GECENİN SİYAH ASTARI ENGELLİYOR, GÖREMİYORUM GİDİŞİNİ

    Güzelbahçe’de kediler ezilirdi;  ben çocuğum, beni kendimden uzak tutun diyemedim.  Karpuz lambaları ve sivrisinekleri sevdim. Karanlıkta sigara közünün ışığını ve hanımeliye tırmanan geceyi.  İnanmazsın ama senin gibi birini düşlerdim; yağmurda dizlerimi yumruklayacak kadar güçlü ve acımasız birini.

    Kendimden geçip sana sapıyorum; yanlış yoldayım, kurtaramazlar artık beni. İlk göz kırpışımda öleceğim kesinleşti.  Çok saçmasın düşlerimde saçlarını ıslatırken, seni çok seviyorum. Uzayan mat tırnaklarım var, seni özlediğimde canımı yakıyorum; yangınlar da böyle başlıyor ah bilmezsin. Şimdi akşam karanlıklarının korumasında; rüzgârını unuttuğum bir sessiz pencerede misin?

    Ritus bana kuşlarla konuşmamı söylerken yüzümü ekşitiyorum. Taştan kuşlar, taştan kuşlar! Sizin kanat seslerinizdi beni sağır kılan! Bilsen ki ben oksitlenmiş muslukları seviyorum. Rengi atmış ortancaları, viran kapıları, yosunlu mermerleri ve kırıksız ölüm bahçelerini.  Buraların böyle olacağını kim tahmin edebilirdi? Bir tüy buldum ve birinin günleri geçiştirmesini diledim onu toprağa saplarken. Sen iki günün arasındasın ve ben biraz tavus kuşuyum.

    Bir patlama sesiyle sokak ikiye yarıldı. Kediler ve incirler iki yana kaçıştı. Sonra iki üst sokakta da yağmur başladı. Mutsuz değildim, onlar ağlıyor diye ben de ağladım. Ortada ağlanacak bir şey bulmaya çalışıyordum; bir fare deliği gördüm; ona ağladım. Bana kendi küskünlüğümü hatırlatan binaları seyrettim. Bir ölüyle nasıl konuşulurdu bileyim istedim, bilemedim.

    Üzeri koyu kahve halıyla kaplanmış bir tartı… Hepimiz aynı köşede acılarımızı tartardık sırayla. Herkesin istemediği bir bebekten kalma acıları vardı. Zamanla evladım diyerek çok sevdikleri bir bebek işte; kimse ilk başta sevmemişti ve  sevinememişti. Ben de acılarımı tartardım. Doğuştan üç çocuk anası ve duldum. Sanırım otuz kiloydum.

    Ben bir umut gibi, sana inandım. Hayallerinde eksilttiğin aşklara inandım. Bir gün geri dönebileceğine ve tüm hatalarını bağışlayabileceğime. Aslında Papa bana bazen sempatik geliyordu, senden bunu da saklıyordum. Sana ait olan ya da seni hatırlatan şeyleri saklıyordum. Sensizliğin yıllar sonrasında edinilmiş, görsen nefret edeceğin şeyleri bile saklıyordum. Saklamak benim görevim olmuştu artık; kendimi kendimden saklıyordum.

    Nal gibi aslında ayaklar altında. Sevdim, olabildiğince çirkin bir adam. Gözleri hele, ne çirkin. Gözleri bencillikten bulanıklaşmış. Bir gözlüğe ihtiyacım varmış demek ağlayabilmek için. Şimdi sabah olacak ve biraz daha geride kalacak. Sonra en başa dönebilecek kadar, en dibime gömülecek kadar geride kalacak. Olduğu yerde kalacak; ben ona dönüyorum. Bunu yaparken dünyanın döndüğünü de hesaba katıyorum. Dönüyorum, saat dokuza çeyrek kalacak.

    Sana burada çocukluğumu anlatıyordum; bitip tükenmek bilmeyen hastalıklı çocukluğumu. Sen kaçıyordun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir kışın ortasında bırakıp? Kendime bir ibadet geliştiriyorum her gidişinde. Şimdi duvardaki haça bakmaktadır kurtuluş. Bak şurası Selanik, ben ise atları çok seviyorum. Kadehimi sana kaldırıyorum, şerefsiz diyorum; ne güzel bir klişe. Burnumu içe çekiyorum, seni kolundan tutup dışa. Hesaplaşacağız şimdi diyorum sana dişlerimi gösterirken. Benim pençelerim de vardı ama başkasına ödünç verdim diyorum. Korktun mu ha ha! Kaçıyorsun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir hiçin ortasında bırakıp?

ŞİŞLERİ BIRAK DA YÜNLERİ YAKALIM; DAHA HIZLI ISINIRIZ

Son günlerde seni düşündüm; bir intihar yöntemi olarak kullanılabilirliğinden bahsettim kendime.

                     

    Ben başlayayım, sen gerisini getirirsin.  Git getir, ben susuyorum ki susuyor şimdi terk ettiğin her katil bitki. İçimi kemiren onca şeyin arasında en sadığı ölü tavşanlar oluveriyor. Bana mucizevî şiirler ve direnişler bahşediyorsun. Ne hoş; ama ceplerinden yaş akıyor, görmüyorsun. Ben beton çocukluklara ağlıyordum, sen kendine mi sanmıştın? Sana bir isim koymaya çalıştığım geceleri ne de çabuk unutuyorsun? Düş düş düş düş düş düş. Bu bir emir değil hayaldir. Beni sev istemiştim, zaten herkes de öyle istemiştir.

    Beni yanlış şarkıda dansa kaldırıyorsun. Rüzgârda dalgalanıyorsun sanıyordum; meğer kopup gitmek istiyormuşsun – nankör bayraklar gibi -.  Ben diyordum ki biraz daha sarıl; sen ise kalbimi sıkıyordun.  Şimdi bir tülbent içerisinde sıkıştırdığım kalbinin özüne ulaşmak ne mümkün? Senin kalbin dalgalarla aşınmayacak bir kaya parçasıymış. Tuzluydun, demek bundanmış.

    Tüm hatıralar pütür pütür; hepsi nasıl da salyangozlar gibi en geride. Dokunmakla harekete geçen bir volkan gibidir geçmiş. Geçecek sanıyorsun; çünkü adı öyle. Biraz kanla rahatlayacak oysa tüm bu insanlar. Ara sokaklardan taşan ve zamanla soluklaşan. Şimdi kan da aşk gibi; birbirine bağlı gibi ikisi. Biri gidince diğerine gerek kalmıyor sanki. Belki ben aşk gitti diye kanımı dışlıyorum. Belki senin kanın çekildiği için aşka ihtiyaç duymuyorsun.

    Buralar yeşil alanlar, buralarda kuşları izlemek ve bulutları bir şeylere benzetmek serbest. Belki gizlice beni öpebilirsin, bekçileri hiç düşünmeyerek. Bunlar babalarımızın bol paçalı yıllarından kalma plaklar. Bu sefer de yanlış şarkıda gidiyorsun, seni tutmayacağım. Seni tutmak; en sevdiğim kitabı tutuşturmak gibi.

    Kimsesiz aşkların yorduğu şehirler vardır. Bir kız oradan oraya koşuşturur ağlayarak. Tüm şehre bulaşan bir lanettir onun burun çekişleri. Ne gerek var? Tüm bunların bunca ceset içerisinde plastik çiçekler gibi sırıtması neden? Ben derdim ki tüm perdelerini sökebilirsin semtin. Senin korktuğun birileri mi vardı ya da hiç güvenmiyor muydun bana?  Gözümün içine intikam kusan bakışlar fırlatırdın. Ben bunu sevgi sanıyordum;  buna inanırken seni de yordum.

    Ama biliyorsun, sen bahsi geçen petunyaların neye benzediğini bile bilmiyorsun. Kış geldiğinde üşümek gerektiğini, portakalın güzelliğini, narı neden sevdiğimi, neden git dedim neden gitmeni istemedim; biliyorsun.   Beni uzaktan seven adamlarla bile yakın akraba çıkabilecek kadar sıradanlaştın orada öyle durdukça. Bir fotoğraf bile olabilirsin hiç beğenmediğim aslında.

GİTME, VARİS BIRAKAMAZSIN AYRILIKLARDA KAZIYIP GÖTÜRDÜĞÜN GÖZLERİNİN YERİNE

    Tanıdığım en kanatsız kuşsun ve bu beni hüzne boğuyor. Şehrin tüm griliğini üzerine toplamışsın, bana örtünmek için bir tek bulut bile bırakmamışsın. Oysa ben seni cebimde taşıyabilecek kadar öze indirmiştim; sevmiştim de. Elektriksiz ve izsiz kucaklamıştım seni. Biliyorum, çok fazlaydı gelip gidenler; durup izleyenler. Ama birbirimize bakarken yalnız ve yalansızdık. Geçmişimi bana sorarsan, sana sonunu getiremeyeceğim masallar uydururdum. Kimsenin huzuru bulamayacağı göğüslerde yarım yamalak uykularla avunurdum. Bazı soruların cevaplarını bile bile unuturdum. Ama kendine bir yer edinebilme gücünü sana ben verdim. Şimdi, seni kendimden itebilirim.

    Daha güzel sokaklarda daha güzel üşürdük, canımızı yakmazdı o zaman unutkan insanlar. Bir köprüde durup kıyıya vuran kuşsuzluğa üzülürdük. Belki beni öperdin de ardından gülüşürdük. Biraz konyak içer, dans etmekten kaçınır, akşam aşkı süpürünce birbirimize belli etmeksizin gizlice ölüşürdük.  

    İvan, yağmurun bizi kimsesiz bıraktığı bir şehirdeyiz. İkimiz de aynı şehre aşığız; terk edişimiz bu yüzden. Ağlıyorsun ki bu bile yalan. Anlıyorum ben de, yalanlara sık sık inandığımdan. Sana mesela; bir korkuyla inanıyorum. İnsanların peygamberlere inandığı gibi; garip bir çaresizlikle ve beceriksizlikle. Beni bırakma derdim sana ama gördüğünü tekrarlayacaksın. Ben de başkalarından gördüğüm gibi ağlayacağım ardından; başımı ötelere çevirerek, önemsemez görünerek. Ne oldu İvan,  gözbebeklerin büyüdü ve geceye dönüştü? Ölme sakın; sen ölemeyecek kadar benimsin ve henüz çok gençsin.

    İlla ki kan dökmemiz gerekiyor, biliyorsun. Böyle gecelerin sabaha karşılarında heceleyerek uzatılmış bir bitiş var: Bit-ti. Oysa bunu da biliyorduk, tekrarlara ne gerek var?  Ama yeni bir şey öğrendim vedalardan: İnsan kendini de geride bırakabiliyormuş giderken. Ağırım, içime yığılı beton güllerinin yüzünden.

KURŞUNU KIRIK KALEMLERLE BENİ ÖLDÜREBİLECEĞİNİ SANMIŞ

Geceye has diliyle tüm çirkinliklerinden arınıyor.

(Hep üşüyen kulakların çınlaması gibi iğrenç aslında kendisine.)

 

Binaların mermerlerinde çok çıplak ayakları.

(Koşuşturuyor, son atlıkarıncayı kaçırmamak için.)

 

Tüm damarlar belirgin, şakaklar öfkeli.

(Kendini bileyen bir öfkeden başkası değildi kâbuslarındaki sevgili.)

 

Dönerse birileri, yutkunmadan öldürebilmeli.

(Biliyor ki dudakları küskün ona kurak ölülerin.)

 

Orada ben varım, orada vapurlar var.

(Orada ben varım, orada bak tüm kainat ve inat.)

 

Orada her katili şehrin, denize bırakılmış.

(Bana tavşan niyetlerinden umutsuzluk sıçrıyor orada.)

 

Sırtındaki bir mayına basıyorum bile bile.

(Tek kurtuluşumuz bir trenin önüne atlamak değildi oysa.)

 

Sen varken kendime kızamıyorum.

(Seni seven kendimi sevemediğim de bir gerçek.)

 

Şimdi  karşınızda marmelat ve kuş tüyü.

(Yani diyorum ki, gel; göğsümde unutabilirsin çocukluğunu.)

 

Kapı aralarından bakıyor hırçın çocukluk ve çok kindar bir büyü.

(Sütümü içtim, yalanlarımı ortadan kırmadan yuttum, unuttum.)

 

Öyle bir şehir düşün ki akşamları tüm pencereleri buğulu.

(Kaçınıyorum öyleyse ben de büyük ellerle tokalaşmaktan.)

 

Neden birbirimizi kandırdığımızı hatırlayamıyorum.

(Sanıyorum ki bir şemsiyeye dolan rüzgar geride bırakmış beni zamandan.)

 

Düşündükçe kabuğumun içerisinde kuruyorum.

(Taze cevizlere dadanan kargalar gibi yüksel ve sal beni asfalta.)

 

Kendindin ve bu yüzden sevemiyorum şimdi seni.

(Bana uçları kırık fincanlar bıraktın yalnızlıklardan.)

 

 

Ellerinle sözlerinin altını çiziyor musun hala konuşurken, gülmeyeceğim.

(Şimdi yanıma uzan biraz, gözlerinin altını çizeceğim.)

KARTONDANDIR SENİN ELLERİN, TUZLU TUZSUZ TÜM SULARDA YAMULAN

    Sonra incir yaprakları da ıslandı. Yazdan kalan her şeye yaş döküyorduk. Neden sevmediğimizi hatırlıyorduk bir de. Bir de başka pencerelerden başka şehirler geçiyordu. Kanalı değiştir, bu karmaşadan ruhum şişti. Sıkışıyorum, görmüyorsun.

    Tüm günü sessiz geçirdim. Geçti dedim, sonunda kendime acıyarak. Hep toprak tonlarının birinde ve buruşuk düşler gördüm. Sayıkladım, bazı isimlerin unutulduğundan filan bahsettim. Daha çok su lazım uzaklaşabilmemiz için dedim. Gemileri kafadan yürütüyordum.

    Yapma, bugün başka bir günü olmalıydı haftanın. Güne hayal kırıklığıyla başladığımda midem ağrıyor. Biliyorsun, batıyor. Biliyorsun, sinirliyim aslında. Biliyorsun, güzellikten ve yitirilmiş özelliklerden bahsederken ardı ardına alev alıyor elimdeki çakmak. Biliyorsun, bir silahım olsa çok kan akacak.

    Ama kimsesizliklerde sarıldığım bir addan başka bir şey değildir o. Kısaydı ve özdü. Harf israfı değildi. Konuşmadan da yaşayabilecek kadar tükenmişti. Tüm hikayemi zedeleyecek kadar sert bastırdım onu sayfaya; yazsın istedim.  Çok mu şey istedim? Yırtamadığım bir sayfa oldu şimdi bir şeylerde; kim bilir nerede.

    Sonra müziği kapat. Sonra klarnet çok acımasız. Sonra başım çok ağrıyor; alnımı tut. Aklımı tut; debeleniyor. Ben senin bileklerine tutunurum. Koşabiliyorsan, kaçarız. Uçabiliyorsan bir yuva kurmalı hemen; olsa olsa çöplerden.

    Sen, kurtulmak isterken kendine zarar verenlerdensin. Yapışık tenleri ayırırken acı çekmiyorsun. Oysa sıcağı sıcağına anlamıyorsun. Neden kışı sevdiğimi ve neden sevdiğimi seni.  Orada yukarıdan baktığımız tenteler; mavi, kırmızı ve yeşil. Orada yukarıdan baktığımız uykular ne sefil. Adını sayıkladığın ben bile değilim; aslında tam da bağırdığın yöndeyim.

    Geceleri manzarana bir at bile eklerim; ama en çok sendin, ilk sen ölmelisin. Anlar birbirine karışıyorsa zamansız geçişirim; ama en iyi becerdiğin, inkar etmelisin. Sonra seni biraz kahveye bulayarak… Belki gözünü açtığın anda alkole… Sonra yalnız ağlamalısın belki de. Ben bir odadan diğer bir odaya geçmeliyim zihninde.  Farkında bile olmayışın ayak sesim olmadığı içindir herhalde. 

İNSANLARIN ÖNÜNDE ACI; KİMSE YOKKEN SIZIDIR O SEVGİLER

   Şimdi orada o adam, sokak lambasının sarı ışığı altında bir sigarayı daha izmarite dönüştürüyor; bu üçüncü. Beni görüyor mudur ki? Ben onu görüyorum. Sırtını döndü, kesin yağmur yağacak.

   Dilimi ağzımın içerisinde döndürebildiğim kadar döndürdüm. Aradığım bir hatıra değil. Kan tadı alışkanlık yapar böyle yalnızlıklarda. Kanıyorsan, ölebilirsin demektir hala.

   Günler de tribünlere oynayarak geçiyor pencere kenarından. Başımı nereye yaslasam yas fışkırıyor oradan. Şimdi kadınlar da telaşlı; ıslandı çünkü hepsinin çirkin ayakları.

   Topu topu azıcık insandır onlar; geceleri vicdan sızısı duymadan, sabahları kasvete boğulmadan ve tutunmadan düşük kalite hayatları soluyan.  Susuz ve suçsuz yaşayabilirler.

   Sadece merak ederek birilerini işte. Özlemek bir vakit kaybı mıydı yoksa özlememek midir bir his kaybı; bilmeden. Saç uzatıp, düş keserek işte.

   Beklediğin cevabı; lanetlenmiş bir kelime gibi sıkı sıkı kapalı alt ve üst dişleri arasında diliyle sıkıştırıyordur o. Acımasızlığın saltanatını sürdürmeyi kendine görev bilerek, sahiplenerek.

   Bulduğun yere bırak beni, hiç dokunmadan, her an bir imha ekibi ciddiye alabilir belki. Adamlar çoğalıyor, kadınlar kaçışıyor. Sen de kaç, bırak beni.

   Sonra insanlara göre biraz tuz, biraz şeker, biraz belki karabiber ekle biçimsiz hikâyene. Daha farklı bir son da olabilirdi; daha farklı bir cennet bile yaratılabilirdi. Ama gece güne dönünce:

                     Hiç geçmeyeceği yerde geçti zaman işte.

                               Olayın nerede geçtiğinin hiçbir önemi kalmadı böylece.

SENDEN ZAMAN İSTERKEN BUNU BİR BAŞKASINDAN ÇALACAĞINI DÜŞÜNMEMİŞTİM

   Bana güvercinlerden bahsediyordu, küpemin tekini nerede düşürmüş olabileceğimi düşünüyordum ben de. İki kaya arasına sıkışmış gibiydim, tüm bedenim ve kalbim. Takla atabilseydim, daha çok severdi beni diye düşündüm. Bu düşüncem çok kısa sürdü. Ben büyük bir leylek sürüsüne selam vermiştim dedim. Çok gezdim, dedikleri kadar varmış.

   Oysa tüm havuzların dibinde ne güzeldir insanların kıvrımları. Olduklarından daha sağlıklı, daha parlak saçlı, daha beyaz tenli. İçimi maviye boyadım, tüm loş düşler aydınlandı birden. Sonra esti rüzgârları bazı melodilerin kuzeyden. Tüm harfler tersine döndü, tüm kâğıt kırıntıları içerilerine doğru büküldü.

   Olay doğru yerde doğru çukura düşmekle alakalı değilmiş. Tüm bu bataklıkların aşkı andıran atmosferlerinde sırt üstü yüzerek kaslarımı kuvvetlendiriyordum ben de. Bunu yapan başka insanlar da tanıyorum. Beni tanıdıklarını sanarak ve yanılarak yaşamaya devam ediyorlar.

  00.53’de buluşuruz, o saatte hiçbir felaket tellalı yanaşmaz bu iskeleye. Oturur, havanın nasıl da aniden soğuduğundan, saçlardaki kıvrımlardan, dudaklarda beliren konuşma habercisi ayrımlardan bahsederiz.  Güneş kaçta batmış unutmuşuzdur. Kaçta doğacak, muallâktır. Kafamız allak bullaktır. Kafamız birbirimizin avucunda avutulmaktadır.

   Senin tenine komşu bir ten vardır karşı ülkenin elektrik kesintilerinde. Tüm ruhuyla sana düşman, tüm kalbiyle sana düşkündür. Havada oklar düş sürüsüdür. Geride kalanlar ise küskünlüklerden şarap yapar. Yalpalayarak tırmandığımız tepelerden denize paralel düşüşürüz.  Senin göbek deliğine sığınan köpükler cennetin konfetileri. Kıyıya vura vura çürürüz.

   Neyi unuttuğumu düşünüyordum. Sanki yıllar geçiyor. Cümlemizin başındaki büyük harf eksik. Sanki yıllar geçiştiriliyor. Patlamasız, ışımasız, çarpılmasız bir başlangıç. Birbirine sürtündükçe yüklenen iki şeyiz birilerinin ellerinde. Sen birilerinin kobay çocuğu, ben diğerlerinin. Sanıyorum ki, aşınmayalım diye gidebiliyorum.

   Oysa ben, toprağa hal hatır sorabilecek kadar kendimden geçmiştim. Bilsen, köz görsem bile hüzünlenebilecektim. Göz barajlarım taştı taşacaktı, bahar aylarıydı. En geride ter ve keder. En ileride benden önde giden huzursuzluğum. Ortalarında ben, gidiyordum. Oysa ben, kalabilmek adına ölebilecek kadar kendimden geçmiştim.

   Bilse ki gözlerimi hangi kafeslerde demledim… Neden bunca kırmızı ve neden bunca burukluk ve acı… Belkisizlerin inlediği bir ormanda birbirimizi kovalıyoruz; buna da aşk diyenler var. Bu,  bir diğerinin sırtına yüzünü yaslamadan uyuyamayanlara haksızlık olsa da.

   Ama bunları kendine dert edemeyecek kadar güneşe düşman kadınların arasından geçerek denize süzülüyor birileri. O denizde dalgalar, cılız çocuklarla dalga geçer; sen bana yaklaşırsın ama biraz. Haddimi bildirecek kadar mesafe bırakarak.  Bazı insanlar derin yere yüzerken güzel; su çok tuzlu, salamura tüm düşler. Kuş yutarsın sen, aşk sandığın midendeki taklacı güvercinler.

ŞUNUN KÜFLÜ BEYNİNE SIK BİR TANE, BAKSANA HALA NEFES ALIYOR

    Paris’teydik ve şehirden nefret ediyordum. Bu yüzden kaybolmam hiç zor olmadı. Kendime döndüğümde ıslaktım ve biri bana -nedendir bilmem- sigarayı nasıl bıraktığını anlatıyordu buruşuk paketimden bir dal sigara rica ederken.

    Sızlayan kemiğimin üzerine ağırlığımı vermeden yerimden kalkmaya çabaladım. Başka çabalarımı hatırladım, unutmak ve susmak gibi.

    Yola çıktım, her yol uzun, makaslanmış mesafeleri sevmek zorunluluğu bu yüzden. Yanımdan şamata aktı geçti terli terli. Gecenin bu saatinde böylesi bir sokakta üzerine konuşabilecekleri bir şeyler bulacak kadar sarhoşlar, ne hoş.

   Kabarmakla sönmek arasında gidip gelen saçlarımı alnımdan kaldırdım. Çantamda çakmağı andıran onca ıvır zıvır arasında sol elimi dolaştırdım. Gözlerini seçemediğim bir adamın sağ eli parladı çakmağının ateşinde. Başımla belirsiz bir teşekkürü çakıp taksinin kapısına uzandım.

   Bu arabada sigara içmek yasak abla. Öyle mi? Her kurala sonsuz uyum sağlıyormuşsun gibi sanki dedim, içimden. Camı aralayıp sigarayı sokağa fırlattım, külleri yüzüme, göğsüme ve sanırım saçlarıma bulaştı. 44 numara yüksek ökçeli kırmızı ayakkabının bedeni puuuuğğğğğşşşttt diye bağırdı, bana değil, birilerine işte. Taksicinin yüzü güldü, yüzümü ötedeki ötekilere çevirdim.

    Toprağa borcum vardı ve ödeyecek kadar kanım yoktu. Karın tokluğuna anılarını satan insanlarla pazarlığa oturmuş; kendi anılarının bile daha değerli olduğunu iddia eden terli enselerin gerisinden geçtim. Sinek kovalar gibi geçiştirdiğim düşüncelerim bu yapışkan gecede ben hariç herkese ait.

    Sıçrıyorum ki mutlaka kalsın bir yerlerde kırık küçük bir parçam. Uyanma diye sana söylemedim, söylenmedim. Bildiğimi bildiğini biliyordum, dünden geriye her şeyi unutmayı deniyordum. Bakma umutsuz duruşlarıma bu hayali duruşmalarda, sinsice uzattığım serçe parmak tırnağımla cinayetler işliyordum kimsenin bakmadığı aralıklarda.

    Ben de dik durabilirim daha sonra, güneş biraz solgunlaşınca. Kaçırdığım vapurun içerisindeymişim gibi davranıp, küllerimi martılara bile serpebilirim. Bak derim, bak! Ben en çok bu dalgakırana kırıldım. En çok iki karabatak arasında sıkıştım. En uzun yolculuğuma şu trenle uğurlandım.

    Bak derim, bak! İyi seçemiyor artık gözlerim, senin gözlerin ki bana en ırak. Beni, topuğunu yere sertçe vurarak kovalaman belki de bu yüzden.

    Bir defteri karıştırıyorum. Tüm sayfalar birbirinin aksini iddia ediyor. On ikiden sonra yetmiş yedi geliyor mesela. Ayın üçünden sonra her an lanettir nasıl olsa. Çoktan silinmiş taban izine eğiliyorum; burası dalgalı bir deniz. Bu kumsalda mıydı yoksa başka bir zaman mıydı hatırlayamıyorum şimdi, yine de isimsiziz.  

    Ve şimdi bile ve hala… Hala derken yutkunuyorum hala.

    Cebimde yarı paslı bir iğne taşıyorum. Onu en çok sağ elimin başparmağına yakıştırıyorum. Siste yolunu kaybedersen çığlığıma gelebil diye. Gelebil diye işte, bazen işte öyle diyerek susabileyim daha fazla kelime öldürmeden diye.

    Bunların hepsi aslında bil diye.

    Küçük bir girdaba kapılıp sağ kurtulunca,

    Belki omzuna yaslanıp, belki göğsüne uzanıp;

    Belki göğsün kimsesizdir,

    Belki göğün çizgisizdir,

    Belki gönlün hilesizdir diye.

    Her hikâyede masum, her hikâyede kahraman kalabildiğimi,

    Bil diye.

SABAHLARI RÜZGÂR DA KIRIŞIK, GÖZLERİN PERDESİ KAPAKLAR GİBİ

     Şimdi kâbus dudakta bir uçuktur.

   Kargalarla martıların gürültülü kavgaları, sıcak asfaltta ciyaklayan lastikler, uçağın gök yarılmasını andıran sesi. Bir balkondan geçen uçakları izleyebilirdik ve ben sana kendime kızgın bir geçmiş zaman hikâyemi anlatabilirdim. Belki yeniden sonra, daha da sonra hatta.

   Sineklerin bacaklarımla verdiği mücadele ve uykumu bölen nem. Bir şeyler dedim hava haddinden fazla güneşliyken uydurulmuş bir mevsimde. Oradan geçen tüm sokak köpeklerini tanımakla övündüm, içimden. Oradan geçen ne kadar az insandık, belki bir avucun içini dolduramayacak kadar yetimdik.

   Bir şeyler düşündüm, belki daha sonra uyanacağım bir sabahın hatırına. Falımda bir canavar çıkar korkusuyla ve uzak bir denizin yılışık yosunlarıyla, sustum ki konuşuyordum aslında. Şimdi bana nelerin olacağı ve olmayacağı vaazlarıyla, şimdi bana inandığımı karalayan kaşlarla bakan ve sorguda acımasız davranan, aynı kedinin gölgesinden geçiyoruz biz. Biz ki aslında biliyoruz.

   Kalbi sarsan sigaralar ve biçimsiz isyanlar. Eteğine yapıştığım kimin annesidir, kaç çocuk kayıptır, kaç ölüm anileşemeyen frendir, kaç gece ve gün düşünmüştüm bunları, bir daha düşündüm. Şimdi hepsi kurumuş, şimdi hepsi cırcır böceği. Şimdi birikmiş çöpler ve neleri sevdiğini unuttuğum yabancı hisler.

   Masalların kahramanları karışıyor, düşte yüzün değişiyor. İki şişe ve sonsuz pipet. İki hecesini duysam inandığım kelimenin devrilebilirim bile ellerine. Bir inat uğruna istemediğim biri gibi bile ölebilirdim. Çok kısa kesilmiş bir anda ve her şey dikkat dağıtmak için ulu orta saçıldığında. Farlar ve kornalar, hepsi de farkındalar oysa.

   Kulaklarım kuruyup dökülecek kadar ağrıyor gün henüz ağarmak için nazlanıyorken. Birileri ise tam da bu saatlerde başkasının fotoğrafına bakarak seni seviyorum diyor diğerine. Bir korkudan başka bir korkuya saklanıyor, yanlış ritimlerle bir kalp uyanıyor. Tüm kostümleri eskilerinden bozma diğer kötü adamların.

   Belki yeniden, daha sonra hatta. İyisin, güzel olan da bu aslında. Peki, değilsin o halde; yaralanıyor gözlerim bir daha. Hıçkırarak ve tek bir damla yaş akıtmayarak. Aynı paralele uzanıp düşünürüm ben de öyleyse. Düşünürüm, morga yakışmayan anları diriltebilir miyim diye.

      Hızlıca düşün şekerim, şekerim düşüyor hem de toprağın üzerine.

HAVALAR ISININCA SİVRİSİNEK GİBİ BELİRİRLER YARINI DA YARINA ERTELEYEN TEMBEL DELİRİŞLER

   Deniz geriye gitmeye başladığında aynı aya bakıyoruz.  “Annem bana bir kız ismiyle seslenirdi babam ise erkek ismiyle, çocuk olamayacak kadar yaşlanmıştım, sanırım bir iki üç yaşındaydım. Dedemden olma bir çocuktum; ay dedemden. Cildim bozuktu, hep onun yüzünden.” diyor. Çakıl taşlarının ninnisinde tepelere küfrediyoruz, işte rüzgâr böyle yaratılıyor.

   “Hadi ya?”  dedim kafanı sallamak için hazırda bekliyorken sen. Beklediğim performansı gösteremediğin için arkamı dönüp gidiyorum aniden. Görüşürüz dersem inanma sakın, laf olsun diye. Zaten her şey de öyle. Geri dönüp “Öyle miymiş cidden?” diyorum bu sefer de. Mişler ve diler ve duyduğuna anında inanan gözlerin ardından çarpık çarpık gülümsüyorsun. İstesem katilin bile olurum şu saatte üşenmeden.

  Oraya bir kedi kondurursan işler değişir. Uyanmasının ve uyuyamayışının bir anlamı olur. Belki beni bile düşünür. Düşünerek kuruttuğu ormanlarda toprakla konuşarak yürüyüşür ve üşür. Perdeleri ve cümleleri aralıklarını yitirir. Bir aralık gelir ve karla birlikte çocukluk havuçları küflenir.

  Okumaktan hoşlanmadığım kitaplarının tozunu alıyor. Bir aşağı bir yukarı ve yeniden bir aşağı ve bir yukarı, gözleri tüm dengesini yitirmiş. Her şeyden yoruluyor ve beni yormak için yaşıyor, çabaladım demek için çabalıyor batarken. Belki cebi delik, belki ayakkabılarının tabanı; eminim delik kalbi, bu yüzden dibe çekiliyor.

   Tuttuğu tüm balıklar ölü, hayır hiç de üzülmüyor. Topallayan vicdanına hiç de kulak kabartmıyor. Beklemiyor ki olgunlaşsın ve düşsün hüzün. Beklemiyor ki çürüyen etine karıncalar üşüşsün. Gerçek olamayacak kadar diri iri gözleri. Benden ve galip ayrıldığı kaderinden bu yüzden iğreniyor.

   Mutluyum ben. Solmuş çiçeklerin arasında en dik durabilen çiçek kadar işte. Denizin en yosunsuz kıyısı kadar, ıtır kadar, lavanta kadar, kaktüs kadar, yerini bildiği radara kafa tutan adamlar kadar, pişmanlıklardan arta kalan olgunluklar ve yatağa yatınca ağrıyan sırt kadar.

   Hop bir lamba daha sönüyor. Sanıyoruz ki tüm bu konuştuklarımız da geceye gömülüyor. Kulaklarına dayalı bardaklarıyla yaptıklarından utanma ihtiyacı duymayan tanrıcıkları antik kentlerin gözlerini ovuşturuyor. Rüzgârında gözümü kurutan bir şeyler var. İçimdeki tüm hisleri ve ağlayabilme yetimi, ağzımı, terimi ve doğru sandığım tüm bildiklerimi.

  Orada hayali bir at koşar siyah. Geride bırakılmış tüm gölgelerle yoldaştır ve gözleri binlerce kör yılandan oluşmaktadır. Benden uzağa gidemeyeceği kesin, sıkışmış o da kendi öfkesinin içerisinde. Bakıyorum, toprağına saplanmakla lanetlenmişim. Sürekli aynı uyarılar, sürekli aynı geçit vermeyen kırmızı ışık. Elime tutuşturulmuş zaman geçiricileri kemiriyorum gözlerimle. Doymuyorum, doymak gerilen tenden geçer.

    Doktorun yüzü süzüldüğüne göre işler ciddi demek. Ne üzülüyorsun ki, hepimiz öleceğiz çıkıveriyor ağzımdan. Söylediğim yalanı unutmuş bulunuyorum bir an. Evet, ölümsüz değildim ve yalan söylersen hemen anlayıp seni cezalandıracak kudrete de erişememiştim. İçin rahat olsun, mezarını çiçeklerle süsler, sana gündelik dertlerimden bahsederim.

   Oraya tuğla kırıntılarıyla çizilmiş bir aşk var bak, insanların ezip geçerken tereddüt etmediği. Yağmurlu bir günde başlamaya karar verdiğin aşkın yağmurlu bir günde izlerinin silindiği. Bu sokak sağlı sollu katillerle doludur. Senin gözlerinden kalkan sineğin ustaca benim ağzıma konması bir işaret değil anlayacağın.

   Külleri cilalı yüzeyden dilinle temizle ve ben yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım bugüne kadar de. Olamadım de, olamadım çünkü biri bitmeden diğeri başlıyordu. Mesela günler lekeli etekler gibi uçuşuyordu. Mesela dünlerde rutubet ve şeytan sidiği. Mesela trenler bile şüpheli. Mesela masanın altında kurduğun kıytırık krallık bile yıkılmaya meyilli.

   Bir iki üç ve tıp. Beynimi yüzüne sıçratıyorum zemine çakılmadan önce şık bir takla atıp. Kırık kolun ve kırık kaburgalarında başarabilmişliğin biçimsizliği var. Erekte alkışlıyorlar bizi. Seviniyoruz. Böyledir zaten; deliler ya her şeye sevinirler ya da üzülürler her şeye saniyede beş yüz yetmiş üç kere.

   Şimdi sana aşkların nasıl leş düşüncelerden doğduğunu ve nasıl masum hayallerle öldüğünü anlatabilirim uzun uzun. Ama annen sana seslenir ve sen bakmazsın. Baban sana seslenir ve sen bakmazsın. Yengeçler gibi hep korkak ve kendi cüssesine göre tehlikeli, aya ilerlersin. Benim tek ayağım yollara gömülü, ben gelemem senin peşinden. Ben senin peşinde kokuşturan bir düşme korkusuna dönüşemem.