aramak da bu yüzden. Bıraktığın izin üzerine neler dökülmüş, izlerin nelerle kazınmaya çalışılmış; görüp de rahatlamak için. Başkasının huzurunu kaçırarak huzura eren pisliklere dönüşüyoruz. Bir şeylere dönüşüyoruz işte. Zaten ben kimi sevsem bir canavara dönüşüyor. Ben neye dönüşsem başıma sinekler üşüşüyor.

    Sonra tutunduğun yıldız da düşüyor. Birilerinin dileğine vesile işte. Birilerinin birilerini öpebilmesi için kıytırık bir bahane. Ağaçlar da dökülüyor suyuna ayağımı daldırmadığım uzak nehirlere; saçlarını yıkayıp anılardan kurtulmayı dener gibi ince bir ahenk içerisinde. İçerisinde kin barındıran zehirli bir çalı meyvesi gibi az buğulu ve bol kırmızı. Kalp dediğin o intihara meyilli yaratık da tam da böyle bir şey işte.

    Belki elindeki kopmaya mahkûm köprüyü aramıza germek yerine elimi tutabilseydin, insana yakışır gülücükleri kucak dolusu paylaşabilirdik seninle. Ne bakışlarımı sular dururdum o zaman ne de sayfaları isminle doldururdum. Gecedir der geçerdim içimde dolanan karanlığa. Kararlılığa tiner döküp seyreltirdim,  ellerine ilk kez görmüş gibi hayretle bakardım. Seni, seni çok mutlu gördüğüm bir rüyayı anlatmak için arardım. Uyandığımda sesine ihtiyaç duydum, nasılsın derdim. Nasılsın, kalakaldığım yerden seni sevmeye devam edeyim ister misin?

AĞLAMA, MASKEN KAYIYOR

Onlar da zaten kimse değildir.

    Sokak karanlığa bürünür, bir pencerenin saksıları burkulur. Son ses matkap, son ses beni neden iteledin. Çok zamandır içimde cızlayan bir şarkının sözlerini hatırlamam gibi. En çok beyaz çiçekler güzel, yeşil yaprakların arasında. En çok iri taneli gözlerin güzel, sensiz gecelerde. Ben de kimseye savunamadığımda tutunduğum hayalperestliği, bir sigara yakıyorum. Peki, sen neden susuyorsun?

    Bilmediğim bir yere gitmek istedim yine. İçinden fışkıran salkımsöğütler olsun, hepsi de kuru, biraz uğuldayıp içimi soğutsun istedim. Yine. Aynı köşeye çıkan biçimsiz sokaklar gibiydi hikâyeler.  Bildiğimden, bir de sen söyle istedim. Şimdiki güller de erken soluyor zaten. Şimdiki yüzler, çok kimsesiz somurtuyor durup dururken. Ben akşam oldu mu yıkılıyorum. Peki, sen nereye gidiyorsun?

    Yorgun atlar çeker kavun arabalarını. Bu şehirde bir sihir yok, neye şaşıracağız şimdi? Ağzın neden aralanacak, ben görebilecek miyim? Mesela bir polenden kaçarken ben köşe bucak, burnumu göğsüne gömebilecek miyim? Bana bir şey olmuş mesela, yanaklarım çöküntüye uğramış. Gözlerim aklarına kan kusmuş, sözlerim kekeme kalmış. Sensizliğin kokusu eve yayıldı mı dehlizlerime koşuyorum. Peki, sen kimden kaçıyorsun?

    Birilerine yazık olmuştur şimdi, akşamın geçmek bilmez saatlerinde. Mutlaka bir mucize sanıyordur şimdi birileri, aslında büyük bir hiçi. Dalgakıranları çaylak dalgalar tokatlıyordur. Fareler burunlarını havaya dikmiş, gözlerini kısıyordur. Belki görmediğimiz bir anda, zaman duruyordur. Susuyorlar; kalıyorum. Gidenlerin pencerelerine yaslanıp yaşlanıyorum. Peki, ben ağladıkça sen neden paslanıyorsun?

Kimse değildir onlar da zaten.

ÇOK MUTSUZLARA NERGİS SATIYOR ALTIN DİŞLİ KADINLAR

Kahve pişirip kadersiz kediler büyüttüm.

Yeni doğmuş bir kedersizliğim vardı, onu da çürüttüm.

Bunları hep sen yokken yaptım.

Belki bir günün dünden kalma saatlerinde, beni de özlersin diye.

    Bak bu şişeler gözyaşı. Bak bu mevsimler de en sevdiklerim. Marcus’un bakışları belli ki annesinden kalma; hem çok kadın, hem yüzüne çok ıslak. Başını öteye çevirip kuşları ve arabaların duvarları yalayan farlarını izliyor. Fincanı açmama bile gerek kalmıyor, falımda bugün de yoksun. Vişne seviyor olmasam seni bulamayacaktım. Daha az sigara içiyor, daha derin nefes alıp; insanlara daha rolsüz gülüyor olacaktım. Beni tüm bu dışarıya tüküren… Benim mezarıma da en çok sümbül yakışmazdı zaten.

    Boynumda hareketlenen bir iki parmak; bunlar da mı benim ellerim peki? Bunlar da mı benim sözcüklerim? Bunlarla mı yontuyorum biçimsizliğe mahkûm kalbimi? Marcus’a gelsene dedim, o bile gelmedi. Öyle bir zamanda gittin ki, ölmek için bile erkendi. Birkaç güzel hatıraya takıp fişimi, sıkıp çoktan kırdığım dişimi, biliyorsun işte, hayretle izledim ben gidişini.

    Biraz daha sulara baktım. Biraz daha beyaz şarap ve hararet. Oysa yaz değil, oysa bir yaz, senin tenine ne yakışırdı. Ağustosa da terimiz bulaşırdı. En karanlık saatlerinde gecenin, yol kenarında bir kaplumbağa işte – seni ve beni hiç tanımayan – çok eşsiz bir manzaraya tanık olmuş gibi şaşırırdı. Dolunayın pürüzleri de o zaman bizi inkâr edemezdi.  Daha bir uzağa giderdik, mektuplarımın adreslerini kaybettiği.

    Bazen hiç de çocuk olamayacak kadar Mesihsin. Girdapsın, nemsin, arnavutkaldırımısın.  Ellerin kanıyorsa zaman zaman, belki bana yanağını uzatırsın. Oturur bir parkın çatlak banklarına, manolyaları sayarız. Burada bir sincap koşuştursa ne şahane olurdu değil mi deriz. Gülüşürüz, çocuklara kulak tıkarız. Yağmur yağarsa, ıslanırız. Islak bir eldivene basarsın, tekerrür olur. Bir yerlerde karşılaşırız yine belki, ne güzel bir tesadüf olur.

Bana hiç belki bırakmadın.

Bana hiç ten rengime uyan bir yara bandı; bana hiç tenime uyan bir yara.

Ne bir kâbus ne bir kahkaha…

En son bir seni seviyorum kalmıştı, onu da aldın.

AĞLAYAMAZSA UNUTAMAZ İNSAN

    Sol elimi elinde gördüm rüyamda. Sabah yollarında dedim ki kendime ve dükkan önlerine sığınmış kedilere; madem yoksun, biraz da sol elime alayım sigarayı, o donsun. 

    Kuşlar açlıktan kendi ayaklarını yemiş, yalancı bir aydınlık günü erken başlatmış, umutsuzluğun boyu bileği geçmiş. Arkama bakıyorum, hiçbir köşede yoksun. Bakıyorum, değiştirecek bir yolum da kalmamış.

    Anlattım ve dinledin günlerce. Çocukluğumun güzel zamanlarına ait ne varsa, akide kavanozu gibi dizdin bir bir gözlerimin önüne. Sana kızabilmek ne mümkün? Seni sevmemek ve burnumu sızlatan orada kalmışlığını söküp atabilmek; ne mümkün? 

    Buz kemirdim ben seninle. Eskiden boyumun yetişemediği ne varsa, eskiden gülerek hatırlayamadığım ne varsa çoktan otopark olmuş bir olay yerinde bıraktım. İçimi yıpratan ve dizlerimi kanatan ne kadar taş, kum, veda, yalan varsa işte. Hepsi işte, hepsi benden de geride kaldı.

    Toparlayamadığım kafamı duvara vursam ne olur? Nasıl bir dağınıklık içinde fark edilmeden yaşayabilirim? Kirli bardağımı yıkarsam annem beni daha mı çok sever? Sen, sabahları yüzümü anlamsızca güldüren bir isim olabilir misin yeniden? Seviyorum diyordun, inanılır şey mi şimdi bu?

    Yüzünü yüzüme dayayan bir kediden başkası kalmadı elimde. Elimin, gittiğinden beri tadı tuzu kalmadı. Bir kokun vardı, o da kırıldı. Tüm oda kırıldı mesela. Tüm gece üzerime yıkıldı durdu iki saniyenin arasında. Ne yana dönsem sönmeyen bir mumun gözümün önünde ışımasıyla kızdı durdu Meryem de bana. 

    İnsanların seni soracağı tuttu. Tuttum kendimi iki yastığın arasına gizledim. Sahil boyunca yürüdüm, binalardan bir halt göremedim. Belki üşümüşümdür, belki tüm bu ara sokaklar da kaçayım diye oradadır. Belki seni görebilmek için karşıdan karşıya geçerken önce sana sonra sana sonra tekrar sana bakıyorumdur.

    Manzaralarım bile lanetli. En mutlu olduğum yer en güvensiz olduğum yer oluvermiş. Nasıl bir çeyrek asırda bu hale gelebildim diye düşünmüyor da değilim. Dünya bile benim inancım kadar bozulmadı. Bir koli ise bedenim, kırılacak onca ıvır zıvırla dolu; önce dudaklarım kırılıyor sonra gözlerim.

    Ne dilediğimi hatırladım kurşun ellerinle etimden vurulduğum gecede. Seni seviyorum çocuk, neden şimdi susuyorsun? 

ONUN UCU KIRIK, ONU ALMA DEDİ ANNESİ VE BEN RAFTA KALDIM

     Nefes alır gibi dairesel genişleyen iklimlerin kurbanı olmuş bir şehre sıkışıyorum. Nefes alır gibi mucizevi ve ne kadar da basit bu yeniden ve yeniden dirilişler. Güzel diye yürüdüğüm yolların kedileri de uçuşmuyor artık karanlık sabahlarda. Elinde yırtık mutluluğuyla sağa sola yıkılarak yürüyen kadınları ciddiye almayın diyorum, onların kayda değmeyen hikayelerine is sinmiş. Onların saçları keçe gibi, elleri çok dikenli, sözleri anasonludur gecelerde. Hep hayali bir sabuna basıp düşerler, hep bir hayalleri kırılır yalnız kaldıkları hecelerde. Ve bilmezler ki ılık gecelerde kapının altından atılan zarflarda tamamlanamayan cümlelerden oluşmuş bir anlamsız veda hutbesi çürümekte. Sulu kara bile sevinen çocuklar gibidir onların umutları. Bugün pazar oysa, bugün tanrıya bile tatil. Katil, kırık bir şemsiyeyle işlediği cinayetinin vicdan azabından kaçarken limana doğru, arkasında bıraktığı delillerden ve bir şarap parası dilenen delilerden, tuzlu tüylerini yalayan kedilerden ve tabanıyla tavanı yıkık evlerden; tüm bunların birinden işte, anılarının en iğnelisinden gözlerini alamıyor. Gözlerini alsa, sözleri kalacak orada. Orada cızırdayan bir lambanın altında hareketsizce durup gidenlere ağlayan ıslak bankın kollarına yapışmış yırtık gazetelere haber, kendine küskün, annesine keder, babasına utanç olarak kalacak. Kemirdiği tırnağı dudaklarının arasından zemine dökülürken, delindi diye çamura sürülerek geçici onarımlara maruz kalmış bir yeşil top, ayaklarının dibine yuvarlanacak. Bazı memleketlerde çatlayan kalplerini bir intiharla çamura süren kadınlar da var; bazı memleketlerde daha acıklı ölür küskün kadınlar. Biraz kırıntı arayan kumrular, güzel kirpikli atlar, kel ağaçlar, bulanık bakan kasabalara karşı; karlar içinde renksiz tırnakları ile gözleri beklemekten yoruldu diye ölen kadınlar da var. Çok ince bir rüzgar var beynimin ovalarında, kadehlerimi uğuldatan ve yalnızlığımla iş birliği yapıp seni hatırlamamı sağlayan. Nereye gitsem küçük kalıyorum, belki de tüm bunlar ondan; ona dokunduğumdan.