Günü geldiğinde günü geçmiş zekâna yenilirsin. Tutunduğun anda yeniden kopmak için çabalamaya başlamışsındır ve beslediğin sevgi seni çarpan elektriktir, kendini yapıştığın yerden kurtaramazsın. Şu elektrik alamadım diyen teyzeler gibi hani, elektriği aldın ve artık kurtuluşun bir başkasının elinde. Biri gelecek, bir ahşap sopayla iteleyecek seni ve sen gözlerinin ışımayan kısımlarıyla bakacaksın kurtarıcına. Bu geçici bir sevgi, ona sakın kanma.
İpek çorap giymenin yaşadığın yaşa göre ayıp karşılanabileceği yıllarda kaldı sevgi. Kare kare bölünmüş bir anın hangi köşesinden başlasa kendi gözlerine gömülüyor bazen insan. Bir de bakıyorsun çok zaman geçmiş oluyor. Hiç bitmeyeceğini sandığın hislerin yerinde yeller çığlık çığlık eserken, nerede yittiğini düşünüyorsun evin en rahat koltuğuna oturup. Bir an vardır elbette, hissetmişsindir. Bir bakışa gizlenmiş beklileri görmüşsündür. Birileri gölgedir, onun kelimelerinde gezinir. Hepsini fark edip aklının kutucuklarına yerleştirmişsindir. Hangi kutuda hangi korkulanın gizlendiğini unutana dek, sevilmeyi denemişsindir.
Oysa senin sevilmeye ihtiyacın mı var? Daha iyi biri olsaydım, keşke şunu yapsaydım ya da yapmasaydım demeye? Bir merhametten doğacak sevgiye işte, en büyük eziyete, ihtiyacın mı var? Sevgiyle sevgiyi birbirine karıştırmış insanlardan bahsediyorum. Bunu büyük bir ahenk içerisinde yaparken kendileriyle gurur duyar onlar. İyi birer insan olduklarından ve sizi nasıl da çok sevdiklerinden bahsederler. Siz bu anın hiç bozulmayacağını umarak gülümsersiniz. Sevgiyle sevgiyi birbirine karıştırmış insanlardır onlar, altını çiziyorum bunun. Herkesi sevdiği gibi seviyordur sizi, iyi biri olduğunuz ya da zararsız olduğunuz için. Sevmemek ayıp olur diye belki. Belki siz ona seni seviyorum derken, o sizi soru soruyor sandığındandır. Sevgi bir şeyin cevabı değildir, olamayacaktır.
Sevgiyle kurtarılacak bir duyguya mı inanıyorsun bir de? O halde bin mürekkep kokan gazetelerden imal edilmiş gemilerine, açıl geçmişinin denizlerine. Bak bakalım, neyi kurtarabildin vicdanından başka? Hem kurtarabilseydin sevgiyle bir şeyleri, tanışmış bile olmayabilirdin onunla. Ama şimdi dur, aynı hikâyeyi yaşamaktan bahsetmiyorum, bunu düşünme. Aynı hikâyeleri yaşıyor oluşun senin tercihlerinin babasız bebeği. Belki kendinle övünebilirsin bile. Kendini kutsal bir şey gibi hissedebilirsin. Aynı bakan ve aynı hissi yaşatacağı muhtemel olan insanları seçtin çünkü kendine. Nasıl farklı bir son bekleyebilirsin ki kendini bile bile?
Sana başka şeyler de söyleyebilirdim, inan. Bir gün her şeyin daha güzel olacağından bahsedebilirdim. Moralin yerine gelsin diye saatlerce fal bakabilir, başkalarının hikâyelerini sırf için rahat etsin diye ifşa edebilirdim. Belki saçlarını şekillendirir, eline bir fincan ya da bir kadeh sıkıştırır, karşında otuz iki dişimi göstererek gülebilirdim. Sen de gülerdin. Ben gülerken gülen herkes gibi. Ve sen de gülerdin, ben üzgünken önemsemeyenler gibi. Güzelliklerden de bahsedebilirdim sana. Ama bu uyuman için alelacele uydurulmuş bir masal olurdu.
İnsan, birinin orada bıraktığı gibi kalışıyla nasıl da gururlanabiliyor değil mi? Ben mesela, onların pişmanlıklarından ve mutsuzluklarından gururlanıyorum. Başarılarından ve mutluluklarından bir de. Onları kendileri yapabilecek her şeyden, akıllarına düşebileceğim her andan gururlanıyorum. Ama unutuyor insan, ben de unutuyorum. Kafanda gereksiz yer kaplayan birini, tıpkı bir sineği basit bir el hareketiyle kovalar gibi kovalıyorsun ya bir an gözlerini kırparak; bunu sadece sen yapmıyorsun işte. Onlar da yapıyor. Canını yakar belki ama, o da yapıyor. Ben bile yapıyorum.
Ben bile… Kendimi kaldırıp koyduğum yerde, yüksekte olmak dışında her şeyim. Tozluyum, uzağım, unutulmaktayım. Ben bile diyorum, ben bile diyorsun. Onun sana biçtiği değer yüzünden mesela. Sana kendini değerli hissettirdiğinden bir süre. Kendini bulduğunu düşündüğünden onun yanında ve hatta belki de koynunda. Ben onun tırnaklarının arasında birikmişim meğer, koltuk minderlerinin altına kaçmışım, dolabın altına yuvarlanmışım, işte tam da buradaymışım dediğinden mesela. Sonra terk edildiğinde başlıyor bir de ben bileler. Diyorsun ki iyiydik, iyiydim. Diyorsun ki şimdi hiç oldum, ben bile.
Hiç unutmayacağını sandığın tarihlerin üzerinden günler geçmiştir, belki aylar, belki de yıllar geçecektir. Hiç unutmayacağını sandığın sesleri unutacaksındır. Evine sızan güneşin saat kaçta oturduğu koltuğa vurduğunu, ayaklarının nasıl olduğunu, saçlarını hangi tarafa taradığını mesela. Mesela vücudundaki benlerini onun, karıştıracaksın benlerinin yerlerini. Belki bu acıtacak, belki sana seni seviyorum derken dudaklarının nasıl kıvrımlandığını canlandıramayışın. Hafızanı zorlamak kendi çiğ ellerinle derini yarmaya benzer bir hal aldığında vazgeçeceksin. Onu, unuttuğun yerde bırakacaksın. Unuttuğun yerin neresi olduğunu bilmeyerek ve ileride onu bir daha asla bulamayacağını o an için düşünmeyerek.
Nasıl da karşılıklı tüm bunlar. Sevgiler hariç her şey mesela; unutuşlar, savuruşlar, susuşlar, bakmayışlar. Yine zaman geçecek. Ondan bahsederken canının acıdığını değil, yoruluyor olduğunu fark edeceksin. Kendini ayıplayacaksın belki. Ya da oh canıma değsin diyeceksin. Bu senin kaçarken ne kadar hızlı koşmaya çalıştığına ve kaç kere düştüğüne, kaç arabaya tosladığına, kaç kere geri döndüğüne, kaç kere kovulduğuna, kaç kere umudu umduğuna bağlı. Bana sorarsan umuda bağlanmasın sabahların. Umut, insanın vücudundaki tüm suyu gözlerinden fışkırtın bir pompadan başka bir şey değil. Kendini ve sevgini öldüremiyorsan eğer umudunu öldür. Çünkü onu öldüremeyecek kadar geride kaldın.
İnsanın yüzüne vurulmayacak şeyler de var elbette. Sana mesela, sen bunca zaman uyuyordun aslında; gördüğünü sandığın rüya bir kâbusa dönüşmüştü ancak uyanamayacak kadar da abanmıştın antidepresana diyebilirdim. Diz kapakların birbirlerini ezdi uyurken sen, bu yüzden yürüyemiyorsun diyebilirdim. Havasız kaldı yattığın oda, nefes alamayışın bu yüzden diyebilirdim. Vücudunun sol yanı gövdenin altında kalmış, kalbin bu yüzden ağrıyor; sıkışıyor diyebilirdim. Gözlerin uzun zamandır gün ışığına çıkmadı, yaşların bu yüzden diyebilirdim. Sevgi yüzünden sandığın her sızı, kendini uyuttuğun için aslında diyebilirdim. Demeyeceğim ama. Nasıl olsa kendi başına da anlayacaksın eninde sonunda.
Gelmediklerinde -ki gelmezler onlar, geleceğim diyenlere inadına inanma- pencereye dayadığın alnını çek oradan. Pencereler kuşları seyretmek için, sen onlarda iz bırakıyorsun saçma sapan. Telefonun her çığlığında koşturmayı bırak, alt kattakilere çok fazla gidiyor ayak seslerin. Kapının her çalışında megafonun ucunda tanıdık bir ses mi bekliyorsun hala? Olabilir, belki su sayaçlarını okumaya gelmiş olan adam yıllardır megafondan konuştuğun biridir. Sanıyor musun ki sonsuza kadar sürecek şimdiki acın? Bir yenisi gelecek ve yeniden kanayacaksın saçmalıklarına bulaştırmayacağım ben de ellerimi, korkma. Ama biliyorsun sen de, kalmadı artık istediği adama vermedikleri için bekârlık yemini eden kadınlardan. Kalmadı, sevdiği kızı vermedikleri için deliren adamlardan.
Bir gün bir taksiye bineceksin, belki bildiğin belki de bilmediğin bir adresi söyleyeceksin şoföre. Belki bildiğin, belki bildiğini sandığın, ama büyük ihtimalle yanıldığın biri açacak kapıyı. Bir temas anında kırılacak çatlak kalkanın. Tutunduğun anda yeniden kopmak için çabalamaya başlayacaksın ve beslediğin sevgi seni çarpan elektriğe dönüşecek, kendini yapıştığın yerden kurtaramayacak ve hatırlayacaksın. Bölük bölük, ama geri adım atmayı düşündürecek kadar. Geride düşebileceğin merdivenler var, ileride düşebileceğin bir uçurum. Seçim senin, nasıl olsa ölmeyeceksin.