KUMA SAKLI DİKENLER

Kalbimin boğulduğu yerden başlayalım. Tekrar tekrar sonra. Ne yapacağımı bilemediğim, sıkışacak bir yerimin bile olmadığı yerden. Sesler karışsın, dinlemeyi bırakıp bakınmaya başladığımızda görecekmiş gibi bir şeyleri, yavaşlayalım.

Kendimi gömdüğüm adalardan esiyorum. Az titreyerek, çok unutarak. Kendimi düşürüyorum yere. Ne öğrenmiştim kendimden? Kırılmadığımı. Kendimi kedilere sarıyorum, bu göçü çiziksiz atlatamayacağım.

Çok deforme sözlerimle herkesin karşısında kadınım da, ben isterdim ki çocuk olayım. Sesimin çirkinliğini önemsemeyecek olayım. Dizlerim yaralı olsun, gülümseyeyim. Ağzıma öfkeniz dolsun da, iğrenmeyi bilmeyeyim.

Yalnızlığının kıymetini nasıl anladın diye soracak gibi oluyorlar. Sorsalar ne güzel susacağım. Ah, sorsalar, uzaklara bile bakmayacağım. Biraz rahatlayacak içimde çırpınan vahşi. Beceremiyormuş gibi gülümseyeceğim.

Olamadığım biri gibi. Geçici bir gerçekle yüzleşe yüzleşe. Rengimi sağa sola sıçratarak ve tekrar tekrar sonra. Kalbimin boğulduğu yerden başlayalım. Hiçbir duvara yaslanamadığım yerden. Orada bir kurbağa olsun, gidemeyeyim.

Bu bana kaderimden de öncesinden kalma. Bu benim adımdan bile eski. Bu, tüm seslerin anlamsızlığından da eski. Bu o kadar eski ki, artık ayakta duramıyor. Artık yığılıyor. Artık, bir şeylerin artığı gibi. Tortusundan kendini tanımlamaya çalışıyor.

Ellerimin kıymetini bilmek üzerine konuşalım biraz da. Hiç sebepsiz kendini sonlandırabilecek ellerimden bahsedelim haydi. Büyük bir poşeti patlatmaktan delicesine keyif alacak çocuk ellerimden. Kendimden korktuğum anları parlatalım.

Sonra zaman zaman parıldayan gözlerim. Zaman zaman kan oturmuş. Zaman zaman dönüyor. Zaman zaman aşık gibi bakıyor. Kim ki yanımdaki diye bakıyor. Bakıyorlar, ellerime. Kaç kuşu yaşatamamış beceriksiz ellerime.

Beni kim kutsayacak? Benim bahanem hangisi olacak? Lekelerim, çillerim, saplanan bıçakların gölgeleri, kabullenmişliğimin hıçkırıkları arasında; beni kim susturacak? Geçti diyen bir ses de istemiyorum. Geçip gideni izlemek zorunda kalmayacağım bir duvarım olsun. Yeter.

Ruhsuz sırtımda gezinen akşam esintileri. Yüzlerce ağaçtan süzülüp de gelmiş acılı nefesler. Kalbime durmaksızın abanan kimin ninnisi? Onlar yakıştırdılar, bu oldum. Onlar yakıştırmadılar, bu oldum. Ne olacağımı bilemedim, bu oldum.

Beynim topallıyor. Kendim oldum en sonunda. Gerisini beceremedim. Gerisi gereksiz geldi. Gerisi geride kaldı.

SENİ GÖRMEMEK İÇİN UYANMIŞ OLAMAM

    Sokak sakin. Başka bir şeyler olmalı. Bir kedinin bir insanı sebepsiz yere uyardığı nerede görülmüş? Haksızlığa uğramış şarkıları saplıyorsun kalbime. Seni kimse sevmeyecek, bilmiyorsun. Boğazımda çok kuru sözlerin, laf olsun diye yutkunuyorum. Kendi başıma bulamayacağım bir ıssızlığın ortasındasın sanki. Gecenin dördünde kendime günaydın dediğim bir yalnızlıksın. O zaman beni çocuklar da mutlu etmiyor. O zaman beni kim ısırırsa ısırsın gülemiyorum. Kim parçalarsa ellerimi, gülemiyorum. Kimse boynumda sahici bir nefes değildir, biliyorum.

    İmkân veremiyorum. Canlandıramıyorum benden uzaklaşma anını. Belki kendimden başkasını önemseyemiyorum o sahnede. Gözümün önünde birbirinden kopartılan bir anne ve çocuğu beliriveriyor. Ağlayan bir çocuk, çocuğunun kolunu tırmalayan bir anne, tutabilmek; çekebilmek için kendine. Sonra aklıma bambaşka bir hikâye geliyor. Boğulurken kuzeninin saçlarına tutunan, avuçları saç dolu ölen bir kızın hikâyesi. Hep tutunduğu elinde kalanların hikâyeleri işte. Hep bir parça kopartan. Ama işlevsiz. Ama gereksiz. Ama her şey can havliyle.

    Olabileceğim kadar kendime yakınım. Olamayacağım kadar az saldırganım. Tatsız bir an bile olsa, özlediğim onca şeyin arasında mı yer alacaksın, ne korkunç. Ellerine kimin baktığının, kimin dokunduğunun bir önemi yok ki. Benim içimde çirkin bir şey kalacaksın, ne korkunç. Olası mutsuzluklara çok rahat yaslanacağım. Birinin kolunun altındayken sıcak ve mutsuz, uzaklara dalacağım. Tahammül edemediklerimi düşüneceğim. Tahammül ettiklerimi düşüneceğim. Berabere kalacağım kendimle.

    Her defasında daha zor oluyor. Gidip de kaybolmaya üşenirim. Birilerine anlatmaya çekinirim. Taşa taşa kaynayan bir şeye dönüşürsün içimde. İçimde dibin tutar. Tekrar tekrar akşam olur. Tekrar tekrar akşam olur. Saatlerin geçmediği saatleri aynı gölgelere bakarak geçiririm. İçim ziftine bulanır.  Bana ninni söyler kediler. Ağlayarak uyurum. Günsüz uyanırım. 

UZAKTAN BAKINCA DAHA NETSİN

    O gereksiz baş dönmeleri geçti. Ait olmadığın yerlerden, sahip olmadığım insanlardan kurtulmam gerekiyormuş demek. Beynim temiz, kanım pırıl, ağrısız, sancısız yenilendim. Işığa bakabilmek, midemin bulanmaması, biri durmaksızın bir kâğıdı parçalasa bile kulağımın dibinde, çok iyiyim. Artık küçük ve gerçek şeylere üzülüyorum. Nerede umursandığımı, nerede sevildiğimi, nerede inanabileceğimi biliyorum.

    Sevdiğim üç beş kişiyi sevmesem de mi olur? Kedileri bile sevmesem de mi olur? Hiç boşluk bırakmadan sussam ya da konuşsam, o da mı olur? Geçmişe ait kimseyi istemiyorum. Geçmişten kastım bugünden öncesi. Çünkü anlatacak bir şey de yok. Ne yapıyordum, nasıldım, ee daha dahalar yok. Bu bir lütuftu da, ben lanet sanıyormuşum.

    Kaçmam gereksizmiş, kovmam yeterliymiş. Ummak, yaslanmak, sahiplenmek filan işte. Hepsi gereksizmiş. Devrilmeden anlayabilmek ne büyük şans. İyiyim, aynıyım, iyiyim, az değiştim, çok değiştim, bambaşkayım ama iyiyim. İyiyim. İnanılır gibi değil çoğu zaman ama iyiyim. O şekersiz kahveler, sabahın yedisinde uyanmalar, kâbuslar bile iyi.

    Kâbuslar bile iyi. Artık tüm eski sevgililerimi öldürebilirim. Her şeyin çok eskidiği bir an çünkü bu. Hafızamın bulanıklaştığı bir yer. Şarkıların unutulduğu bir yer. Nasıl kokarlardı mesela, unuttum. Dişleri nasıldı, unuttum. Mutlu muydum, mutsuz muydum unuttum. Yaramı, sızımı, izimi unuttum. Yeniden yanılacak kadar unuttum. Yeniden inanacak kadar yanılmam ama.

    Çıkarlarınızı hatırlattınız tekrar bana. Ve ben yeniden kendim oldum. Samimiyetsizliğiniz, fışkıran hormonlarınız, yalanlarınız, oyunlarınız filan. Tekrarlandıkça kendinizi bir pisliğe oturttunuz. Kalabalık ve vıcık vıcıksınız. Ne güzel. Ne güzel yalnızım ben de. Sessiz, huzurlu, milimetrelere sinirli zaman zaman. Ama iyiyim. Kendim gibiyim, çok değiştim, iyiyim. Yalnızım demiş miydim? Demiştim. İlk kez yalnızım diyecek kadar yalnızım. Üzülecek bir şeyim kalmadı şimdi, iyiyim.

DEFNE SABUNU

    Bir yanlışlık yapıp büyük harfle bitirmişiz gibi. Tüm dengemizi yitirmişiz gibi. Sızıntı gibisin geceleri. Bir yer bulup kendine, çıkamadın ki içimden. Dilimin ucuna kadar gelen küfürler, görünmez bir duvar gibi, ama aniden, aramıza iner.

    Kendimi affetmeyeceğim. Tehlikeliyim çünkü. Aşktan daha da acımasızım. Bağımlıyım, asalağım, kırılganım. Demir kadar soğuğum, mermer kadar sertim, kil kadar yumuşak, güneş kadar sıcak. Deli gibiyim. Sana bağlı olmaksızın deli gibiyim.

    Pençelerimin izleri kalmış geçmişinde. Geleceğinde sızlayan bir kemik gibi hatırlatacağım kendimi. Kendini sisin arasında çeltikleri izlerken bulacaksın, beni aradığından habersiz. Benden kaçtığından habersiz, başkalarına sarılacaksın.

    Bir karteladan seçmedim bu rengi. Bazıları solgunluğa adanmışlardır, daha doğmadan. Hep bir melankolik bakarlar ama dozunda. Hep bir gitme der gibi dokunurlar ama dozunda. İzmaritlerini ve günlerini unuturlar. Çok sevdiklerinin isimlerini unuturlar. Üzüldükçe karıncalanırlar.

    Kendimi çekiştirmek zaten yorucu. Bir adımı bile umursamadan, görmeden, fark etmeden, gerilmeden atmak mümkün değil. Dayanamadım. Yüküm ellerimi parçaladı. Yaralanmaktan korkan da kim hem? Zarar vermekten çekindim. Kontrolü kaybetmekten korktum. Anlatmaktan korktum. Eklemlerin tutulana kadar hareketsiz bekledim. Geçmedi. Geçiştirebildim ama.

    Küçüklüğümden kurtuldum. Konuştuklarımı sustum. Konuşamadıklarımı kustum. Utancımı terk ettim. Kendime rağmen iyi olduğumu fark ettim. Gücenmedim. Affetmedim de. 

BENİ SADECE KEDİLER SEVİYOR

    Günleri de baştan başlat. Kimi kimin yüzünden tanıdığını bile unutarak. İsimler ne ki? Gözlerini hatırlayamadığımız insanları tanımlamamız içindi onlar. Çoğu şeyi geçiştirelim. Nasıl olsa geçiştirildik biz de. Yalnızlar mı? Yağdı bitti, elleri ayrıldı. Bana çatlak bir kemiğin acısını hatırlatıyor sürekli. Bir başkasının çığlığını hatırlatıyor. Yüzüme dizilmiş. Çoğu zaman kurtulamıyorum. Kendi elimden çekiştiriyorum, farkında bile değilim. Yalan mı söylemelidir, sessiz mi kalmalıdır? Bunun kararını veremeden geçiştirelim. İsterdim. İstemiyor.

    Bir imdat freni koyamadılar hayatlarımıza. Yara bere ve tedirginlik içerisinde kendimizden defalarca iğrenerek sürükleniyoruz. Ben mi karamsarım? Hiç de değil. Öncesini hatırlıyorum, sonrasını biliyorum. Anın anlamının içine girdim. Eriyorum. İnsan döner kendini terk ettiği yere de.  Gözleri iki misli açılır, ağzı iki misli kapanır. İki misli büker kendini. Dalgınlık, kırgınlık, neyi unuttuğunu hatırlayamamak… Hepsi birden işgale başlar.

    Duvarların maskeleri dökülmeye başladı. Taşlar cilasız, gittikçe daralan bir boşluk. Bunlar benim bir güne sıkıştırabildiğim acılar. Yine de ölmüyorum. Aynı hızda eriyen iki mum gibi birbirine düşman, birbirine dost geçiyor hepsi.  Çizmelere çiçek filan ekerim diye düşünüyorum. Artık hiç dışarı çıkmam diyorum. Sigara içmesem de olur. Kahve içmesem de olur. Eksilse ne olur? Tüm bunlar eksilse ne olur?

    Eski odaların anahtarlarını biriktirip de… Açılacak bir kapı kalmadı, kendine bunu hatırlatmak için mi? Geriye kalan neyi sakladık? Kristal avize taşları, altında gülüşmüş. Hatıra defterlerinin kilidi, sırları bile olmuş. Kopuk kolyeler, eskimiş. Bazı çanlar, çıngıraklar, sigara ağızlıkları, pikap iğnesi kutuları, ıvır zıvır ne varsa geçmişe ait biriktirip de… Bir geçmişim olmuş. Birilerine ait olmuşum, birileri ona ait olmuş; demek için mi? Bir şeylerin parçası olmuşum. Bir yerlerden birilerinin yanındayken geçmişim; demek için mi? Ama sen neredeydin?

    Yarısı net hatırlanmayan birkaç yıl. Unutulmuş isimler, gözler, eller, sesler. Bol yağmur, az kar, çokça güneş. Yirmi ya da otuz kadar kedi, koyna alınmış. Yüz elli ya da iki yüz kadar kedi, gıdısı sevilmiş. Başkalarına ve aşka ağlanmış pazar günleri. Az yeşil kuş, bol polen, en çok da yokuş. Çocukluk atları, adını durduk yere telaffuz etmek. Herkes var. Kedilerin mezarı bile var. Hatırlandıkça ürperten kâbuslar bile var. Sen de vardın, oradaydın, burada değil.

    Böyle zamanlarda ağlasa insan, açıklama yapamaz. Ağlamaya bile açıklama yapılır, ayrılığa yapılmaz. İnsanız çünkü. İnsanlar birbirini koparır. En azından bunu biliyordum. En çok da bunu biliyordum. İnsana ait her türlü şeye inanıyordum da, insanın kalıcılığına inanmıyordum. Kendimi tekrarlayayım, bırak. Bir yankı olarak kalsın kimi nasıl sevdiğim. Oyalanayım. İçimdeki ine gizleneyim. Başkalarının hikâyelerini dinleyeyim. Bir değişiklik yapıp, tolerans göstereyim. Kimse beni sevmeden, ben kimseyi sevemeden, geçiştireyim. 

YARIM OLSUN, NE OLUR?

     Yıldızımla birlikte düşkünüm. Öyle diyorlar, inanıyorum. Bak bu yalnızlık, hepimiz üzerimize alınıyoruz. O şiir o sesle söylenmez, hiçbirimiz aldırmıyoruz. Sevgilim günler bozuk, sen yoksun. Sebebi bu mudur, bilemiyorum. Kediler bütün, sokaklarım kalabalık. Boğuldukça kendimi tanıyorum.

    Her şey nasıl karıştı birbirine. Geçen seneydi diye hatırlıyorum, değilmiş. Yağıyordu yine, derine gizlenmiş izliyordum. Ayaklarım ıslak, seni mi bekliyordum? Belki alakası bile yoktu. Bir başkası beni sırtında taşıyordu. Kara şarap gömüyorduk, düşüşüyorduk. Çocukluk hatıralarımı arındırıyordum.

    Puro içip yüzümü buruşturuyordum. Maçka’ya mı çıkalım, Teşvikiye’ye mi inelim? Bacaklarım üşüdü, eve mi dönelim? Kediler iyi midir? Kederli miyimdir? Birilerinin koluna girer miyim yeniden? Var mısın? Beni sever misin? Bunları aslında hiç düşünmeden, gün sayıyordum.

    Seni nasıl sevdim hatırlamıyorum. Yağmur yağıyordu, yazdı. Ihlamur ağaçlarının altından geçiyordum. Asfalttan buhar çıkıyordu. Akşamın on ikisiydi. Ayağım taşa takılıyordu, son anda kurtuluyordum. Kasrın bahçesinde tavus kuşları ağlıyordu. Sana saplanıyordum.

    Sonraları sen uzaktın, ayağımın dibinde gezindiler. Gözümün içine baktılar. Arkadaşım oldular. Ben sayfalarca yazdım sana. Özleyip özleyip yazdım. Bilmem ki kaç kere ağladım. Kaç kere iç çektim. Kediler benden çok annemi sevdiler, içerledim, gülümsedim. Aynı şeye güleriz diye umuyordum.

Senin yüzünden yeniden insan oluyorum.

Uyan, yalnızım.

Biraz da korkuyorum.

MAKARA KOLEKSİYONU

    Şarkıları da hatırla. Bunlar bir kedinin rüya sıçaryışları gibi değil. Uykumdan uyandırdığın an sokak lambaları da yanmaya başlıyor. Güzel bir mevsim de bu, değerini bilemiyoruz. Ben üşeniyorum uzun uzun anlatmaya –ne tuhaf- sen anlatırsın gerekirse. Ne ellerinin ne de şiddetinin değerini bilebildim filan dersin. De işte bir şeyler. Nasıl olsa dinlemeyecekler.

    Ne şanslı kadındım, bunu da hatırla. Yansıttığım gerçeği kimse fark etmiyordu. Kendim hariç bir şeylere benzetiliyordum. Hep birilerine çok tanıdık geliyordum. Hep birilerine çok eşsiz geliyordum. Çoğu zaman hepsinden nefret ediyordum. Ben sinirlendiğimde ne oluyordu? Neye dönüşüyordum, hatırlamıyorum. Şimdi her şey daha bir farklı. Ağrım bile değişti.

    Sevemezsem eksik yaşarım sanıyordum, hatırla. Ayakkabımın içine kum girmiş gibi rahatsızım oysa aşktan. Yine üst üste geldiler. Yine talihi kıramadım. Af dileyerek başkalarını sevdim zaman zaman. Kalbim bir fermuara sıkışmış gibi sızladım. Beni kimse kırmıyor, ben plastikliğime kırgınım. Kendime alınganım.

    Suyun üstünde koşuşturan çocukları da hatırla. Bana bir şeylerin sandığım gibi olmadığından bahsediyordun. Ne güzel yanılıyordum o zamanlar. Sürekli bir şaşkınlık içerisinde gözlerim büyüyordu. Dudağımı sarkıtıyordum. Sonra tüm hayretim tahliye edildi. Bir bina mı yıkıldı gözlerimde, kimin yüzünden bu boşluk?

    Utancımı da hatırla. Durmaksızın elimi bırakıyordun. Kimsenin anlam veremediği bir hikayeyi paylaşıyorduk. Hiçbir şey kardeş payı değildi. Asla kardeşlik kazanmıyordu. Ne söylesem olmuyordu. Alfabemi çekiştiriyordum durmaksızın. Genişleyen bir sürü anlama dayıyordum sırtımı. Öyle huzur buluyordum.

    Üzüldükçe hastalanırdım, teselli etmeyişini de hatırla. Keşke elime sürse başını o güzelim tekirler de kaderimi ertelesem. Bir an hiçbir şey olmamış gibi hissetsem. Boşluğun tozunu solusam.  Rahatlasam, ama hiç arınmadan. Kendimi ikna edip sokağa çıksam da, beni başka yerin insanı sansalar, nezaket kırılsa.

    Bir sabah kahvaltı niyetine olanları hatırladım. Benden bahsettiğini öğrendim rüzgardan. Hiç değişmemişiz. Hala olmayışımız birbirine düşman. Yokluğa seslenen adamlar ceketlerinin yakasını kaldırıp ıslanırken yağmurdan, bir tek benim hatırımda eskisi gibi kalacaksın, ellerini unutup kelimelerini unutmadığımdan. 

RAYDA SÖYLENEN ŞARKILAR

Gözlerimi kapadım ve açtım. Bir şey değişmedi. Kimse de bir mucize vadetmemişti. Zaten seslenen biri de yok. Birbirine benzeterek tanımladıklarım da yok.  Acımasızlığıyla övünmeyi bilen insanlara temas ettim. İstediğim hayat bu değildi. Düşlemeyi zaten hiç beceremedim. Fesleğen tohumlarını biriktirdim. Şişe kapaklarını, kısacık kurdeleleri. Başkaları konuştu, ben dinledim. Zamanı tekrar tekrar geçiştirdim. Nasıl da kurtlandım içimden, pek de hissetmedim. Kendime yer açamadım anılar içinde. Aşkı abartmadım. Uzun uzun yalnızlıktan bahsetmişler hep. Oysa ben de kül tablamda başka bir izmarite rastlamadım. İncelikten yoksun yağan yağmurlar, henüz yere çakılmamış kozalaklar, mezarına bakarken iç çektiğim ölü kediler, hangi yıldaydı hatırlayamadığım bir takım acı olaylar işte. Hepsi birbirine karıştı yine. Yine aniden bir gecede. Rüyamda kaktüsleri sevdim, hiç canım acımadı. Birileri bir sandalyeyi oradan oraya çekiştiriyordu, kulaklarımı inkar ettim. Sonra ellerimin içine alıp yüzümü, kırıştım, kırıştım, kırıştım. Bir kağıdın kağıtlığını yitirmesi kadar kırıştım. Harflerim silikleşti, rengim bulandı. Neyde ısrarcıydım, hatırlayamadım yine. Yine anımsadım, benim elime dokundular ama elimi tutmadılar. Yitirilmiş bir şeymiş gibi bahsettiğim her şeyde de, o şeyler bir şeylerdi işte, fazla abartılmıştılar. Koltukların altına gizlenen yabani kediler gibi, gizleyemedim birilerinin koltuk altına kendimi. Öyle kendi başına, öyle yaralanmaya açık, öyle gururla saflık arasında dikili kaldım. 

KÖŞEDE RİCA EDECEĞİM

    Oturmuş güzelliklerinden bahsediyorsun geçmişin. Dinlesem fedakâr bir adamsın, âşık bile olurum yeniden. Ellerim zarif dalgalanıyor da gözlerindeki öfkeyi önceden tanıyorum. Beni hiçbir anıya yakıştırmıyorsun ki bu da önemli değil. Seni her sabah affediyorum. Ömrümden çalıyorum ki bu da önemli değil.

    Asla eskisi gibi olmayacaktır şehir. Nereye kokumuzu bıraktıysak lanetli. Benim uykum bölük. Sen sözlerini toparlamışsın. Gidiyor musun? Gitmezsin. En azından bana bir gölge bırakırsın, geceleri boğazımı sıksın diye. Ben seni ne çok sevebildiğimle övünürüm, kalbim kırık doğduğum halde. Kalbim bozuk olduğu halde sağlam sarıldım sana diye övünürüm.

    Söndürdüğün sigarayı da saklayabilirdim. Her gece bir başka gecenin hatırasına ağlanır yalnızlıkta. Duvara yazılmış satırlar karalanır. Bir masa lambasının ışığına sığınılır. Rüzgâra küsülür, yağmura sövülür. Beni perdeler gizlemez. Sen arka odalara gizlen istediğin kadar, sesim erişir sana, sevgilerini susuşuna.

   Ben bildim nerede koptun etimden. Ben bildim nasıl bir kansersin içimde. Gördüm kızgınlığının rengi ne, sevginin salgısı ne. Nasıl sarılır inan kaybettiğine, gördüm ben. Ama birikmiş cümlelerinle kefaretini ödedin. Sonra yeniden yaralayarak, eski yaraların tam üzerine, tüm zemini unutarak. Bende bileyledin kendini.

9 İZMARİT 6 ZEYTİN ÇEKİRDEĞİ

Ne olur bir kırgınlık çıksın aramızda. Tavana yansıyan yalnızlığından düşüyorum sana. Bunlar kan değil. Bunlar kırılmadı henüz. Gözlerimi ovalayıp tekrar tekrar düşünüyorum. Bakışmamızda sönmüş yangınların kokusu var. Suskunluk bahşediliyor bana yine aniden. Aynı koltuğa da oturma artık benimle. Bir şeyler yapıyorum, çevremde dolanma. Aklımdan uç. Uyuyamıyorum artık. Oysa derdim bile yok. Kadeh kırmadan bir gece daha bitirildi, ne tuhaf. Olgunlaşmadan yaşlandık, bu da büyük başarısızlık oysa. Hiçbir eve sığamadık. Hiçbir geceyi hüzünsüz sonlandıramadık. Gülüşümüze hep başkaları karıştı. Başkalarından gizlendik. İstisnasız herkesten nefret ettik. Kimse yeterince komik değildi. Kimse yeterince ciddi değildi. Kimse yeterince güzel değildi. Kimse yeterince gerçek değildi. Hepsi de mutlu oldular. Ben kendime bakar kaldım. Sen hikâyenin bütünlüğünü koruyamadın. Çekilen çileyi unuttuk. Ezilen eti unuttuk. Kar, gar, parklar geride kaldı. Yeterince sustuk. Artık hikâyeyi kendimizce anlatabiliriz. Ben iyi yürekli bir ihtiyar olurum, sen ejderha.