MUCİZE SANDIĞIN HER ŞEY BİR LANETTİ OYSA

 Mutsuz nefesini kahveyle taçlandırdı, loş odanın en aydınlık koltuğunda yer kaplayamayacak kadar azdı. Sevilecek yanları vardır belki, göstermiyor. Kimseyi sevmiyor o artık, sevginin bir hastalık olduğunu düşünüyor.

– Adı ne onun?

+Adı mı? Sanırım Agia.

 Onunla hatırlayamadığım bir gününde tanıştım kanla kaplı küvetlerin kurumaya bırakıldığı bir mayısın. Kuru dalları sevdikleri için bilhassa bahar aylarında evlerinin tüm pencerelerini gazete kâğıtlarıyla örten bir ailenin en küçük torunuydu. Bir de parkeye yansıyan güneşte uyumayı seven kedileri varmış, kediler öleli çok oldu dedi bana. Hepsi de pişmanlıkların yüksek yastıklarda anıldığı bir gecede ölüvermişler.  O en çok fareleri severmiş.

-Senin de tenin fare rengi.

+Evet, fare rengi benim tenim, söylesene gidip de birilerine; bitirmeyelim.

 Annesinin adını Berra koymuş. Berra iri bir kadın, elleri insanlık namına çok çok kaba. Berra öldüğünde ben de öleceğim demişti.  Bir intihar mı söz konusu diye sormuştum ona dişlerimin aralıksız arasından. Yok dedi, Berra geride bırakmaya korkar beni. Berra tüm insanlardan korkar, korktuğu için büyüdü onun da elleri.

-Sen de korkuyorsun ama ellerin küçük?

+Küçük benim ellerim, benim kalbim de küçücük.

-Onun elerli de büyük, kalbi de büyük.

+Onun kalbi kalbime inen en büyük yumruk, ben bu yüzden dağıldım.

 Tek bir dişi diğerlerinden daha güler yüzlü onun. Bir gözü daha aydınlık bakıyor diğerine göre. Diğer gözü hep beklemede, diğer gözü tüm adaların çarpık limanlarında nöbette. Tüm bu evlerin anahtarlarını saklamış mesela, bir gün geri dönerse yakalayacağım onu diyor. Onu yakalayıp içine saklayacakmış mozaiklerin. Kese kâğıdına yazdığı şiirleri okuttu bana. Bir daha adını anmak istemediği şehirlerin üzerlerini karalamış istiridye kabuklarıyla. Parmakları silme kesik, parmakları bir kere kulağıma dokundu. Verdiği sırrı söyleyemeyeceğim soranlara.

-Sırların da sınırı vardır.

+Sınırlar sırlara da açılan kapılardır.

 Beceriksiz elleri sürekli saçlarına dolanan bir adamı sevmiş. Adamın gözlerinden yaş gelirmiş saat ikilerde. İkilemlerde kalırmış böyle tekrarlanmalarda Agia. Kestim tüm saçlarımı diyor, becerebilseydim kirpiklerimi de sökerdim. Daha az canımı acıtacağını bilseydim takılmadan akan yaşların yazın sıcak taşlarında, sökerdim. Yumurtasından yeni fışkırmış kumruların hatırına yaşattım ben sevgimi dedi bana. Yavrular uçamayınca, çakılmış sevgisi de onun kaldırımlara.

-Bunlar hep gereksiz anılar, yazık ona.

+Sakladığım anılardan nefes alacak yerim bile kalmadı, umursama.

 Vizesiz saksağanlara geçit vermeyen çiçeksiz damlarından bahsediyor adaların. Adamların cinayete meyilli bakışlarındaki kıskançlıktan ve kendi yavrularının tenini kemiren yorgun atlardan.  Bazı geceler yer yarılırmış ve teninden güller fışkırırmış. Ben en çok su tutmayan tenini seviyordum onun dedi.  Geriye kalan her şeyi de seviyormuş. Kendini bile seviyormuş bazen, geride bırakıldığını bildiğinden.

-Kimseyi geride bıraktın mı sen?

+Belki. Belki kendimi, bencilliğimi.

-Neden geride bıraktılar seni peki?

+Sevemediklerinden.

 Bir façası var, sebebini sadece geceleri hecelediği. Rüyalarında adamla dertleşiyor, duydum yıldızsız bir gecenin en kör vaktinde. Sayıklıyor aralıksız, gözleri yarı aralık:  “İlk özür dileyeni şövalye ilan edeceğim. İlk özür terk ama bu sevişmeler. Bir tırnak izi vardı, yüzümden nasıl geçer batık gemiler? Bir dakika rötar yapsa gidişin, dünya daha güzel bir yer olmaz mıydı? Bazen gözüme batıyor gözlerindeki sis. Kimse benim gibi düşemez, rakip tanımıyorum tanımlanamayan duygular kulvarında. Yanlış kablo döşemişler zihnimin karanlık köşelerine. Yanlış tabloya âşık olmuş ölgünler de solan karanfiller gibidir. Yanlış çayırlarda koşuşturan iki tay gibiyiz seninle. Benim en çok dizlerim ağrıyor, gitme. Benim en çok sensizliklerim sızlıyor, gitme. Benim bir fikrim vardı, susuyordum, sen de söyleme. Düşlerim fazla, senin kaç dişin eksik? Senin kaç dişin, kaç yan yana dizilişin? Aynı tavana bakıyorum, lambalar değişiyor, aydınlanmaz bu uyanışlar. Dudakların var senin, belki de en çok onları seviyorum. Sustuklarında ve konuştuklarında birbirine kızgın ikiz kardeşler gibiler. Elini unutuyorum, tut beni, tutun beni sanırım uçuşuyorum. Bana gizlerinin en az ürkütenini anlat. Anlat, kaç kişiydiniz, kimleri sevdiniz. Kimleri sevdiniz, o zamanlar kimdiniz? Düne saygı, yarına kaygı duymayacak kadar çürüdüm.Çünküsüz sevdim ben seni, çünküsüz de ölebilirdim.Bizi ayıran saydam duvarın içerisine oturttuğum akvaryumda ışıldıyor kirpiklerin.Sen bir kum midyesisin, kimin kirli cebindesin? Bana hiç masal anlatmamış adamların uykusuzluğuna sığınıyorum. Sığınaklarım rutubetli, nefes almakta zorlanıyorum.  Kemirebilirsin istersen tüm sevinçlerimi. Biraz yorgunum, ne diyeceğimi bilemiyorum. Başka şehirlerdeydim, başka şehirlerde daha iyiyim. Başkalarının şiirlerinde yarım kafiyeyim. Başkalarının nehirlerinde kana bulanmış ak mendilim. Nefes almak ne zor, kaburgalarım birbirine geçiyor. Nefes almak ne zor… Polenlerden hızlı yayılan nefretlerle tanıştım. Tüm gayri resmi törenlerde hazır olda duruyor kalbim. Göndere çekiliyor satır satır avuntular. Dönemez misin bir daha? Biz en güzel mevsimiyiz şehirsizliklerin. Biz en güzel ölü balık gözleriyiz yosunlu denizlerin. Biz, tekiliz. Bir bütünü sevemiyorum bu yüzden. Ne kadar yarım elma varsa, ne kadar yarım yamalaklıklar…  Ne kadar yarım saat boşluklar ve yarım günlük uykular…  Bir yarımı yitirmeye bile korkuyorum bu yüzden.  Biri bana korkma,  yalnız kalmazsın demişti.  Sonunda yine yalnızı vurguladı, kalmazsın yalnız. Yalnızlık nasıl bir histir,  bir ayna mıdır misal? Bir toz birikintisi midir? Bir açılmayan perde midir? Bir yığın mıdır insanın içine oturan? Martıları var mıdır o yığının da, kedilerinin gözlerini oyan?”

-Çok mu sevmiş? Senden de mi çok?

+Sen de baksana şunlara, ne güzel bir yeşil.

-Kimin gözlerine bakıyorsun?

+Görmek istemediğim herkesin.

 Tüm söylediklerim kendime, yörüngeme oturmuş kinime.  O, becerebildi. Ben, kimsesizliği seçmeye itildim. Agia, sen sabrı ezberleten kalleş! Kanın bile kaçıyor senden, farkında değilsin. Sorup durma artık! Sorma, cevabını bilmiyorum unutuluşların. Ruhumun köşelerinde birikiyor kumsalları ağzının.   Her hatanı öptüm, baktım çapsızlığına, baktım sana. Sen avuç içine sığmayacak kadar büyük bir öfkeydin oysa. Kim daha çok kızarıyordu aşk patlamalarında?  Benim kafam daha güzel kopuyor, senin yüzün en düşkünü evrenin. Agia, kelebekler ezdiğimiz çiçekleri öper. Kelebekler ikimizden birinin uydusu bugün, hep dönecekler. Dön bana diyorsun ya; dön bana denilmez ki kovaladığın duygulara.

-Öldü mü Berra?

+Öldü.

-Ya Agia?

+O da.

 Ah Agia, benim sıvasız arkadaşım; ıslak kibritim, sahipsiz nefretim… Ben söyleyemedim hiç, sen söyle onlara. Yorgun merhametlerinin kanlı gözleriyle birlik olup ecdadımıza söven soğuk ellerine haykır onların. Sevginin yanına yaklaşamayacak kadar uzakta kalmış kalplerine çivile sözlerini.

   Siz bizi ölmek üzere olan bir köpek sandınız,  de onlara.

   Siz bizi nasıl olsa ölecek diye kucakladınız, de onlara.

   Siz bizi ölmüyoruz diye kovaladınız, de onlara.

   Siz bizi, yanlış anladınız, de onlara.

 De Agia, izin vermiyor ruhum tüm bunları onarmaya.  Ben söyleyemedim hiç,  sen söyle onlara.

DAYANIKSIZ MALZEMEDEN ÜRETİLMİŞ MUTLULUKLAR TUZA BULANMAYA MAHKUMDUR

 Tabağa söndürülen sigaraların tadı genzimize yapıştı. Şarap şişesi ayağına dolandı, halının tozuna renk kattı. Sen böyle yapma, başkalarına benziyorsun.  Kendine has kahverengiler mora bürünüyor, mordan sonra yeşil gelecek; Boğaziçi’nden izle geçip giden mevsimlerin yüzüme sapladığı çilleri. Dudaklarına değsin rüzgâr, bırak. Kimi adamlar vardır, öldüklerinde rakı masalarında anılacak. Söyle ağzına geldiği gibi beni nasıl sevdiğini. Söz, kimse ilk taşı atmaya yanaşmayacak.

 Anlamını yitirmiş kelimeleri tekrar tekrar duymaktan yorulmuş bir adam yüzünü güneye çevirip bol zehirli havayı damarlarına karıştırdı. Başka bir adam arıtma tesislerinin nasıl işlediğinden bahsediyor. Kutup ayılarının kanına karışan maddelerin senin kanında da olmadığı ne malum diyor. Ne malum senin de zehirlemediğin beni? Ne malum benim bunu hissetmediğim? Susuyor olamaz mıyım? Susup içimdeki parmaklıklara doğru hızla koşarak beni buradan çıkartın artık diye bağırıyor olamaz mıyım? Varacağım noktaya hızla yaklaşıyor dönen tekerlekler. Tanıdıklar beni tanıyacak ve soracaklar, nasılsın ve neler yapmaktasın. İyiyim, birini sevdim ve kaybettim. Karantina koridorlarında her acı dâhil üç haftalık bir tatildeyim.

 Küçük adımlarla ilerlediğim yol uzadıkça uzadı. Paralelinde düşmüştüm, burada değildi. Buradaydı beki de, belki de tam beş adım ilerideydi. Yanımdan hızla ilerleyen kaplumbağa sararmış yeşilliklerin arasında kayboldu gözden. Şimdi benden ve ileride nereye baktığı seçilmeyen adamlardan başka kimse yok yolda. Yol, yağmurla sinsi bir anlaşmaya imza attı. Bu ittifakın sonunda birkaç kâğıdı ve sesini korumak düştü bana da. Bazı anların üzerine bir su damlası bile değmemeli. Onlar dağılan, yırtılan, kırışan şeylerin bütünüdür çünkü. Çünkü onlar bana emanettir. Ben mazgalların gardiyanıyım.

 Sadece papatyalarla ölçülebilen uçsuz bucaksızlıklar var. Ben ilerisinde uzanıyorum onların yeni ölmüş tilkiler gibi. Bu mektubu sana, kalbime daha yakın olsun diye sol elimin acemiliğiyle yazıyorum.  Biliyorum, sen de sevmiştin beni.  Sen de her şey daha az karmaşık olsun istemiştin.  Gülümseyen gelinciklerin ölümsüzlüğe olan inancına bakınıyorum, çaktırmıyorum. Çaktırmıyorum, kırılmasın onların da kelimeleri.

 Bir şeyi beklediği için kendi nikâh törenine geciken gelinler tanıyorum. Dağılmayan abartılı saçlarıyla aynı boşluğa günlerce aralıksız bakabilme gücü gösteren.  Uykuya gereksinim duymadan tarihini ve talihsizliğini unutabilen. Ben de aynı bakışa bürünüyorum, belki de köşeden en son senin döneceğini bildiğimden. Dönmek günebakanların marifeti. Düne bile baksan dönebilirsin belki.

 Tutunduğum saçlarına dağılıyorum, her parçam bir seri katilin ustalık eseri.  Tavanındaki deliğin en kuytu köşesinde saklanıyorum, yüzünü bana dönsen sevinebilirim bile belki. Bir defteri kapatıyorum başka bir defter açılıyor, çizgisiz ve karesiz; uykusuz ve neşesiz. Bit diye bitirmeye çabalıyorum, çabalarım namlusu kalibresiz. Kendine gömülen ölülerle konuşuyorum.

 Cesareti tam, neden yeterince açık değil peki? Kendini her an yere atmakla görevli olan kadının gözleri doluyor. Bir sene geçti diyorum, tamı tamına bir sene; değişenlere bak. Kadının burnundaki sızı kalbime sıçrıyor. Adam, midesi kaldıramadığı için öldü; kadın, ölemediği için yaşıyor. Kaçamadığım için geri döndüm ben de. Bir sene geçti, hiçbiri geçmiyor. Asaleti tam, neden ağzı bozuluyor? Öpüşü neden yamuk, dişleri ağzıma dökülüyor. Dikişlerim sökülüyor, deliklerimde birikiyor deliliklerim. Bileklerim, biliyorsunuz artık; beceriksizim.

 Kapıya çarptığım kalbim morarıyor. Bir yalanla bir adamı kandırmakla yetinemeyecek kadar arsız bu günler. Bir toplumu toplum yapan aynı hayale kanmaları değil midir? Bildiğim tek dua aniden susan kemanların kulağıma yapışan iniltisidir. Mırıldanıyorum, tüm martılar sararıyor. Kimsesizlikle kutsanmış mektubumun altına hacimsiz ismimi yuvarlıyorum. Her an pantolonunun arka cebinden uçuş denemelerine geçebilir.

 Birbirine benziyor tüm budanmış çimenler. Kokusu bana yeni kesilmiş saçları, dokusu bana yeni taranmış yağmurları anımsatıyor. Sana benzeyen kimse yokmuş ki şehrin cehennem tepelerinde. Çanlar çalmaya başladığında göğe eğiliyorum, bulutlarını karalamış çocuklar senin.  Sancılı doğumlarla geliyor dünyaya kelimelerin. Göbek bağıyla cebelleşen yavru kedilerin dramıdır benim üvey ellerim. Sevdiğim, yolların bir suçu yok; tüm suç denize dökülen gemilerin.

 Bir sonun yaklaştığını bodur çalılara fısıldıyor, toprağa karışsın kaygılar. Dağın ötesinde dünya biter sanıyor, söylemeyin sakın, kırılmasın uyku mahmuru umutlar. Bildiğini unutmak için yaşar geride bırakılanlar. Sen yine bildiklerini haykır hıçkırıklarla, bir kulağım sende. Bir kulağım ve bir gözüm sende. Bir elim mesela eline tutunmuş, bir kolum göğsüne dolanmış; sende. Kalbimin tek sağlam kapakçığı var ya hani, işte o da sende.

 En büyük cezayı düşünüyoruz onlara. Dediler ki gülemesinler bir daha. Dediler ki uçuşup dursun düşünceleri. Ben dedim ki sevemesinler sevdiklerini. En büyük cezayı düşünüyoruz onlara, ben de suçluyum. Söyleme sakın kimseye, gizleniyorum. Tereddütlü cümlelerin orta yerinde verilen eslerde ve sağdan soldan zıplayan düş bozan seslerde.  Nane limon kaynatıyorum, içine annemin ellerini de katıyorum. Bir işe yaramıyor.

 Büyük şehir olmaya aday şehirlerin eskimiş hastanelerinin müşahede odasına açılan koridorlarında kendini bir intiharla mutlu kılmak imkânsızmış. Kansızmış güvendiğim adam. Yakıyorum saçlarını, geçmiyor gözümün önünden güzel anılar. Saman kâğıdı üç zarfımı ve on tane uçuk mor kâğıdımı, kâğıda bulaştırdığım yeşil mürekkebi ve duygularımı da yakıyorum. Adresin kötülüklere açılan en büyük kapı, kimse sana inanmamalı.

 Üç gün geçiriyorum bekleyişler içerisinde. Üç günde bir evren bile yaratabilirdi oysa tanrı. Üç günde diyorum her şeyini kaybetmiş kadının birine, üç günde içimden denizler taştı. Neden ağlamıyormuşum, ağlayamaz ki ölüler. Ölüler neden öldürüldüklerini bile bilmeden, öldürülmüş olduklarına üzülürler. Sen ölüleri bir daha ölemez mi sanıyordun? Ölüler hatırladıkça tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar ölürler.

 Lanetlenmiş bu şehir, sayfalarca yazmıştım bunu. Günlerce ve gecelerce, aynı hastanenin aynı köşesinden acımı sürükleye sürükleye kendime döndüğümde. Başımı pencereden öteye çeviriyorum, beklediğim sen bile değilsin. Kime yaslanıp ağlayacağımı bilmiyorum. Anlatacağım anı sen mi olacaksın yoksa dandik bir kopyası mı başrolünü oynadığım eski bir filmin, bilemiyorum. Olmazsa olmaz tekerrürler altın dişleriyle gülümsüyorlar bana. İnsanı ürküten esmerlikteler. Gözleri beş yüz metreden bile seçilebilecek irilikte. Benim mi kaderimdir bu, istemiyorum!  Tekrar, tekrar, tekrar, tekrar… Sonsuza uzanan aldanışlar hep kol kola. Hep yıkılmaz bir barikat, hep yıkılmaz sahte bir tabiat.

 Yastık niyetine yalanlarına dayıyorum başımı, üzerime bana armağan ettiğin hiçliğimi örtüyorum. En güzel an saydığım gülüşleri anarak uyumayı deniyorum. Ne de dürüstsün rüyalarımda, ne de çok seviyorum seni orada. Orada geniş pencerelerin ardında, sandığım gibi uyuyorsun, inandığım gibi. Geçmiyor, geçemiyorum. İçimde debelenen aniden yok olma isteği, öpsen sakinleşir mi ki? Ölsen geçer mi ki, ölsem geçer mi ki? Elimde bir tek bunlar kaldı. Ve insanların avutuşları. Ve insanların çekine çekine anlatışları. Ve insanların ay yazık bakışları. Sen ne yaptın bana sevdiğim? Ne yaptın?

 Kapım hafif aralandı, kadın üzgün. Ne diyeceğini bilemiyor. Çorba yaptım gel, şehriye çorbası, sıcacık dedi. Geçer der gibi baktı. Geçmiyor be ablacım der gibi baktım ben de. Tutuk dizinin üzerine basmadan koridorda uzaklaştı. Sen anneannemi götüren arabaya binmiş de gidiyordun sanki. Bir tepenin ardında kayboldu bulanık görüntün. Nasıl yaşayayım?

YÜRÜME MESAFESİNDEDİR VAZGEÇİŞLER

 Kalbim tüm vücudumu sarsıyor, gözlerimi sabitlerken zorlanıyorum. Sol elim, rüzgârda kafasına göre salınan bir yapraktan farksızlaşıyor. Boğazım daralıyor ve her şey de genişlerken dilimin ucuna gelen hikâye, en nihayetinde yanan bir bütünün parçaları gibi dökülmeye başlıyor.

 Bir kızın hikâyesine başlıyorum orta yerinden. Bu, kimsenin dinlemekten keyif almayacağı türden.  Hikâyenin sonunda birkaç esas oğlan “Bu benim.” diyor, ”Bu benim, bunlar da benim marifetlerim.”

 Adamlar değişiyor. Hikâye ve kız aynı kalıyor. Kalbim, ardı ardına atılmış iki kurşunun yankısı gibi. Bir süre duyulup ardından siliniyor. Tınısı hafızada yer etmeyecek türden. Karıncalarını kovalayamadığım sol elim, kopması gerektiği yerde kopmayan bir ip gibi. Bir ucu yüklere, bir ucu kendime bağlı. Daha ne kadar taşıyabilirim, daha ne kadar taşınabilirim bilmiyorum. Bilmiyorum çünkü bildiklerimde yanılmadıkça yarılıyor damağım. Damağımdan ağzıma dökülen hiçbir cümle şimdiye ait değil. Bunlar susulmuş şeylerdir, sinirle söylenmiş değil.

 Bir kız yarı tereddütlü adamın yüzüne bakıyor. Adamın gözlerinden taşıp diline dökülen kelimeler hiç de yabancı değil.

 Şu sarsıntılar öldürmez insanı. Bu ürperişlerin sözlükte tanımları pek değersiz. O duygular kurtulunması gereken çürük dişlerdir.  Bilse, hepimizin bildiğini bildiklerini yine de böyle nefes almaya devam edebilir miydi? Saçlarını taramaya ve kendine has sandığı cümleleri bir yenilik getiriyormuş gibi ayrılıklara, gururla kurmaya?

 Bir kız dişini sıkıp gözlerini yumuyor. Geçecek, bir başka tekrarı düzeltebilecek gücü yeniden elde edebilmesi için geçecek. Hızlıca.

DENEMEDEN YANILDIĞI DA OLDU, ÇOKTU

Birini seviyorum, sebebi belirsiz. Kurumuş dere yatakları geçiyor ellerinden. Her çizgisi, kaderinde benim olmadığımın işaretçisi. Gözleri aniden geriliyor ve gevşiyor. Tekrar geriliyor -daha fazla- ve gevşiyor -son nefes gibi- içerisinden bile geçmediğim şehirlere benziyor gözleri. Bir an olsun titremiyor bacakları ismimi hecelerken, gecelerden günlere tensiz ve sevimsiz sürüklüyor beni. Onun teni, dokunmaya doyamadığım çok kaliteli kürkler gibi, dokunmaya kıyamadığım fırça darbelerinin birleşimi gibi sanki. Buklelerinden sızan kırılgan ışıklar gözlerime kazıyor yüzünün en sivri kemiklerini. Dudaklarının hacmi, burun deliklerinin simetrisi ve alnının her şeyi yutan gizemi. Kendi içime fısıldamıştım; onun yüzü bir göç hikâyesidir. Sevmek ve sevmemek için üretilen tüm bahanelerin son kullanma tarihleri çoktan geçmiştir. Tülleri uçuşmaktadır yarı aralık kirpiklerinin. Ilık rüzgârlarına bakıyorum ben de böyle ani mevsim değişikliklerinde, hiç görmediğimden ; bilmediğimden rengi ne renktir. Yarı aralık ağzından boşalabilecek her sözcükten korkuyorum. Otobanlarımın kenarlarına yerleştirilmiş bir kere dikkat veda çıkabilir işaretleri. Sebebi belirsiz, birini seviyorum. Dünyam sarsılıyor onu benden uzaklaştıran her adımında. Adımları, aramızdaki çürük ahşap köprüyü dağıtıyor. Bakıyorum, çoğu zaman yakınımda. Dizleri, dirsekleri ve içerisinden nelerin aktığını çözemediğim gözleri. Nefesimi tutup ondan geriye saymaya başlıyorum. Her şey zaten ondan geriye. Biliyorum, geçecek. Elimden tutup beni, karşıdan karşıya geçirecek. Bilmiyorum -bilinmez ki sebepsiz hislerin doğum saati- belki seviyordur, belki de bir gün sevecek.

HİÇ GÖRMEDİĞİN GÖZLERE SORMALIYDIN YALNIZLIĞIN ASAL ÇARPANLARINI

 Geri dönülmezlere dönüyordu dönüm noktalarından anlarının. Herkes başka yerlerde başka işlerle meşgul, herkes olması gerektiği yerin en uzağında. Uzak nedir diye soruyorum dönüp dönüp yanımda oturan adama. Adam gözlerini tüm uykuların düşsüz köşelerine sığınır gibi korkuyla yummuş. Elleri dizlerinden aşağıya döküldü dökülecek. Yolun nereye gittiğinden de habersiz, yolun neden onun yolu olduğundan da. Bir şey olmuş, kimsenin anlam vermesine lüzum duyulmayan. Kendi anlamlarını bir gecede yitirmiş. Bir gecenin en kimsesiz kulak çınlamaları anında çizmiş hepsinin üzerini. Camdan yansıyan kendime bakınıyorum, ne dokunulmaz. Umursamaz, paslanmaz ve yosun tutmaz oluveriyor yüzüm hüzün çökünce. Uzak bu mu diyorum, uzak ben miyim; yansımalarımda bile gerçeği seçemediğim?

 Ayazda içilen sigaraların parmaklara, saçlara, dile ve öze sinişi gibi yolculuk. Hızlı ve ehemmiyetsiz. Hızlı ve gerektiğinden daha tehlikesiz. Bazen biz diyorum ve her virajda viran oluyor geride bırakılan şehirler.  Uzakta olması güzel anıların. Güzel anılar kalmıyor çünkü geriye. Çöksün fotoğraflarda asılı kalan gülüşün, bir anlamı kalmadı sırtladığımız yükün.

 Buğulanan gözleridir çocukların, gidenin arkasından gereksiz devrilişlerde toz gibi kuytularda biriken. Bir örümcek ağının bize hatırlattığı kullanılmamışlıkta gizlidir yalnızlık. Tüm perdeleri güneşten solan bir evin en karanlık odasına dalınan uykudur huzur sanılan. Sanıyorum ki, geçmiyor gerektiği gibi zaman. O zaman, bir şişeye değen dudaklarda mühürlensin acılar. Bir bozulmaz yemin olsun, susulan sevgiler ve tereddütsüz tüketilen yanlış bekleyişler. Bir kapı ağır ağır kapansın, söyle sen de herkese, terk edişlerde çıt çıkartılmasın. Ne sevgiler uçuşsun gün ışığında, ne öfkeler kana karışsın gün batımlarında.

 Sanmıyormuş kadın, öyle dedi. Öyle olsun dedim, bu senin avutuşundur kendini, en iyi becerdiğin. Bunlar senin ayakların, hep yanlış adımlarla sendelemiş. Beklemişsin sen birilerini; çok uzun süre sabit kalıp da eskimeyi öğrenmiş. Ben de eksilmeyi öğrendim, silmeyi bir şeyleri ve silikleşmeyi. İsminin sesli harfleri unutulmuş biri olarak yaşamaya devam ettim, inat ettim. Göz kapaklarım her kapanışında temizledi anılar pencerelerimdeki pisliği. Yine de kendim olamamayı beceremedim. Tutunduğum kendi köklerim, içine sıkıştığım kendi çemberimdir. Bir de bakarsın, doğru yerdeyimdir. Yanlış sinyalizasyon kurbanıyımdır, kelimelerden oluşan bir teferruatımdır.

 Her kitap kutsal seçilemediği için perişan. Her kitap riyakâr peygamberinin peşinde göçebe. Sen gel, inat etme. Sen gel, en doğru yalanı gözümün içine baka baka günaydın der gibi içten söyle.  İyidir tüm bu olağanlıklar böyle. Gurur tablosu gibidir böyle zamanlarda gerdandan göze yansıyan çok sahipli paslı kolye. Geçtiği için mutlu, birileriyle unutabildiği için belki de. Yine de uzak nedir diye soruyorum bazen kendime. Dokunmaktan yoksun ve aküsü zamansız tükenmiş ellerime.

DÜŞÜ ENGELLEYEMEYEN PERDELERİN ARDINDA MİKROPLU UYKULARA DALIŞ

    Hiç olmadığım kadar ciddiyim. Sigaramı rüzgârın şımarıklığına rağmen tek hamlede yakabilip cümlelerime devam ediyorum.

    Bak şimdi diyorum, bak şimdi ben onların beni sevmelerini istememiştim ki. Ben onların yanımın çok uzağında duran varlıklarından bile rahatsızdım. Bana kendi çaresizliğimi yansıtıyorlardı. Nasıl sevsinler ki beni? Nasıl sevebileyim onları?

    İşin aslı diyorum, işin aslı ne ben onlarındım ne de onlar benim. İsimleri ağzıma oturmuyordu, cisimleri gözüme çok batıyordu. Kaldırımlar bizlere dar geliyordu. Ne onların elleri benim elime göreydi ne de benim ellerim onların ellerinde ısınabilirdi.

    Bir gün gelecek diyorum, bir gün gelecek hak verecekler bana. Bu bende bir saniye içerisinde çürüyecek bir gülümseyiş bile yaratmayacak. Helalleşir gibi el sıkışacağız, çok sıkılacağız. Gereksiz uzatılmış sahneleridir bunlar hayatlarımızın.

    Oysa o zamanlar diyorum, oysa o zamanlar az da olsa bir umut taşırdım içimde. Sevginin nelere göz yumdurduğunu görmüştüm ve çok korkmuştum. Sonraları bu bir güç gibi göründü gözüme. Sevginin insana neler yaptırabildiğinden filan bahsettim sağda solda. Sevgi insana, hata yaptırır.

    Belki yarın diyorum, belki yarın başka kararlar alacağım bir güne uyanırım. Kahvemi sütsüz içerim, yüzümü sabunla yıkarım. Hiçbir iz bana bir şeyi çağrıştırmaz ve sokağa çıkarım. Ne ayağım burkulur ne uzaklara dalarım. Arınır, aralanırım.

    Ama bil ki diyorum, ama bil ki pişmanlıklarını çok derine gömemediler. Bir köpek, yakında yerin üzerine serecek bencillik kokan leşlerini. Bir karga, boynunu hesaplayamadığım bir açıyla büküp bakacak onlara. Bir çocuk, tüm bunlardan habersiz tekmeleyecek ilk kez bir kediyi.

    Bak şimdi diyorum, bak şimdi ben onların beni sevmemelerini de istememiştim. Kararsızlıklarının kapısız penceresiz odacıklarında sıkışmamak için sarıldılar bana, benden artakalanlara. Doğru olsun istedim, hislenilmiş gecelerde sevgiler doğursun istedim.

    Hiç olmadığım kadar dipteyim. Yüzümü yağmurun umursamazlığına rağmen tek mimikle yırtıp yoluma devam ediyorum.

BİR MÜJDEYİ FISILDAR GİBİ KULAĞINA, GÜLÜMSEYEREK ÖPTÜM ELEM YÜKLÜ EZİYETLERİNİ

İstisnalar kaideyi bozamadı ve bir devir büyük gıcırtılar çıkartarak karanlığın içerisine yuvarlandı.

 Seslerin arasından heceleri seçmeye ve doğru algılamaya çalışmak büyük bir çukura itiyordu insanın bedenini. Ruh mu? Ruh hep asılı kalır havada, sevilenin karşısında ve bazı yanlış kararların arkasında. Kaçışıyor martılar sürekli, kimden? Kimin sesinden? Benim duyduklarım küçük gecelerin büyük heceleri. Benim gördüklerim başka ağızların başka akışkan düşünceleri. Bakıyorum, geçişiyor. Durdurulamayacak bir öfkeye tutunmuş olarak buluyorum sağ elimi. Sol elim güçlü elim, sol elimle sevemem seni. Sol elimle kavrayamam gidişine uzanan ayak bileklerini. Ben bir dalı kırıyorum, devrimler gecikiyor. Altına bak tavukların haydi, bir lanet dünyaya son sürat yaklaşıyor. Parmak kopartan alyansların ve topuktan kalbe ilerleyen iğnelerin varlığına inan. Belki bana da inanırsın, belki inanırım ben de Fatma’nın eline.

İstasyonlar kafileleri taşıyamadı ve bir kadın gözyaşlarının uçabildiğini kanıtladı.

 Hiçbir kimsenin, kimsenin ardından el sallamadığı yolculuklarda hangi şehir kucağını açıyorsa oraya sığınıyorum. Sadece ben değil, biz de öyle yapıyoruz, onlar da öyle yapıyorlar. Sizler nasıl yapıyorsunuz? Zor oluyor mu sizin de bizim gibi gereksiz eylemlerinizin akışına aldırmayışınız ve tıkandığı yerde balçığa daldırılan iki parmağın pisliğe bulanışına manzara izler gibi bakışınız? Karşıma geçip, her seferinde birbirinden berbat seçenekler sunuluyor ve ben bunların arasından olursa en beteri olsun diye gidip beterin beterini işte, en ne olduğu belirsizi seçiyorum. Size de mi oluyor? Siz neyi seçiyorsunuz? Sizin de mi hep üç seçeneğiniz var? Üç, uğurlu sayımdır benim. Hayır, uğur getirmiyor böyle zamanlarda. Sek sek oynayan eteği pileli kızların topuk sesleri çatırdayan zihnimi kırmaya yeterli oluyor. İçeriden fışkıran sarı civcivlerin hep bir bacakları eksik, hep bir gözleri kör nedense. Nedenini biliyorum tüm bunların. Görmemek ve kaçamamak için. Görmemek ve kavuşamamak için. Böylesi daha az mı can yakıyor? Çalan çanların kiliselere ait olmasını mı bekliyoruz diyorum kendi kendime. Hemen o an imana mı geleceğiz, iman bize göz mü kırpıyor yoksa onun da mı bir gözü kör? Onun da mı bir bacağı eksik? Kanatları var mıdır imanın, uçar gelir mi ya da uçar kaçar mı?

İstismarlar kadifeleri yırtamadı ve kendini tekrarlayan pencereler gölgede buğulandı.

 Annem diyor ki yazık, kumrular cama çift geliyor. Çiçeklerin tohumlarını yiyorlar, yazık. Nesine yazık anne, nesine yazık? Sen bugüne kadar çift olabildin mi? Biz olabildik mi? Olanı gördün mü? Nereye baksak harabe görmüyor muyduk biz?  Her şeye rağmen düzeleceğini umut eden kadınlarla örülmemiş mi çeperimiz? Nesine yazık anne, nesine yazık?  Konuşmak ister miymişim? Veya anlatmak?  İstemem diyorum. İstemem çünkü nedir bu bilmiyorum. Üst üste istiflenmiş onca gereksiz ıvırın zıvırın arasında kendimi neye bağlayarak nefes alabileceğimi düşünüyorum diyorum. Hangisi oksijene açılan bir kapıdır bu şeylerin, hangisi çoktan çöpe gitmeliydi, hangisi yüke yük bindiren eziyetlerin piriydi? Açılıyor ve kapanıyor. Açılıyor ve kapanıyor ağızlar. Heceler hep yutuk, hep susulmuş bu konuşmalar.  

İspirtolar kafiyeyi yakamadı ve âşıkların dudakları yarım hecelerle kapandı.

 Adımımı atacağım her yer, yerden çok yüksekte. Belki de olduğum yerde kalmalıyımdır, olduğu yerde bırakamadığım şeylere inat. Bazı şeylerin adı sadece şey kalıyor. Onlar ne mutluluktur, ne de acı. Ne vardırlar tamamen, ne de yok olmuşturlar. Kapının sinirle çarpıldığı bir an hiç yaşanmamıştır mesela. Mesela o kapı ağırdır işte, o kapı hep aynı sesi çıkartıyordur. Bu duyulan kampana seslerinin de bir anlamı yoktur aslında. Yoktur, şeyler gibidir bu şeyler de. Şeyler bir süre sonra hep birbirlerine benzerler. Şeylerin size kimden, neden ve ne zaman yadigâr kaldığını hatırlayamazsınız. Şeyler bir süre sonra hep aynı hissi yaratır: Acı. İnsanın pul biber yemesini algılayamayan bir anneannenin torunuyum, diyorum kendi kendime yine. İnsan kendi canını nasıl acıtır, insan kendine nasıl acımasız bu kadar?  Heceler kalabalıklaştıkça sıkışan kalbim, kızgın yağa atılsa bu kadar yanmazdı ki diyorum. Çoğunun midesi geniş, benim kalbim neden küçük? Çoğunun gözleri şahin, elleri kanca, yüzleri mermer. Ben neden böyleyim? Kumrular diyor yine annem, hayır bu sefer ses onun değil. Kumrular diyorum anneciğim, kumrular yumurtalarını yine kargalara kaptıracaklar ve sen her gün izlediğin için bu senfoniyi, çok üzüleceksin sonunda.

İspanyollar kasideyi tamamlayamadı ve bir adam yere çok terli çakıldı.

 Çanlar yeniden başlıyor, bir saat geçti, benden sadece gölgeler geçiyor. Sabitlenmiş bacaklarım yavaş yavaş ağrımaya başlıyor. Göz kapaklarıma oturan filler ne kadar da kırışık. Çenem ağırlaşıyor, şimdi dokunsalar yıkabilirler beni. Kimse fark etmiyor. Fark etmez böyle zamanlarda yaraların kimlerin elindeki bıçaktan açıldığı. Fark etmez diyorum, kim duyuyor? Fark etmez diyorum, tüm şeyler diğer şeylere saçılıyor. Dozajı kaçık bu düşüncelerin. Fincanlar tabaklarına tam oturmuyor. Bulutların hiçbiri koyuna filan benzemiyor. Çimenler açlık grevinden çıkmış gibi perişan.  Ben kendime benzemiyorum. Kendime ve öğrenip de sindirdiklerime. Kendime ve kendiliğinden beni sahiplenmiş kelimelerime. Adım infilak olsaydı, beni tam karşılardı. Ama ben göklerde gümüş at arabasıyla gezinen tanrıça değilim. Bunu bir rol icabı bile olsa beceremeyeceğim.

BAKKAL TELEVİZYONUNDA AKŞAM HABERLERİ

 Sabahın ayazında, yeni temizlenmiş kaldırımların nemli toz kokan ve kokuşturan insanların henüz ayak basmadığı medeniyetlere doğru ağzında yeni yakılmış sigarasıyla keşfe çıkacak biri değildi.  Pek içmezdi, pek düşünmezdi. Üzerine konuşabileceği derin bir hayatı yoktu. Tam da yerinde kurulmuş bir cümlenin zaferini de yaşamamıştı hiç.

 Öğlen trafiğinin vıcık vıcık sesi uyandırdı onu rüyasız ve kâbussuz uykusundan. Yaklaşık on saattir uyuyordu, yetmemişti bu ona.  Kalkıp kendine bir kahve yapmadı, pencereyi açıp da ciğerlerine herkesin en az bir kez üzerinden geçtiği en bilindik orospuyu; oksijeni doldurmadı ciğerine. Televizyonu açtı, orada bir ses olsun diye. Ne yalnız olduğu için ne de yalnız olmaya ihtiyaç duyduğu için. Böyle biriydi o, herkes gibi.

 Gardırobundaki ütüsü ziyan birkaç kıyafeti gözleriyle değerlendirdi. Seçtiği kıyafetin koltukaltını koklayarak temizlik derecesini ölçtü. Her insan gibi beş duyusuna güvenerek ve ilkelliği geride bırakmayarak hayatını sürdürüyordu işte. Sıradan bir hayatın en sıradan anlarını yaşıyordu farkında bile olmadan. Fark etmeye ihtiyaç duymuyordu, onun için farklı bir şey yoktu birbirinden. Sadece bazı insanlar daha koyuydu, bazı insanlar daha açık. Bazı ekmekler daha taze, bazıları daha bayat. Üzerine geçirdiği kıyafetlere aynada şöyle bir baktı. Saçını eliyle sola taradı. Tepkisiz bakışlarla izledi bir an kendisini ve mutfağa doğru ilerledi.

 Musluktan çaydanlığa akan rakı opali suyu izledi. Ocağı iki kibrit harcayarak yakabildi. Ayakları üşüdü, gitti terliğini giydi. Lacivert bir terlik, tam da herkes gibi. Kahvaltıdan geriye ekmek kırıntıları, zeytin çekirdekleri, biber sapları, ince belli bardağın dibindeki çay yaprakları kaldı. Pencereden dışarı şöyle bir baktı ve kendince mevsime en uygun olan montunu üzerine geçirip, ceplerinde anahtarlarının varlığını yoklayarak onu çıkışa ulaştıracak ve sadece bir kat indirecek asansöre bindi. Aynada dudağının kenarlarını temizledi. Zemin kata geldiğinde leşini geride bırakmış bir etobur gibi ardına bakmadan çıktı asansörden.

 Hava renk değiştiriyordu. Birkaç martı çığlıklar atarak bir binanın damından diğer binanın damına kısa süreli seyahatler ediyordu. Kol kola insanlar, yalnız insanlar, el ele insanlar, buruşuk insanlar, dişsiz küçük insanlar, kel insanlar, uzun insanlar, çok uzun insanlar, diğerlerinden daha güzel insanlar yanından geçip gittiler. O da geçip gitti insanların yanlarından, herkes gibi.

 Sokak bittiğinde sola döndü. Semtin diğer sokaklarına göre daha geniş kaldırımlı bir sokağa çıkıyordu bu yol. Orada diğerlerine göre daha güleç kadınlar ve düzgün traşlı adamlar vardı. Ensesini kaşıdı, kaşınan köpeğe baktı. Ayakta durmuş sağ arka bacağıyla karnını kaşıyordu köpek. Yüzünde mutlu mu mutsuz mu anlaşılmayan bir ifade vardı. Ama o, bunu önemsemedi, herkes gibi.

 Geniş kaldırımlı sokağa çıktığında hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları birazdan parlamaya başlayacaktı. Köşede akordeon çalan göçmen çocuklar vardı. Biri akordeon çalıyor, diğeri kendi dilinde bir şarkı mırıldanıyor, bir diğeri de elindeki gri ve kirli şapkayı gelene geçene uzatıyordu biraz para için; ağzındaki altın dişi parlatarak gülerken. Ne dinledi, ne de para verdi. Adil bir alışverişti bu.

 Yapımı yeni bitmiş parlak binaya kafasını kaldırıp baktı. Ağzı hafif aralandı, gözleri geriye doğru yuvarlandı. Elleri cebinde bir süre binayı izledi. Herkes gibi, sadece kısa bir süre. İki yarım adım geriye gitti başı gökte ve sonra yola bakarak ilerlemeye devam etti sokağın sonuna doğru. Sağlı sollu dizilmiş mağazaların ve kafelerin onu cezbeden bir yanı yoktu. Bazı yerlerden kahkahalar, bazı yerlerden yemek kokuları yükseliyordu. Meraksız ve tasasızdı.

 İlkokul çocuğunun kaleminden çıkmış gibi bir çember çizerek kendisi ve ayaklarıyla mahallesine döndü. Fırının önünden geçerken evde ekmek olup olmadığını düşünerek bir an durakladı. Fazla ekmekten bir şey olmazdı. Fırında kalan son üç ekmekten birini aldı ve bakkala doğru ilerledi. Bir paket sigara ve bir de litrelik kola aldı. Bakkalda boyunların tutulması için en yükseğe konmuş otuz yedi ekran televizyonda akşam haberleri dönüyordu. Yine ağzı hafif aralandı, cinayet haberlerine cık cıklar eşliğinde tepki gösterdi.  Öldürülen genç bir kadındı, çırılçıplak ve paramparça. Bir harabede üzeri tam da toprakla örtülememiş, kimliksiz ve şimdilik kimsesiz.

 Asansörün düğmesine bir kat için basıldı. Aynada kısa seyir belgeseli başladı ve bitti. Kilitlemediği kapısını tek bir bilek hareketiyle açtı. Ayakkabılarını çıkartıp lacivert terliklerini geçirdi ayağına.  Gardırobunun önünde dizlerinin şeklini almış pijamaları duruyordu. Soyundu ve giyindi. Aynada kendisini izledi, saçlarını elleriyle sağa taradı bu sefer. Koridorun sağındaki küçük ve karanlık odanın kapısını, içeride uyuyan bir bebeği uyandırmamaya çalışırmış gibi yavaşça araladı. Başını ve gövdesinin bir kısmını odaya yöneltti.

 Yüzü, istemsiz kas hareketlerine yuva olmuş gibi gülümsedi. Tutuk ve tutkusuz. Yere eğilip tek seferde alamadı ölü kadının kimliğini. Kemirdiği tırnakları buna izin vermiyordu. Dört sefer sonrasında kimlik elindeydi. Dini: İslam, Medeni Hali: Bekâr.

 Mutfağa gidip ekmeği plastik ekmek kutusuna yerleştirdi. Raftan kireç kalıntılı bardaklardan birini aldı. Kolası, küllüğü ve açılmamış bir paket sigarasıyla televizyonun karşısına geçti. Haberlerin zeki hayvanları ve ağzıyla tır çeken adamları gösterdiği saatti. Burnunu karıştıran maymuna yürekten gülümsedi.

ONUN ARTIK SEVEMEYECEĞİ BENİ, BEN NASIL SEVEBİLİRİM?

Tüm şartlar uygun.

 Yağmur odayı boğdu, iki sigaram kaldı. Müzik çok yüksek ve anlamsız. Evde, yapay huzurumu bozan koku yine aynı. Kumaşlarım kırpık, ağzım tatsız. Uykum bol kâbuslu, gecem delik deşik.  Sırtımdaki ter hala kurumamış. Kahveyi götür, kadehi getir emrini verebileceğim biri de yok. İş başa düşünce düşüne düşüne düşüyorum. Düşerken düşünmek bile olabilir bu, bilmiyorum.

 Eskiden diyor kadın, pencereler böyle değildi. Tüm yağmuru duyardık ve gece oldu mu uyuyamazdık.  Eskiden diye başlıyorum ben de cümlelerimin ilkine. Eskiden kendi kalbimden korkardım, uyuyamazdım.

 Tırmandığı ağaçtan inebilen çocuklara özendim önce. Sonra çorapları hiç kaçmayan kızcıklara. Yapamıyorsa yapamıyordur canım diyen velilere sahip oluşlarına. İdealleri olanlara, koşturanlara, sıçrayanlara ve tutunanlara. Ben ne yapıyordum? Saniyesi bile dağılmış saate bakıp, aldığım şekli düşünmeye çalışıyordum. İki kaşım da kanamasız hastaydı. O halde iyiyim. O halde kalkıp ayağa yürüyebilirim. Yürüyorum, tavşanlarım hep erken ölüyor.

 Teknelerin en koyu gölgelerindeyim. Yamuk yumuk erimekten korkuyorum. Koyları hızlıca geçiyoruz. Adamlar karpuza gömülmüş rakı kadehlerini keyifle kaldırırlarken, çenelerinden karpuz suyu akıta akıta kahkahalar savuruyorlar. 

 Birkaç gün içerisinde her şey değişiyor. Baş döndüren bir hızla ilerleyip ilk refüje bindiriyorum kendimi. Bitti mi? Bitmemiş…

 En mutsuz, en umutsuz yarışmalarında birinciliği açık farkla alıyorum. Biri nah çekip de, al bu senin ödülün dese, sevinç gözyaşlarına boğulacağım.

 Yine savrularak ve bazen de sürünerek yolumu buluyorum. İnsanın kendini salabilmesi ne büyük iş. Kadın eskiden diye başlıyor yine cümlelerinin ilkine. Boşversene be sen diyorum, baksana her şey eskidi artık. Senin geleceğe dair kuracağın cümlelerin bile eskidi. Başlama artık eskiden diye şu cümlelere. Eskiden evet, eskiden biz her şeyden mutlu olabilmeyi bilirdik.

 Tırtılları seviyordum. Kurbağalardan korkuyordum. Kedi gördüm mü kendimden geçiyordum. İştahım yoktu, kâbuslarım aile mirasının bana düşen porsiyonuydu.

 Eskiden dedim ben de bu sefer. Bilerek ve isteyerek. Eskiden, bu kadar kötüleşebileceğini düşünmemiştik. Ben şüpheleniyordum, sen beni sakinleştiriyordun. Özür dileyecek gibi bakıyor gözleri. Bu artık bir şeyi değiştiremeyecek ki içimde. İçi oyuk ve durmadan kararan patlıcanlar gibiyim diyorum kadına. Kadın gülümsüyor. Her dediğime gülümsüyor, sanırım beni seviyor.

 Kapı kolunu tutan bir başkasının elleri. Her zamanki adam değil, her zamanki kadın da. Gözümü loş odanın belirsizliğine açıyorum. Kapının önünde, sırtı bana dönük; gideceği adresi bilmeyen başka şehrin insanları gibi duruyor. Ne diyeceğimi ölçüp tartamıyorum. Yeni uyanmışım, kafam karışık.

-Saat kaç?

-Bilmiyorum.

-Nereye gidiyorsun?

-Bilmiyorum.

Neyi biliyor?

-Seni seviyorum.

-Ben de seni seviyorum.

Neden böyle yapıyor?

-Yanıma gelsene.

-Geç kalıyorum.

Nereye gittiğini bile bilmeyen biri nasıl geç kalabilir?

-Ben de geliyorum.

-Gelme sen.

Bu örtü toprağım, bu yastık da mezar taşım olsun. Yüzyıllar geçsin. Gerçekliğini yitirdiğinde anılar, yeniden uyanırım.

SENİN DOĞRULARIN İÇE BASIYOR, BEN NEDEN DAHA YAVAŞ KOŞAYIM?

 Bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.

 Pek çok şeyi lekeleyen adama gözlerimi diktim. Bu sefer gözlerimi kaçırmamın bir anlamı yok.  Ağzını toparlayamadan ve ne dediğinin hiç de farkında olmadan konuşuyor. Bir açılıp bir kapanan kapının ardında dik durmaya bile çabalamayan vücudu onu katletmem için büyük çaba harcıyor gibi. Kesik kesik konuşuyor. Kesik kesik dinliyorum. Bu diyalogda doldurulacak bir boşluk yok.

 Bu toprak parçasından kaç kez daha sürgün edileceğimi düşünüyorum.

Bir:

Çok küçüktüm ve her şey de yıkılıyordu.

İki:

Bir anahtara bakıp ağlamak tam bir veda mıdır?

Üç:

Başım çok ağrıyor ve o hiç susmuyor.

Dört:

Kapının kolu nikelaj, hiç fark etmemişim.

 Sinirle yakılmış ve mide bulantılarına sebep olmuş sigaraların yarım kalan kısımları yeni yakılmış sigaraların közüyle yeniden tutuşuyor. Odada kalabalıklık kokusu hâkim.  Kadın yorgun, az ötemde tiz hırıltısıyla uyuyor. Sağ kulağıma kazınan özrü ve şakağımdaki dudakları sanki tam da az önceymiş gibi. Sıcaklığını yitirmeyen anların son can çekişmeleri bunlar. Geceye hiçbir şeye aldırmadan devam etmek için kıpırtısız yatıyorum ben de. Perdelerin arasından sızan sokak lambalarının ışığı bana başka bir şeyleri hatırlatıyor. Bilmem ki kulakları mı çınlıyor, adamın biri daha konuşuyor; çok uzaktan.

 Başarısız hayat hikâyesini başkalarının üzerine yığan biri de değilim. Ama bir hata yapıldı, bedelini benim ödediğim. Aniden ayağa kalkıp tane tane açıkladığım yanlışlıklar tansiyonumu düşürüyor.  Değişmezlere seslenişim, kim fırlatırsa fırlatsın bana dönen bir bumerang.  Tavanın çatlaksızlığını izlediğim gecelerde hep hazırlıksız yakalanıyor oluşum ise varoluşumun laneti. Evet, böyle üst üste yığılı pişmanlık gecelerinin sessiz saatlerinde, bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.