BAZEN PEMBE DE YAKIŞIR ÇATIK KAŞLI ADAMLARA

Derbeder oldum diye sonlandırabileceğim bir paragrafa giriş yapamadım.

( Yapamadığım onca şeyin arasında bu bir hiçtir.)

 

Koridorlar koridorlara bağlanıyor, irkiliyorum.

( Sedyesiz süzülen yarı ölüler görürler mi ki beni? )

 

Hep sabah olurdu, hep perdeler aralık kalırdı.

( Hep en zamansız zamanlarda gök gürlerdi, şehir bu, sus diyemezsin.)

 

Lüzumsuzdur plastik çiçekleri yol kenarlarının.

( Lüzumsuzdur, neden ben soruları, soruların sonlarına konan soru kıvrımları.)

 

Beyaza bürüyor çimento fabrikaları saçlarımı.

( Toz duman, her yeri talan, kapalı bir kutu içerisinde, bir köşede…)

 

Kuş tüyü de değil devrildiğim yastıklar.

( Olsa olsa camyünüdür durmadan kaşındıran.)

 

Ben boşlukları doldururken sen beni koruyacaksın.

( Kimdi düşmanımız, bilmiyoruz bile.)

 

Bir poşet içerisinde taşıyamazsın keskin kılıçları.

( Anılar sağa sola saçılır, küflenir huzur.)

 

Öyle bakarsan gözlerim kararır.

( Aydınlatamam ağzımın ağzına dörtnala koşacağı dar sokakları.)

 

Rüyamda tele takılmış bir çift çorap gibiydik seninle.

( Eşleşemiyorum kendi düşüncelerimde bile benzerliklerimle.)

 

Kül dökülür, ahenk bozulur.

( Sen yere doğru eğildiğinde kanım terk ediyor sanki beni.)

 

Ellerim henüz soğumuş bir cesedin elleri.

( Sen istersen böyle de seversin beni.)

 

İzimi arıyorum, bulanların insanlık namına ilgili numarayla…

( Bizi mi arıyorum? Bulanların uzak durmaları kendileri adına…)

 

İsim koyamam, isim koyarsam öldüğünde üzülürüm.

( Sınır çizemem, bir adım ötede durursan çözülürüm.)

 

Her direniş bir yanık izi.

( Sonu yok geçmişe bilenişin, anlatamıyorum bunu umuma açık alanlarda.)

 

El falımda çizgisizlik çıkmıştı.

( Yol falına bakıyorum, ilk sağdan dönersen eğer, benimsin.)

 

Çok fazla şey vardı göstermek istediğim.

( Ama çok fazla şey gizledim akşam haberlerinden.)

 

Bir kıvrımı var dudaklarının, yüzme bilmesem boğulurdum.

( Ağlarsam yosun en çok tırnaklarıma tutunur.)

 

Kazıyamaz ki insan kahkahasını aniden ağıza kapatılmış avuçlarından.

( Bilsen, her sırıtışımda bir seni seviyorum gizlidir.)

 

Acemileşiyor her kaldırım taşı şehirden bir tank geçerken.

( Yağmalıyor beni haddinden fazla aç bırakılmış fiiller.)

 

Bir ünlem işareti dikiliyor kaşlarımın ortasında.

( Bu güneş sensizken de batardı, o yıllarda bu çok anlamsızdı.)

 

Kimsenin dokunmasını istemediğim eşyalar gibisin.

( Akla ilk gelecek yere saklıyorum seni, kendimden emin.)

 

Bir neştere bakar seni görmeleri.

( Bir testereden yansıyan görüntümüze bakıyorum şimdi.)

 

Yokla var arası bir koku, ne kadar da uçucu.

( Simsiz bir parıldayışın en göz alıcı sahnesini çekiyorsun.)

 

Sigara kokusu sinmemiş kıvrımlarına âşık oluyorum.

( Ne büyük mucize, ne büyük mucize, tutukluk yapıyorum.)

 

Bir korna sesiyle gerçekliğe dönüyor gibi akışkanlığın.

( Biraz pas tutmuş, ama hala kullanılabilir.)

 

Bu heceler başka kelimeleri de oluşturabilirdi.

( Bazen, umulduğu gibi değil, değil ya da sanıldığı gibi.)

 

Parmaksızdır her balığın sevişmesi.

( Ben en kirpiksiz bakışlarını seviyorum senin.)

 

Gölgeler geçmiyor hiç gözlerinden.

( Böylesi bir yalnızlık ancak aşka yakışır.)

 

Uzakta olmak kurulmaması gereken cümleleri kurduracak en sağlam tuzak.

( Uzakta olmak, uzakta olmaktır işte, gereksizce uzatılamayacak.)

HAVA KARARINCA ÖLÜYOR VE BÖLÜNÜYOR KARANLIK KARINCALARI DÜŞÜNCELERİMİN

(Bir daha deneyemez.)

 

 Sağ kulağımın yanından ılıkça akıp geçiyor. Bir rüzgârın en son notası olamayacak kadar kindar. Geçmek bilmeyen günlerin hemencecik geçen geceleri gibi, perdeleri kapat. Perdeleri sıkı sıkıya kapat.

 Metale bürünmüş küllükleri bu evin. Bu kavganın sonunda kırılan sadece seramikler, dökülen sadece boya kalıntıları olmayacak. Kendimle girdiğim savaşın en susuz geçen öğlenleri gibi, gölgeye kaç. Gölgeye kaç, gölgeler gizler hüzünsüzlükleri.

 Kimse kimseye neden böyle olduğunu sormuyor. Evet, nedenler var, cevap almak için sorulmamış sorularda. Evet, nedenler var, kendimi haklı görmeme sebep olan. Düşünüyorum, kimseyi suçlamadığım bir hayat yaşıyordum. Öyle olduğu için öyledir diyordum. Öyle olduğu için öyle olmuştur, bir suçlusu olmamalı bunun. Vicdan muhasebesi yapılmış iki cümle aralarının en kapı zili çalmayan saniyelerinde fincanı devir. Fincanı devir, haşlansın tüm yalanları dudağa değmemiş belkisiz düşüncelerin.

 Kargalar şehrinde tanıdığım tek güvercinsin demişti, bir başkası – hayallerde – hayır sen eşini kaybetmiş kumru kuşusun demişti. Bunu yazmıştım. Yaz da değildi ama yaz kadar aydınlık bir günün gecesiydi. Birini seviyor olmanın mucizeler yaratmasını bekliyordum. Durmadan bir ileri bir geriye sallanan tahta bir ata binmiştim, midem bulanıyordu. Uçuşan tozlar, dağılan közler, yanıyordum. Yangının en gösterişli alevini sahneye sunduğu anda cama doğru kaç. Cama doğru kaç ve kurtul anılarının derini eriten, gözeneklerini dolduran sıcaklığından.

 Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?   İnandığım doğruların baştan sona bir başkasının edinmişlikleriyle? Başkasının gücüne gidiyorsa tüm bunlar, ben olmayan? Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?  Ya öyle değilsem ve değişemeyeceksem?   Bir değişimi kabullenebilir mi ki derim? Bu yüzden mi kabarıyorum? Bu yüzden mi kabuk bağlamıyorum? Biliyorsun, bunu benden başkası hiç edemezdi. Biliyorlar, elimi attığım her çiçeği soldurmamla ünlendim. Tavanın zemini öpmeye başladığı evlerde radyoyu aç. Radyoyu aç, iki istasyon arası acımaz rüyalar.

 Üst üste dizilmiş camların aralarında çiçekler kurutuyorum. Bir başkasının yansımasını kabullenebilecek kadar büyümedim. Aynalarım bulanık, ellerim çok acemi. Düşersem doğrulamıyorum. Doğruluğunu bir belkiye başladığım her ihtimalin kabuğu incecik. Saydam acıların diş sıkışlarında kitabın kıvrık sayfa uçlarından gözümü alamıyorum. Bir bütünlük daha kopuyor. Lime lime olan her iplik bir duanın tutunamayışı. Benim de mumlarım sönmüştü ama ağlamamıştım diyorum, gözlerini kısıp düşünüyor, eminim ki mumlar benden daha çok ağlamıştır diyorum. Dudağını büzdü, şimdi konuşacak. Ağzından çıkan anlamsız hecelerin seslendiği noktayı gördüğün anda makasa uzan. Makasa uzan, bir makas girdi mi devreye; yankılar susar.

 Merdivenlerini hiç bilmediğim bir binanın nereye göre kaçıncı katta olduğunu yattığım yerden çözemeye çalışıyorum. Ciddiyetsiz işlerde takındığım ciddi tavır beni kanser edebilir. Kalbimin kulaklarıma çok süslü zarflara sarıp gönderdiği davul sesi anlayışlı ve gülümseyen ifademi yüzümden kazıyor. Dikiş tutamayacak kadar derin yırtıkları var bu öfkenin. Duvar dibinin en taşsız ve en az kumlu noktacığından fışkıran ve tutuna tutuna duvara kertenkele yuvaları yaptıran sarmaşığın ne günahı var? Ağlıyorum – kimse görmedi ki – o an tüm kumlar eriyor. Şimdi tutun bakalım tutunabildiğin kadar duvarlarına, köksüz. Kökensiz sevgilerini ve sevdiğinin uyandırmaya kıyamadığın yastık üzerindeki saç köklerini… Neyi nerene saklayacağını bilmediğin böyle üç kuruşluk kelime oyunlarında gözlerini ovuştur. Gözlerini ovuştur, parlasın tüm olmayanlar.

 Dengesi bozuk tüm kedilerin. Zig zaglaşan kuyruğumu haddinden dar pantolonumun içinde gizli tutmaya çalışıyorum. Tüm zeminleri kaygan bu hissin.  Bir otobanı var bu şehrin, kimsenin bilmediği. Ben yola mısır taneleri saçıyorum, bul beni. Belki de seni buraya, şuraya, oraya diyorlar durmadan. Diyorlar ama benim yerim yanınsa senin ve yansızlığın bir ulusa sesleniş kıvamındaysa? Varlığından rahatsız olduğum bir lekenin kazındıkça daha da derine gömülmesi gibi tende. Bazı kelimeler cidden kanserojen içeriyor. Güm  güm  güm  güm  güm  güm ve en sonunda çatırdıyor gözlerim. Ağır çekimde düşünüyorum – bu yüzyıllar demek – konuşmam ise an meselesi. Dudaklarını açtığında orda olmaktan mutsuz dişlerinin göründüğü anda ayaklarına odaklan. Ayaklarına odaklan, ne kadar hızlı kaçabilirler bir kimsesizliğin patlama anından.

 Avucumun içine kalemsizce üç beş sayı karalıyorum. Tüm bu kıvrımlar önemli günlerin not alındığı deri ve izlerden oluşan bir takvimdir. Bak mesela bir yılbaşı ertesiydi, alnım kanıyordu. Bak mesela bilmediğim bir otogar bozmasındaydım yarama sinekler konuyordu. Bak mesela, kendimi hiç mi hiç beğenmiyor ve aslında derimi yüzmeye filan da çalışmıyordum. Anlatmıyordum ve o da dinlemiyordu. Birileri durmadan hareket ediyor olmayı kendilerine huy edinmişti. Aklımı bulandıran tonlar ağırlığındaki sesleri itina ile çıkartarak içimde henüz uykuya dalmış olan tüm kuşkuları uyandırdılar.

(Bir daha deneyemez.)

 

 Kaşlarımı geren, kasıklarımı çeken, dilimi delen bir basıncın hangi noktada yiteceğini düşünürken uykuya daldım. Uyandım, her şey bölük pörçük. Göz kapaklarımın yapıştırıcı etkisi var mıdır diye düşünerek bir daha gözlerimi yumdum ve yeniden açtım. Yine aynı görüntü; çok gürültülüydü. Güzel, seviyorum, neler değişecek der gibi duruyor bacakları. Elleri bir daha dokunursa gidemem. Olduğum yere sabitlenmiş kirpiklerini, mimiklerini ve ses tonunu düşünüyorum. Her hali beni öldürüyor. Peki bu kadar mutluysam, neden korkuyorum?

KUSMA KRİZİ YA DA YANKI

 Kediler uyumamışlardı. Uyumaya da niyetleri yok gibiydi. Raşitizm şehre hâkimdi, insanlar tenekelerinde yaşıyor, zaman zaman da çürüyorlardı kendi başlarına. Duygular törpülenmişti ve artık aşk, kangren bir güvercin bacağıydı. Onu kesip almalıydı, o yayılmamalıydı, kararmamalıydı. Bir sigara daha yakılmamalıydı efkârla. Efkâr kar yağmadıkça kaybolamıyordu, gömülemiyordu.

  Sesin tanıdıktı çok. Arka masamda ilgimi çekebilecek bir konuşma yapmıştın belki bir gün, ya da yolda kınadığım kadar acizce bloklaştırıyordun kadınlarını. Şarap sirkeye dönüyordu ve biraların da asidi kaçmıştı. Zaten bardağın yarısı da köpüktü. Dolu olan kısmı gördüm ve onu da tükettim. Barda kedilerden başka ayık kimse yoktu. Bir de ben vardım, kafam yaşanamamışlıklardan dolayı güzeldi. Kalktım evime gittim. Hangi meridyende yaşadığını hatırlamıyordun sen. Aklım sendeydi, aklım esirdi.

 Kusma krizimde tanıdım seni. Seni bana gönderen her neyse, teselli bulmamı istemişti belli ki. Gündemimde paranoya vardı. İnanıyordum sana ama düşünceler işte. Düşünmeye hakkım yok muydu? Hemen bir taksi bulup kendimden ve geçmişten çok uzaklara gitmeliydim. Ancak sokakta kedilerden başka kimse yoktu. Seni özlemek zorunluluktu. Suydu seni özlemek ve temmuzdaydık işte. İster istemez. Susuyordum.

  Birkaç hecende başkalarının gölgesini görsem de, gözümü kör edip algımla oynadım. Film şeritlerine jilet attım. Hafızamın bir kısmını karaladım. Kibrit kutularındaki tırtılları dut ağaçlarına saldım. Yani sen de ben de gönül rahatlığıyla ölebilirdik artık. Yalansızlık ispat edilmişti kendilerimizce. Bir kere daha deneyecektik ve bu son olacaktı. Kendimizi kandırmakta ustaydık, biliyorduk bunu ama yine de… Seviyorduk, en azından sevdiğimizi hissediyorduk. Bana göre bu teslimiyetti, sığınıştı. Bu her şeyi feda edebilme gücüydü.

  Kalktım gözlerimi kaplayan tozu sildim. Hiç görmediğim yüzüne bir daha baktım. Sende tanıdık kimse yoktu ve bu iyi bir başlangıç olabilirdi. Geçmişi kâğıt gemilere bindirip kanalizasyonlara saldım. Evet, bu güzel bir başlangıç olabilirdi. Adına aşk denebilirdi. Şehir derin bir oh çekerdi ve artık tüm uykusuz kediler de uyuyabilirdi.

  Çünkü sen kesilmiş kangren bacağımla bile sevebiliyordun beni. Bende çirkin bir şey kalmamıştı, yarımdım ama iyiydim. Sense uzaktın sadece. Kilometrelerle değil, zamanla ölçülen bir uzaklıktaydın. Seni görmeden ölmeyeceğime dair kendime söz verdim. Sigaram izmarite dönüştüğünde ruhuna sarılıp uyumayı planlıyordum. Çünkü ikimizin de meridyenine güneş göz kırpmıştı çoktan. Artık kediler uyuyabilir ve biz kendi içlerimizde diz çöküp, “Huzur mu bu?” diyebilirdik, şükreder gibi…

Seni düşündükçe tanrı yankılanıyordu.

(2008)

FARK ETTİM Kİ SUZ SIZDIRMAK ZORUNDA DEĞİL HER ÇATLAK

 Perişan ediyor bazı günler gecelerini. Düşünürsem bir çıkış yolu bulabilirmişim gibi sanki. Dönme dolaptan şehrin en güzel kıyısına bakıyorum, mide bulantısı olmaksızın. Her sabah aynı sise çıkan yokuşu anımsıyorum, herkes kokuyordu. Çok suratsızdım. Sanmam, çirkinlikten ölecek kadar abartmadım hiçbir şeyi. Sanmam, sanrılar tüm gün mutfakta oturuyor olamaz. Göz kırpıyor, düşündüğümden daha kirpikliymiş bakışları. Böyle yaparsan diyesim geliyor. Böyle yaparsan dökülür tüm küllerim. Koyunlar çitten atlayamıyor böyle zamanlarda bir de. Her günün ardı bir ayın tam da ortasına çıkıyor. Bilmezsin, bilemezler ama benim aylarım hep yirmi üç çekiyor. Işık silikleşiyor, şimdi geçecek işte hepsi. Hepsi hepsinin birer kopyası bu güllerin. Kıvrımları anlamsızlaşan dudaklara dalıyor gözüm. Dövülmüş et gibi, biraz da lezzetsiz gibi hepsi. Hangi kurbağayı öpsem prensese dönüşür. İçimdeki çöplüğe dadanıyor kedilerim, şimdi olmaz hayır. Şimdi tam da buradan kalkıp başka bir noktasızlığa gitmeyeceğim. Sonu yok ki, neresine noktalar iliştireyim bitirememişliklerimin? Soru işaretleri kulaklarıma küpe. Olmasaydı ne olurdu sanki, sanki başka ihtimal mi vardı çok ihtişamlı aynaların karşısında? Tüm ampulleri patlıyor kasabalarımın. Yıldızı hiç bir geceye gömülüyorum. Nasıl olsa sabah olacak. Ayarsız ateşler sağa sola saçılıyor, yanmaz ki gözyaşları, neden üzülüyorum? Bir depremin en kusursuz sıçrayışıdır evden eve. Kapıyı tıklatıyorum, kendim bile duyamıyorum bunu. Varlığımı neye armağan edeceğimi bilmeden vagonları geziniyorum. İs doluyor ciğerlerime zaman zaman. Şimdi tutunduğum eli bıraksam düşerim işte. Şimdi yer yarılır lava bürünürüm. Neyi düşünsem hepsi aynı son. Rüzgâr pencereyi titretiyor. Sokaktan biz yüklü bir kamyon da geçmiş olabilir. Belki bir sus borusu patlamıştır, çocuklar mutludur. Anneler huzursuz, babalar gururludur. Olduğum yerde dalgalanıyorum. Dibimden kul çıkartacak bir tanrı da var olmadı henüz. Saate bakıyorum, bir şeyler hep geçiyor. Kırk bir numaralı perondan kalkacak otobüslerin tamamı gecikiyor. Birkaç dakika daha için yoruyorum gözlerimi. Şehrin en uzak kıyısına bakıyorum, neden yoklar? Burası bir başka hatıraya da benziyor. Evler daha küçüktü. Sular daha derindi. Yosunlar daha yeşil ve taşlar daha gri. Huysuz ihtiyarlar genç kızların kalçalarında göz dinlendirir, çocuklar dondurmalarını eritirlerdi. Sesini anlayamadığım biri konuşurdu, konuştuklarını anlardım. Yastıkların krem koktuğu ve saçlarda tuz parıltılarının aldatıcı etkiler yarattığı gecelerde erken uyurdum. Çünkü çocuktum ve çekirgelerden korkuyordum. Birinin henüz dokunmadığım sesleri var. Kadehlerde kalmış su kokuları ve radyoda bilinmez dillerde cızırtılı şarkı. Hatırı yok böyle zamanlarda bazılarının. Elmacık kemiğime gidiyor elim. Burada bir tarih gömülü, sen bu toprağa gömüleceksin diyorum içimden. Kendi ellerine gömülen akılsız baş sahiplerinin gözleri ve tıkalı burunları. Kimse ağlamayacak, benden ve takalardan başka. Taklacı güvercinlerin en beyaz tüyleri ve şişkin kursaklarında uykuya dalacağım, geçecek birer birer. Dur şimdi yapmayalım, bu anı bozmayalım diyebileceğim bir şeyi bekleyeceğim. Döne döne tırmandığım bir dağın eteklerindeymişsin oysa. Ben oraları hep tarla sanıyordum. Tonla buğdaydır diyordum, tonla rüyadır. Bulutsuzluktan ağrıyor başım. Çok biçimsiz bir atlayışın sırtımdaki kızarıklığı oluyorsun. Perişan ediyor bazı günler gecelerini. Gömme dolaptan nehrin en serin derinliğine bakıyorum. Ensenin kokusu ve ellerime büyük gelen ellerini düşünüyorum. Eminim ki ağzın biraz aralık ve tenin sıcak. Eminim ki yanımdasın ve çözümsüzsün. Böyle yaparsan diyesim geliyor. Böyle yaparsan dökülür tüm küllerim. Hem benim, bu benim dediğim her şey kendisine ait. Birazdan uyanacağımı bilerek paslı askıyı şah damarına monte ediyorum hiç de nazik olmayan bir hareketle. Her şey şekil değiştirmeye başlıyor, sen bile. Mutsuz çocuk dudakların tanrısal bukleler oluveriyor alnında. Kolların karnımda ağırlaşmış birer kayaydı misal, ama şimdi sıcacık ve sensin. Belim ağrıyor diyorum içimden. Sen onaylar gibi derin bir nefes alıyorsun. Rüya gördüğünü gizleyen bir yanın da var sanki. Yanımda farkında olmadan kelebek diriltiyorsun. Uçuşan binlerce toz var, açamam gözlerimi şimdi. Kâbusun son karesi de işaret parmağımdan çıkıp gidiyor. Saat bunca mutluğunun ardından gelebilecek olan mutsuzluktan korkma vaktini vuruyor. Hiç uyanmazsan da bozulmaz bu an. Ama gözlerimi kapayıp bu kareyi beynimde bir yerlere hapsediyorum. Böylesi en zararsızı. Öğle uykusuna direnen ve sonunda yenilen bir çocuğun dingin nefes alışları var sende. Birazdan uyanacak ve bir anlığına beni yadırgayacaksın. Ardından sadece benim var olduğuna inandığım bir gülümseme yerleşecek burnunla ağzının tam ortalarında bir yere. Bunlar saniyelik ölüp dirilişlerim işte benim. Hayır, bu sefer bunların hiçbirini hiç etmeyeceğim.

ÇAYIRLARDA UÇURTMA UÇURUP BİRBİRİMİZE SÖZLER VERMEKTEN DAHA FAZLASI BU

Bir kış günü patlayan tomurcuktur aşk.

(Rüyalardaki sonsuz beyazlık uykularına ve dalgalarda şıkırdayan çakıl taşlarına hizmet eder.)

 

Kötü olana gözü kör bakıştır uykun.

(İnsanın etine böyle zamanlarda yapışıyor, olduğunuz yerde soğuk bir huzura bağlıyor sizi.)

 

Geceden kalan saçların dalgalanışı.

(Ölürsem diye üzülüyorsunuz, bir gün önce hayatın hiç mi hiç değeri yokken.)

 

Ellerinin cüssesine ihaneti affedildi.

(Ölürsem ve özlemeye devam edersem, geri dönemezsem?)

 

Her pencerenin en kirli camıdır hüzün.

(Ama tüm gazete kâğıtlarında seri katil ilanları, ama tüm sular aslında yosun.)

 

Yoksan var olmamın ne önemi olabilirdi.

(Ayaklarım uçmayı öğrendi seni gördüğüm anda.)

 

Uyumakla uyumamak arasında kalır yatak.

(Duvardan hiçbir gölge geçmez böyle zamanlarda kafa dağıtmak adına.)

 

Gidersin korkusuyla açıklamalar biriktirdim.

(Bilmiyorsun ama ben, ama ben diye başlayan cümleler kuruyordum.)

 

Aynı sokaktan defalarca geçebilirim sana varıyorsa.

(Kendimi geride bıraktığımda iyi bir insan olabiliyorum.)

 

Lütfen bulaştır bana tüm gülümcül anıları.

(Tarihin tekerrür etmeyişiyle övünürüm bu sefer.)

 

Sen istiyorsun diye su bile içebilirim.

(Saçlarımı uzatabilirim, daha çok gülebilirim.)

 

Loş ışıkta tanrıdan çok kendin gibisin.

(Birden boşalıyor gökyüzünden güvercinler ve gezegenler.)

 

Bir filmin en kısa sessizliğisin.

(Geçip giden kibirlerimi izliyorum omzuna yaslanıp.)

 

Talan evlerde yankılanırdı umut.

(Böyle rüzgârlı bir günde birkaç tanrıya inanasım geliyor seni gördükçe.)

 

Seni seviyorum.

(Seni seviyorum, sıkıştıramam bunu.)

 

 

ÖLÜ TAKLİDİ YAPARSAK DOKUNMAZ BİZE MUTSUZLUK

Oralarda birileri var, başka isimlerle çağırılan.

( Daha çok adım vardı bir ara, arındım ama.)

 

Çok yaşlandı ve geceleri ılık süt içer oldu ruhum.

( Biraz daha düşünürsem kendimi imha edeceğim.)

 

Daha çok, daha çok, daha çok da yansıtabilirdin bana beni.

( Kırık aynasısın tavan aralarımın.)

 

Sen orada öylesin.

( Ben burada böyleyim, değişmiyor.)

 

Senin içinde ölmesine rağmen gülümseyebilen tüm ölü kediler gizli.

( Benim için zor oluyor suyu buharlaştırıp tuza ulaşmak.)

 

Çıkardığın sesler yağmurun ne zaman yağacağını gizliyor.

( Yağmursuz da yaşarım ama kulaklarım uğulduyor.)

 

Bugünün ne önemi var, yarınların da katili benim.

( Benim nefes nefese ölebilme şampiyonluklarım var.)

 

Baktığım her şey yabancı.

( Birileri arkamda bıraktığım parmak izlerimi siliyor.)

 

Kirece bula, öyle göm beni.

( Çamaşır suyu sökmez üzerime işlemiş lekeleri.)

 

Kimse kimseye yirmi dört saatlik bir mutluluk vermiyor.

( Kimse kimsenin can simidi değil ki.)

 

Dişlerim kazıklı humma, tırnaklarım kuduz.

( Seninse ıslığın mülteci, gözlerin esir.)

 

Suya dokunuyorsun, kalbim dalgalanıyor.

( Her dişimi sıkışım bir kalp sıkışmasıdır.)

 

Akmıyor dilimin ucuna gelenler istediğim gibi denizlere.

( Bir baraj kuruyorsun içgüdüsel, kuraklığa en çok sebebiyet vereninden.)

 

Herkes aynı hataya düşüyor akşam olunca.

( Güneş doğunca uyanmayalım diyorum içimden, çok utanıyorum.)

 

Ama böyle yaparsam toprak betonlaşır.

( Kök salamazsın, kök salamam; salınamam rüzgârı bol ovalarda.)

 

Hangisiydi en boktan günü saçma sapan ömrümün?

( Bir ambulans sesiyle konuşuyorum, neye geç kaldığımı fısıldıyor.)

 

Her şeyi yarım yamalak anılara tamamlıyorum.

( Geçecek bir gün ama bugün olmadığı kesin.)

 

Neden oyuncağı olsun yaralı fareler kedilerin?

( Ben seni neden sevdim, buna gerçek bir sebep uydurabilir miydim?)

 

Yol ayrımları daha da belirginleşiyor böyle çürük limon havalarda.

( Tüm toplu acıma araçları grevdedir belki.)

 

Hastane kokuları yükseliyor böbreklerimden göğsüme.

( Ağır yaralı bir hastasısın en kalabalık koğuşumun.)

 

Adresimi yüzümden, gölgemi zeminden kazıdım.

( Artık bulamazlar beni.)

ÜZERİNE LİMON SIKTIM SEVGİMİN, KARARMASIN

  Bir lekedir şimdi gördüğüm bu görüntü. Kimin yaşanmışlığı bu, sahipsizliği kimin?

 Teki bulanık ve teki aralık bakan gözümle tülün üzerinde ölüp kalmış sineğe dalıyorum. Gördüğüm her şey şekeri düşmüş bir ihtiyarın gözlerinden. Sinek, sanki her an hareket edebilecekmiş gibi duruyor. Kat hizmetleri bilmediğim bir dille kapıyı çalarken yorganı ayaklarımı açıkta bırakacak kadar başıma çekiyorum. İçimden küfrediyorum. Dışımdan etsem anlayacaklarmış gibi sanki.

 Bisküvinin kutunun içerisinde kalan kırıntıları işaret parmağımı yalayarak bir araya topladım. Şükrettim, şükretmek yoksunlara mahsus. Bavulun dibinde posası kalmış bir ihtiyar gibi duran son temiz ve buruşuk elbiseyi de alıp banyoya girdim. Fayanslardaki sabun artıkları fal bakmaya müsait bir hal almıştı. Başımın üzerinde uçuşan yarasaları elbiseyle kovaladım. İlk adımım kaygandı, başımı küvetin köşesinde affedilmeyi dileyen bir çocuğun annesinin dizine ani kapanması gibi dayadım. Her şey uğuldamaya başladı, çanlar uzaklaştı ve gölgeler yakınlaştı.

 İmdat zilinin ipi, olabildiğince uzağımdaydı. Şakağımdan kulağıma damlayan kan, sıcaklığını yitireli uzun zaman olmuştu. Sabuna ve soluğa dokunmadan küvetten doğruldum. Varlığı bir işe yaramadığı için kesilebildiği kadar kısa kesilmiş saçlarımı elimle taradım. Nefesimi gerçek sahibinin ellerine bıraktım. Nemli elbiseyi üzerime geçirdiğim gibi odadan çıktım. Anahtarlarım büyük ihtimalle odadaydı.  Anahtarlarım, kim olduğum, nereye ait olduğum, teki yatağın içinde uyuyan çoraplarım… Her şeyim odadaydı. Bir ben dışarıdaydım. Dışarısındaydım hayatımın. Tamamen hatasız ve gerekenden fazla vicdansızdım.

 Gel artık dedi. Şimdi seninle konuşmanın sırası değil bakışı attım gökyüzüne. Beni duymadı, beni anlamadı. Gel artık dedi. Bilmiyorsun, ben bir süredir başka bir ülkedeyim, geri gelmeyeceğim. Kilisenin bahçesinde birkaç yosunlu mezar vardı. Ruhunafatihasız da ölünebiliyor işte diye düşündüm. Ruhunafatihasız da çürüyebiliyoruz. Birkaç kilitsiz bisiklet bana göz kırpıp duruyordu, dikkatimi dağıtmayın, dikkatimi dağıtmayın; yapmayın. Bisiklete de binemem ki ben hem. Sadece düşebilirim, bu benim en büyük meziyetim.

 Parmaklarım kaşınıyordu. Çamura bulanmış ayaklarım su toplamıyordu sanki, tomurcuklanıyordu. Hayali kurşunlarından kaçıyordum birilerinin. O birileri ki, belliydi, beni hiç sevemiyordu. Nehre atladım; bulanık ve soğuk. Bu, ağzının içerisinde öfke gizleyen birinin gözleri gibi. Kollarım yorgun hatıralarımı benimle birlikte sağa sola sürüklemekten, yüzemiyorum. İşin tuhafı batamıyorum da, öylece sürükleniyorum. Güneşin üzerine çektiği bulut perdeleriyle, tanrı son kıyağını da yaparak zaten yarım yamalak gördüğüm önümü kararttı tamamen. Yağmur yağacak, daha temiz ıslanacağım.

 Benim adım … dedi. Memnun oldum şeklinde başımı sallarken kolum benden izinsiz …’ya uzandı. Şimdi adımı söylemem gerekecek. Şimdi adımı, adımın anlamını, kim olduğumu, neden burada olduğumu, nereye gideceğimi, kimlere sığınıp kimlerden kaçtığımı söylemem gerekecek. Adımı hatırlasaydım gerisi gelirdi eminim ki. Ancak sadece kendi adımı da değil, bana ait kim varsa hepsinin adını unuttum. Hepsinin yüzleri birbirine benzedi. Hepsinin kokuları ekşidi. Bir tek …’nin kokusu vardı yeryüzünde, dayanılmaz ve inanılmazdı.

 Boynumun aynı yerinde, aynı şekilde beliren kırmızı leke bana sadakatini bir kez daha ispatladı. Yıllardır beni terk etmeyen bir o var bir de huzursuzluklar.  Vitrin camlarından kendime bakıyorum. Bu cümleleri bana kuran ve beni bu cümleleri kurmaya zorlayan da kim? Gülümsüyor, onu tanımıyorum. Ama koşarsam mutlaka eksik bir kaldırım taşına takılırım, yarım yamalak yuvarlanırım. Ama koşarsam mutlaka freni patlak bir araba öper beni kuytularımdan, çok utanırım.

 Olmaz sanıyordum, bilmiyorsun, ben bir süredir başka bir ülkedeyim. Geri gelmeyeceğim. Bir masala inandırdım kendimi, bacaklarımı kesseler hissetmeyeceğim. Bilmiyorsun dedim, gel artık deyip durma boşa. Farkında değildin ve birini yarattın. Farkında değildin ve ben ona çok alıştım. Başka bir sesle konuştum, daha başka cümleler kurdum. Kendi belime sarıldım ve ona âşık oldum. Kendi elime tutundum ve doğruldum. Bir süredir başka bir ülkedeyim, beni soluk geçmişime bağlayan anahtarlarımı ve yarım yanlarımı odada unuttum.

  Bir lekedir şimdi gördüğüm bu görüntü. Kimin yaşanmışlığı bu, sahipsizliği kimin?

Benim değil artık, artık benim değil.


RAFA DİZDİM EN SONUNDA BOŞALMIŞ SADAKAT KAVANOZLARINI

  Sanki sussa ne olur?

  Bir tüy uçuşur, bana ait değil bu da. Pazartesi günlerinin olağan geçmek bilmez saatlerinin en rutubetli anında pencereye hızla çarpan ve kalbimi yerinden söken kargaya bir çift sözüm vardı ama korkuyla unuttum. Dehşete düşen gözlerim var benim, senin bile henüz görmediğin.  Filtresi kuru sigaramdan bir nefes daha alıp düşünüyorum. Zifir kustuğum rüyalarımın beni terk etmemesi neden? Herkes terk etmişken hem de, hem de herkes ölüp gitmişken?

  Babamın bir tütün kutusu vardı bir de puro içen küçük ve göbekli adam biblosu. En çok o biblo tüterken heyecanlanırdım. Annemin minicik sepetleri vardı renk renk. Kendimi hep o sepetlere sığabilecek kadar küçük doğmuş sanıyordum. Çocuktum işte. Sürekli bir şeyler olacak ve dünyam değişecek sanıyordum. Hayalperestlikten uzaktım. Bebeklerimi konuşturmazdım, saçlarını tarardım sadece. Annemin diktiği kostümleri giydirirdim. Ama açık olayım, birkaç kez kedileri konuşturdum. Bir keresinde ölü bir kediyi konuşturarak ona hangi arabanın çarptığını öğrenmiştim. Ama bu bizim sırrımızdı, sırlar saklanmak için varlardı.

  Aklım karışıyor öyle konuştuğunuzda diyemiyorum. Aklım çok karışık. Aklım darmadağınık ve tozlu bir kitaplık gibi. Bilmediğim dillerde kitapların çürüdüğü. Açıp son mektubumu okuyorum. Kendim bile anlamıyorum, iyi ki bu birine ait olamadı. Ensemi seviyorum, şiiiişşş geçecek hepsi.

  Yine şimdi tam da olduğu gibiydi ama bir farkı vardı sanki. Huzursuz hissediyordum yine ama başka sebeplerim vardı. Yine griydi hava ama başka zamandı. Yine aynı renge bürünmüştüm ama bir başka hataydı. Benim çiçeklerim mısır konservelerine ekiliydi. Benim çiçeklerim çok çabuk soluyordu ve çileklerim tatsızdı. Hiçbir kumru yumurtasını benim gözümün önüne koyup da uçmuyordu. Güveni sıfırdı bana hayatımın. Benim başardığım, benim başaramadığım.

  Ne lüzumu var halıların? Perdelerin hele? Hele terliklerin, çorapların? Saçların ve kaşların? Ter bezlerimizin ve kırılmaya eğilimli kemiklerimizin? Düşmüştüm, tek basamağı bile kendi kendime çıkamıyordum. Kendi kendime konuşabiliyordum ama. Salak karı, salak karı… Ne vardı sanki?  Zamanı mıydı?

  Birbirine benzemeyen yastıklar öbek halinde yerlerde, koltukların üzerlerinde, yatakla yorganın arasında, kasıklarımda. Uyuyamıyorum. Yüzden geriye defalarca sayıyorum, aklım yine karışıyor. Yirmi yediden önce ne geliyordu unutuyorum. On sekizden önce kapıyı kim çalıyor? Beşe geldiğimde ayaklarım yere basıyor. Buzdolabında su yok. Portakal yiyorum, tatsız ve susuz. Üzerine bir çikolata. Üzerine biraz ne varsa. Üzerime üzerime devrilen kartonpiyerlerin arasından gülümsüyorum. Bir gün öleceğimi biliyorum, ama şimdi değil diyorum. Tatsız şakalarınızı da alın ve gidin lütfen.

  Ve ağzımın tadını geri verin. Ve gülüşümü plastiklikten uzak. Ve kalemsiz kâğıtsız düşüncelerimi, uçuşmayan. Uyandığımda bulanmayan midemi, aklıma geldikçe titremeyen ellerimi, serçe parmağı hissizleşmemiş ayaklarımı, yük taşıyabilen ve sarılmalara karşılık verebilen kollarımı. Boşluğa ve hiçliğe bakmayan gözlerimi, güzeli duymaya alışık kulaklarımı geri verin. Dedim. Hepsine dedim bunu ama kabul ettiremedim.

  Lafı eveleyip geveledi. Durmadan masaya baktı. Masayı yakabilecek kadar derin bakışlarının ardında birkaç kırık dökük hatıramız vardı. Dedim ki gidebilirsin. Dedim ki alıştım ben artık. Dedim ki sikeyim böyle kaderi.  Dedim ki kırmak istiyorum kafanda kadehi. Dedim ki gidebilirsin, karıştım. Dedim ki karmakarışığım ve buna alıştım.

  Bir fare hızla yanımdan geçti. Beni selamlamayı unuttu şapşal. Oysa çantamın dibinde fındık fıstık kalıntıları vardır her zaman. Önüme gelen herkesle her şeyi paylaşmayı alışkanlık haline getirmiştim, o karlı çıkacaktı sonunda ama, selamsız işte. Fare tüyünden daha kısa saçlarım beni rüzgârdan, yağmurdan, olmayan güneşten korumadı. Kafama geçirdiğim bere beni lösemililere benzetti. Kendimi selamladım. Kendi sırtımı sıvazladım. Bu kısa boylu bir kadın için büyük başarı.

  Köşede duran gitarın teli kopuk. Sehpada duran vazonun içi boş. Televizyonun yanından bana bakan kedi taştan. Bu evde ben de dahil her şey işlevsiz. Maket hayatlarımızın birer kopyası olup çıkan aksanımızla konuşuyoruz seninle. Naberi nasılsını yok hiç sohbetlerimizin. Ben ben diyorum sen ben diyorsun. Ben gün diyorum sen emek diyorsun. Ben yeter diyorum sen abajur diyorsun. Gülüşüyoruz. Kimsenin anlayamayacağı fıkralardan birkaçı geçiyor aklımızdan ve yine gülüşüyoruz. Ama ne gülüşme… benim bacaklarım dökülüyor senin dişlerin.  Benim gözlerim içe gömülüyor senin kalbin. Biri duyarsa bizi, eriyebilirim. Biri duyarsa bizi, kaçıp gidersin.

  Anlamsız anlamsız hırıltılar çıkartarak ilerliyor önümdeki yaşlı adam. Boğazını temizlemeye başlıyor, asfalta güzel bir konuşma yapacak şimdi. Eyyyy sürüngenler diyecek, eyyyyy benden beter kokan kır çiçekleri. Bitirdiniz ulan beni diyecek, bitirdiniz beni. Hele ki sen diyecek sokak lambasına, sen her şeye şahitsin it! Neden konuşmadın, neden anlatmadın onlara? Elimde bir silah olsa tereddüt etmezdim hiç. En güzel hediyeyi bir öpücük gibi kondururdum şakağına.

  Ölüm dedim ihtiyara. Ölüm, kuru ayaz bir gecede tüm çamlar sallanırken köklerinden, tüm bebekler terlerken, tüm güvercinler gizlenmişken gelir. O anı ikimiz de göremeyeceğiz ama. Sen yedi yüz yaşına kadar acıyacaksın, ben üç yüz yaşıma kadar ağlayacağım.

  Sanki sussa ne olur?  Nasıl olsa eninde sonunda mutsuz olacağım. Sussa ne olur? Biraz kıvrılıp uyusam ve unutsam? Biraz unutsam ve uyusam? Biraz yaramı kurutsam? Ne olur? Tam kâbuslarımın içine dalacakken gözümün önünden kızıl yeşil bir tüy uçuşur. Bana ait değil bu da. Ne kendim ne kimliğim ne de kemirgenlerim.

BİR GÜN BATIMIDIR TEZGAHTAN DÜŞEN PORTAKAL

Saat altıydı ve hava yine karanlıktı.

 Şehre akli dengemin yerinde olduğunu belgeleyecek bir doktorun odasına girer gibi büyük tereddütleri sırtlayarak usulca girdim. Bavulum her zamankinden çok kin ve her zamankinden çok kimin bu çileler acaba doluydu. Ağzımda tadını kaybetmiş bir sakızı nereye tüküreceğimi bilemez halde insanlardan uzaklaşmaya çalışıyordum. Çöp tenekeleri rüzgârda sallanıyordu, şehir kuşsuz ve kuşkusuzdu.  Bavulumun tekerleği neden orada olduğunu kimsenin anlayamayacağı ve kimsenin de sebebini açıklayamayacağı halıya takıldı. Sırtımdaki ter, bu sarsıntı ile belimdeki gamzelerden birinde dinlenmeye başladı. Kaburgalarımın içine hapsolmuş kalbim silah yakalamış bir dedektör gibi ikaz vermeye başladı. İki büyük köpek kulaklarımda havlıyordu, şimdi yakalanmıştım işte. Şimdi kendime, kendi bozduğum yeminlerime yakalanmıştım. Burada ne işim vardı benim, geri dönme kararı alabilmek için çok mu ilerlemiştim? Arkamı dönüp geldiğim yöne baktığımda birden başım döndü. Ucu bucağı gözükmeyen bir koridordu sanki geliş yolum ve insanlar yerlerinde durmuş sadece boyunları büyük, gözleri gözlerime hiç ama hiç bakmadan beni yargılıyorlardı. Mahkeme kararı geri dönüşümü yasaklıyordu, gitmekte serbest, dönmekte imkânsızdım.

Şehre çalıların arasındaki vahşi yavru kediyi korkutmamak için çıt çıkarmadan ilerleyen çocuklar gibi nefesimi tutarak girdim. Saat altıydı ve hava yine karanlıktı.

BAZI GÜNLER AKLIMI KARIŞTIRIR TEK BACAKLI GÜVERCİNLER

 Sarhoştum ve ne yaptığımı çok iyi biliyordum. Ertesi gün kendime söyleyeceğim yalanlarımı imha ettim. Büyük kıvılcımlar saçarak iki yanıma devrilen iyi ve kötü melekler kül olurlarken çakmağı aslında çoktan fırlatıp attığım çantamın içerisinde arıyordum. Kendi kendime konuşuyor olmamın bir önemi yoktu. Önemli olan konuşabilecek gücü bulabilmem ve bu gücü kendi üzerimde gerekli olmadığı halde kullanabilmemdi. Delikanlılığın kitabına yakışmayacak tüm eylemler bana çok yakışıyordu. Çok büyük ve ağır bir şapkayı üzerindeki ıvır zıvırlar dökülmesin diye çok dikkatlice taşıyor gibiydim. Dilimden düşmeyen bir küfür vardı, anlamını hiç kestiremediğim.

 Sarhoştum ve durmaksızın yalpalıyordum. Gıcır gıcır ayakkabımın topuğu bir mazgala takılıp boydan boya çizildi. Bileklere atılan ancak beklenilen seviyede kan boşalmasını sağlayamayan bir çizik gibiydi. İnce, çirkin, biçimsiz. Paltomun yakasını kaldırdım, rüzgâr kulaklarımın içerisinde rehin kaldı böylece. Durmadan kendisini tekrarlayan bir ninni gibiydi. Tüm bunlar uyumam için. Tüm bunlar zorlandığım şeyleri becerebilmem için birer destekçi.

 Sarhoştum ve kekeleyerek konuşuyordum. Büfedeki adam gözlüklerinin üzerinden aşağılarcasına süzüyordu beni. Aklından geçenlere hayali bir orta parmak çektim ve sana bozuk para vermeye çalışıyorum adam dedim. Ama bozuk bu paralar. Her sayışımda başka meblağ çıkıyor. Adamın gözlüklerini aşarak gözlerime dayanan gözleri bana bir kendine gel artık bakışı fırlattı. Tamam dedim tamam… Cebimde ele kâğıt para hissi veren ne varsa bankoya koydum. Mektup, boş kâğıt, boş sigara paketi, boş kimlik. Bomboşum. Bomboşum ve bu mektubu neden cebimde taşıdığımı bile hatırlayamıyorum. Üstü kalsın dedim. Kendine güzel iç çamaşırları alır belki senden umudunu çoktan kesmiş olan karını kendine bağlarsın.

 Sarhoştum ve nereye gideceğimi çok iyi biliyordum. Kapıdan girdiğim ana kadar ayık kalabilmek tek hedefim olmuştu. Kendime başka bir hedef belirleyemiyordum şimdi. Belki anahtarı sessizce kilide sokmak da bir hedef olabilirdi benim için. Asansörü doğru yerde durdurmak ve ayakkabılarımı çıkartıp da öyle uyumak. Düşünüyordum; sevdiğim tüm yazarlar çoktan ölmüştü. Sen hala niye ölmüyordun?