TRANSPARAN RÜYALAR

 Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Zamansız çıkarttığım çoraplarım koridorun zemini dudaklarıma kadar ulaştırdı. Yatağımdaki ılıklık, uykunun şefkatindendir sandım ama değildi. Elim nasıl bu hale geldi, benden bu kadar kan nasıl çıktı, demirim eksikti hani diye düşünmeden önce ütünün fişini prizden çıkarmış mıydım diye düşündüm. Ütü yapalı üç gün olmuştu. Bir dakika, belki de beş gün. Burnuma hiç yanık kokusu gelmiş miydi? Gelmişse bile ben bunu bir başka haneye yükler gündelik düşük voltajlı düşüncelerime dalar geceyi sabaha bağlar ve uyurdum. O kapının arkasında çoktan kömür olmuş bir manzarayı görmek midemi bulandırabilir, başımı ağrıtabilir, beni üşütebilir, evhamlandırabilirdi. Elimi yastık kılıfının dikişsiz kısmından içeri soktum belki yarın uyanmam diyerek uyudum. Aklımdan geçenleri kalkıp kâğıda dökmek niyetindeydim ama bu elle bu gerçekten zordu. Filmlerde iki tek atıp ameliyata girebilen doktorlardan bir farkım vardı, bu bir film değildi ve ben filmin sonunda yapay bir mutlulukla izleyicilere sırıtmayacaktım.

 Rüyamda ki kâbustu bu aslında, herkesle vedalaştım, son sözlerimi söylüyor olmak beni hüzünlendiriyordu çünkü söylemek istediğim, anlatmak istediğim çok daha fazla şey vardı. Ama ölürken bile kalp kırmamaya çalışıyordum. Diriyken de kalp kırmamaya çalışıyordum ve şarapla dertleşiyordum, kediyle dertleşiyordum, kendimle dertleşiyordum. Kırabildiğim tek şey umutlarım ve şu lanet kadehti. Üşüyordum, rüyamda bile üşüyordum. Nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Kadının iki göğsünün arasından süzülen tere gözü takıldı adamın, onu izlediğimden haberiz. O kadar çok kavis meraklısı ve o kadar çok aciz. Kadının iki pembe göğüs ucundan polenler fışkırmaya başladı ama adamın gözü kadının ağzına odaklanmıştı. Odağınız kaydığında hayatınız çekilmez bir hal alır. Bulanıktır ve asılsızı yansıtır. Büyük bir yalan öbeğinin içerisindeki doğru sözü yalan sanmanızı kolaylaştırır.

 Ellerim istemsizce fincanın en sıcak yerinde kenetlendi kaldı. Sıcaklık kasıklarıma kadar ulaştı. Bu karnımda patlayan bir sıcak su torbasının kavuruculuğundaydı. Dışarıdan hızla arabalar geçiyordu, hızla insanlar, hızla bulutlar ve hızla köpekler. Karşıdan karşıya geçebilmeyi insandan daha iyi becerebilen, birbirinin üzerine çıkmadan yürüyebilen, gerçekten sıkıştırılmadığında agresifleşmeyen köpekler. Bir köpek kadar bile olamayanları düşündüm ve sıcak kahveyi hızla içmek suretiyle midemdeki yarayı uyandırdım.

 Sokak bana göre değil. Sokak bana ait değil. Sokak beni sahiplenmek bile istemiyor. Mazgallar birer tuzak, klimalar uyandırıcı elçi. Kornalar kornalar kornalar ve simitçinin sattığı simitten daha da gevrek olan sesi. Eve gitmem lazım. Eve gitmem lazım ama pişmaniye saçlarıma tutunmuş parmakların bir pişmanlığın yadigârı gibi, beni hiçbir yere bırakmıyor. Firarı imkânsız bir hapishanesindeyim hayatın sanki. Tünel kazmaya çalıştığım her kaşık ilk darbede kırılıyor.

 Arkamda hırıltılar çıkararak ölümü bekleyen bir kadın var. Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın. Azrail’ini bekliyor, Azrail’i soğuk bir kış gecesi o yalnızken gelecek. Saçlarının en dağınık, giysilerinin en lekeli gününde. Ama henüz mayıstayız, bu ülkede mayıslar çok sıcak geçiyor.

 Korkma, korkarsan başına gelir dedi kadın. Sigaramın külü çok ağlanılmış bir ayrılığın ardından dökülen kirpik gibi döküldü. Zemin olması gerekenden daha kirli, burada ne yiyip ne içebilir ki insan? Üç kuruşluk loş ve leş koridorları nasıl geçtim, nasıl fark etmedim, neden buradayım?

 Kadın korkma dedi tekrar. Korkmuyorum ama merak ediyorum. Bu kadın kim ve ben hangi korkumu ona çağlamış olabilirim? Saçları yok mu, peruğu kaç yüzyıllık, gözleri neden ölü, dili neden kesik? Tırnakları sonsuza uzanıyor, kadehi bile kavrayamıyor, ayakkabılarının topukları kırık. Sanki cesedi bir çöplükte yıllanmış ve sonra yeniden dirilmiş gibi. Öyle görünüyor; açıkçası öyle de kokuyor. Ve bana durmaksızın korkma demeye devam ediyor.

 Uzun ve pis tırnakları yaldızlı bir perdenin arkasını gösteriyor bana. Ama ne göstermek, sanki gözlerimi yerlerinden sökecek ve o geniş perdenin altından bir gerçekliğe yuvarlayacak sanki. Omurgamda dayanılmaz bir basınç hissediyorum işte o anda. Aniden ayağa fırlıyorum, bacaklarım sanki benim değil, zemin sanki ayaklarımın altında değil. İki uzun çıtanın üzerinde dengesizliğin tam da dengede olduğu noktada uçuşuyorum. Masaya çarpan kalbim kadının kellesinin olgun bir dut gibi yere düşmesine sebep oluyor. Ağzı korkma diyecek gibi açılıyor.

 Perdede taşmaya hazırlanan bir kahvenin kıpırtıları, tüm pencereler zangır zangır, tüm kediler diken diken. Geldin demek diyor içeriden bol nikotinli bir ses. Sussan bile diyor, şaşırsan bile istediğim cevabı aldım, içeri gel diyor. Korkuyorum. Korkuyorum ve kadının kesik dilinden korkmalar dökülüyor yine. Zemini bataklığa çeviren hecelerden zar zor kurtuluyorum. Sokağa atıyorum kendimi, sokağa adıyorum.  Kemiklerimin sesi beni bile ürkütüyor, beni bile şüphelendiriyor. Şimdi bir gölge bile olsam dikkat çekerim işte. Şimdi bir gölde çürük bir balık yemi bile olsam dikkat çekerim.

 Köşeyi dönersem karanlık bir geceye gözlerimi açacağımı düşünerek adımlarımı hızlandırdım. Kemiklerim daha da gıcırdıyordu. Kalbim çocuk elindeki bir davul gibi, ritmi bozuk, ritmi yorucu. Ansızın kaçan bir çorabın bacakta bıraktığı geçici his gibi, etim tam da en hassas bölgesinden yırtılmış gibi, bir kavanoz dolusu bilye yokuş aşağı akıyormuş gibi irkildim. Arkamı dönmeye beni zorlayan rüzgâra daha fazla karşı koyamadım. Anlık bir iğne acısıydı aslında hissettiğim. Tam da arkamda duruyordun, kokunu almıştım. Şimdi gözlerin karşımdaydı, elin bıçaklıydı, ruhun kararmıştı, kaşların çatılmıştı. Lütfen dedim dudaklarımın kıvrımlarıyla. Lütfen şimdi olmasın, öldürme beni. Kendi çukurunda hapsolmuş bir fare gibiydim. Yuvamın girişini betonla kapamak için acele ediyordun. Lütfen dedim gözlerimin kısıklığıyla ve dünyanın en büyük korkusuyla. Ve yok oldun.

 Telefon altıncı hissi yüksek kadınların ifadelerinde bahsettikleri gibi acı acı çaldı. Mozart’ın Requiem’i sustu. Haşlanmış yumurta kokusu tüm odaya dolmuştu. Kimin evindeyim? Kolesterolü yüksek ve alerjisi yoğun bir beden içerisindeyim, yumurta yemem. Telefonu bir adam boğazını temizleyerek cevapladı: Uyuyor, ona henüz söylemedim. Benden bahsediyor olmalı, hala uyuduğumu sanıyor olsa gerek. O, telefon çalmadan önceydi. O, boğuk sesin migrenimi katmerleştirmeden önceydi. O, uçuk sarı üzerine gri zarlı iğrenç yumurta zevkinin kokusu midemi bulandırmadan önceydi.

 Tek bir hareket, parmaklarım zonkluyor. Binlerce iğne aynı anda aynı noktaya saplanmaya çalışıyor sanki. Şakaklarımdan şelaleleri akıyor bulutsuz cennetlerin. Bileklerimden bağlı olduğum cilasız ahşap beni kangren ediyor. Başım dönüyor, bayılırsam düşmeyeceğim, yatalak bir düşkün gibiyim. Kimin evindeyim? Terliklerini sürüye sürüye yürüyen adam ya yaşlıdır, ya yüklü. Gölgesi kapının önünde bir an durakladı, bana bakmak için mi yoksa bakmamak için mi? Onu ne korkutuyor, beni de korkutmalı mı onu korkutan sorular?

 Tek dişim yerinde bir boşluk bırakarak uzaklaşmış. Yastığın altında saklanıyor olabilir mi ki? İşte seni buldum. Aaa pardon bunlar benim tırnaklarımmış, haddinden fazla dipten kesilmiş. Topuklarımda yara bandının izi var mıdır ki, siyah ve yapışkan? Tanrım böyle pis ölmeme izin verme. Tanrım aniden kapı açılmasın, gözümün içine kavanozdan bir tabağa akan bal gibi güneş dolmasın. Tanrım, lütfen; yaralarımı kurcalamasın.

 Perşembeyi pazartesiye bağlayan gecenin en kısa saniyesindeyiz. Ben, rüzgâr ve hiçbir erkek tarafından sevilmemiş olduğu için ağlayan kadın. Kadın atmış yaşını çoktan geçmiş. Geçmiş, geçiştirilmiş ama hala güzel. Gözleri, solmakla diri kalmak arasında tereddüt eden bir yaprak renginde. İnce dudakları ve aşınmış elleriyle konuşup duruyor. Ne yapacağız biz diyor, nedir bu başımıza gelenler? Sakinim. Tüm hayatım boyunca olmam gerektiği ama olmadığım kadar sakinim. Derin bir nefes alıyorum, sümbülle karışık sigara kokusu ciğerime doluyor.

 Anlatsam hayatımı diyor rüzgâr, roman olurdu. Kulağımı yastığa dayıyorum, kimden geldiği belirsiz bu seslerin. 1- Deliriyor olabilirim. 2- Deliriyor olabilirim. 3- Tatsız bir şaka bu.

 Ben buna para verdim lan diye bağırıyor adam, kadının yalpalayarak aştığı koridoru hızla tüketirken. Bir biblo kırıldı, bir sandalye devrildi, bir ölü, bir eli kanlı. Kendi çocuğunu sevmekten aciz adamların çocuğu yaştaki kadınlara gösterdikleri şefkatin karşısında ürperdiğim gibi ürperdim birden. Burnumun tıpası gevşekti ve beynim birazdan şıp şıp damlamaya başlayacaktı dudağımın üzerine. Tadını merak ettiğim ama tatmaya çekindiğim bitkileri düşündüm. Dermanı katilinin ellerinde olan bir kurbandan farkım yoktu. Gurur yapılacak, saygı oluşturulacak ortamların en lüzumsuzuydu.

 Terminale koştum. Bu otobüslerin birinden bir adam inecekti, boş otobüste bile cam kenarına oturma hevesinde olmayan. Bavulsuz, kimliksiz, bıyıksız ve anısız. Ansızın bakar mısınız diyecekti bana. Gözlerimi yerden kaldırmayarak gidecektim yanına ve açacaktım avuçlarımı, hatasını bilen bir öğrencinin cetvel yemek için açtığı gibi avuçlarını. Senin diyecekti, senin kızım… Pek uzun bir ömrün olmayacak. Bunu ilk önce hayat çizginden sonra da kesik bileklerinden anladım. Senin kızım… Aşk hayatın beklediğin gibi ilerlemeyecek. Bunu ilk önce aşk çizginden sonra da bana koşarken büründüğün çaresizliğinden anladım. Senin kızım… Sorularının cevabı ne yazık ki bende değil. Kendi kaderini yazmaya çalışman bazılarını çok sinirlendirmiş. En iyi falcısı sensin ömrünün. Gücün varsa git ve şu pis umumi tuvaletlerin kireçli leş aynalarında yüzüne bir bak.

 Pazartesiyi perşembeye bağlayan gecenin en uzun saniyesindeydik. Ben, kendim ve haddinden fazla yıpranmış gerçekçiliğim. Birazdan çok şiddetli bir kavga edilecek gibi susuyorduk. Hepimizin bildiği yine de hepimizin birbirimizden gizlemeye çalıştığı sırlarımız vardı. Kalktım hepimize birer kadeh şarap koydum. Sonra birer kadeh daha, birer kadeh daha. İnanır mısınız, bir tek ben sarhoş oldum. Şişeleri ayağımla sağa sola iterek banyoya gittim. Makyajım temizlenemeyecek kadar kemikleşmişti yüzümde. Bu gece de böyle yatayım dedim. Sabah gördüğümde midem bulanmasın diye kadehleri yıkamaya karar verdim. Çay bardağının üzerine konmuş çay kaşığının servisi kes emri gibi, biz de izmarit atarız kadehe, bu emri verebilmek için. Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Bir rüyanın renklerini kaybettiği derinliklerindeydim. Anneannem kitap şeklindeki mezar taşının sayfalarını çeviriyordu. Ölüm güzel olsa gerek, artık gözleri belli ki çok net görüyordu. Kavanoz dibi gözlükleri küçük burnunun üzerinde değildi artık.  Anneannem dedim koştum ona doğru. Bir kütüphane sessizliğinde baktı gözlerime. Misket mavisi gözlerinde yeşil kelebekler uçuşuyordu. Burnuma fırtına kokusu geldi. Haydi, anneanne dedim, kalk evimize gidelim. Bahçemiz sen yokken kurudu. Haydi, anneanne dedim, ne olursun sen bir daha ölmeden uzaklara gidelim.

 Yol üzerinde Perihan’ı gördük. Perihan, annemin mektepten arkadaşı. Kilyos Plajı’nda boğulduğunda henüz liseye başlamıştı. Hiç yaşlanmamış, sadece yosun bağlamış. Sen güzel bir kızmışsın Perihan dedim ona, neden kendine hiç bakmıyorsun? Seni kurtarmak isteyen kuzeninin elinde kalan saçların var ya hani Perihan dedim, onlar hala var, ben gördüm. Perihan bir süre yosunlu göz kapaklarını kıpırdatarak bir şeyler anlatmaya çalıştı. Düşük çenesi ve kopuk burnu onun konuşmasına izin vermiyordu çünkü. Biz gidiyoruz Perihan dedim, eski mahalleye. Sen de gel. Perihan yılların aşındırdığı boynunu sol omzuna büktü, bana ne işte, ben gelmem der gibi sanki. Sen bilirsin Perihan dedim, sen bilirsin. Ha bir saniye Perihan, mezar taşındaki şiirini çok beğendim, keşke ölmeseydin.

 Beyaz Kelebekler ’in mezarının yanından geçerek mezarlığın ana kapısına ulaştık. Anneanne dedim, ben ölürsem mezar taşımı kedi şeklinde yapsınlar. Bir de mezarımın başında akordeon çalsınlar. Anneanne dedim, bir kitabımı bastırabilseydim gelip sana okuyacaktım, söz vermiştim biliyorsun. Anneanne dedim, bir şiir defterimde benim için yazdığın bir şiir var hatırlıyor musun? Anneanne dedim, bu kapıdan çıkamayacağımızı biliyorum, bunu bildiğimi ve kabullenebilmek için zamana ihtiyaç duyduğumu biliyorsun. Ama anneanne dedim, annem bizimle gelmesin.

 Cumayı pazara bağlayan en sarhoş gecenin en verimsiz saniyelerindeydim. Yastığa dayadığım başımın içerisinde asker adımları gibi yankılanan nabzım beni uyutmuyordu. Elimi attığım kitabın sayfaları kalıplaşıyordu. Hangi elektik düğmesine dokunsam ampul patlıyordu. Sıkışıp kaldığım karanlık oda bana kutsal bir kitap yazdırabilecek kadar acımasızdı. Sıkıntıdan meleklerle konuşabilir, hatta onlarla hayali tavlalar atabilirdim. Terlik sesleri çoğalarak kapıma yaklaştı. Uyumuyorum ben, ama siz öyle bilin. Çok sevilmiş bir eski sevgili yüzü tüm sevecenliğiyle pencereme tıkladı. Sadece düşünerek açabildiğim pencereden kuş gibi sekerek içeriye girdi ve yanıma uzandı. Ellerim yüzünde kan çilleri oluşturdu. Sınırsız gülümsememle pisliğimi temizledim. Son bir şey söylemek istedim. Seni seviyorum gibi ya da özledim seni gibi. Neden böyle olduğumuzun bir önemi kalmadı artık bak yanımdasın gibi.  Ama nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Uyanmamayı tercih ettiğim bir kâbustaydım. Sevmediğim kimse yoktu burada, korktuğum birkaç şey zaman zaman beliriyordu sadece, sonra gidiyorlardı. Kendi hikayeme yakıştırdığım sonu sahnede izliyor gibiydim, habersiz ve büyük bir heyecanla. Perde kapanıyordu, alkışlamaktan avuçlarım patlayacak gibi oluyordu. Tüm adamlar kıvrımların peşinde, tüm kadınlar kendi kasıklarına kıvrılmış. Bu sabah bu şehirde karga sesleriyle gün doğuyordu. Martılar senelik izinlerindeydi, güvercinler çoktan ölü. Kumrular ilişkiler bana göre değil, yalnız kalmak istiyorum diye çırpınıyorlardı.

 Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın, vakti dolsun diye bekliyor. İntiharları beceriksiz, uykuları karmaşık. Kâbusları planlı, alnı düşüncelerden kırışık.

ÇOK GEREKSİZ DESENLİ POSTA PULU

Bırak çiçekleri solsun dul kadınların saksılarda.

( Bir pazar kahvaltısının eksiğiydi kızarmış ekmek kokusu.)

 

Bir rüya görüyorum, hiç var olmadığım loş salonların tam da ortasında.

( Anılar güçlü ayılar gibi parçalıyorlarmış beni.)

 

Kendimden başka katilim yok, polislere söyleyin bunu.

( Parmak izim de bulaşmış intikam mektubuma.)

 

Her kaybettiğim insana yerli yersiz üzülüyorum.

( Tam da burada Chopin giriyor devreye.)

 

Sonunu pek kolay tahmin ettiğim filmleri izliyorum.

( Ben demiştim demek için söylediğim çok sözüm varmış.)

 

Tırnaklarım kırılıyor, oysa bir yolculuk beklemiyor beni.

( Bekleyen bir kedi bile yok köşe başında şimdi ayak seslerimi.)

 

Kapı çalıyor, lütfen açmayalım.

( Tanık olmazsa kimse bize, yaşamadık varsayalım.)

 

Sadece sür arabayı, sorgulamayı bırak, buradan bir an önce uzaklaşalım.

( Tırın altına girmeden, köprüden aşağıya düşmeden, bariyerlere bindirmeden, aniden.)

 

Neye üzüldüğümü bile unuttum.

( Hüzün göçmen kuşudur uykusuz adaların.)

 

Neye bağlıydım hiç mi hiç hatırlayamıyorum.

( Bir limanı yok can simitsiz ruh taşımacılığının.)

 

Bana dişimi sıkmayı öğretti yaşadıklarım.

( Ezilen etlerim ve kanayan dilim, bunları ben pek de önemsemedim.)

 

Bir mürekkebin başına buyruk dalgalanmaları gibisin suda.

( Toparlanamaz ki kırık düşler mıknatıslarla.)

 

Sanmıyorum hala benim gibi koktuğunu.

( Ben sana sade adımı bırakmışım, sadece yalnızken anılan.)

 

Ne bir başkası ne de sendin, yalnızlıktı kâbusuma ortak olan.

( Senden bir bardak su istiyorum, gözyaşı sağanağı geliyor tanrıdan.)

 

Geçti dersen inanırım, geçti dersen inandırırım karalamaya çalışanları da durmadan.

( Geçti dersen inanırım, çok geç artık dersen darılırım, inanamam.)

 

Beni en çok sen sevmeliydin, bir başka adı bu tahta yakıştıramam.

( Seni en çok ben sevmeliydim, abartılmış hikayeleri sonuna kadar okuyamam.)

BİR BAŞKA ADI DA OLABİLİRDİ DELİLİĞİN, KULAĞA SEMPATİK GELEN, ÖPÜCÜK GİBİ MESELA

Ben şehrin payıma düşen duvarlarına, talan bir bahçeden bakıyorum.

( Arkanı dön ve kaç, arkanı dön ve kaç çabuk.)

 

Teknoloji ilerledi sevgilim, sararmıyor artık baktığımız fotoğraflar.

( Ama sesini unutturuyordu neredeyse bana hayat.)

 

Dün kar yağdı kazdığım küçük mezarlara.

( Bir penceren vardı, tüm pencerelerin gibi sana ait olduğu için sevdiğim.)

 

Bir havuzu toprakla doldurup çiçeklendirmek de nesi?

( Çok dut dökülüyordu kızım, alerjiktin, arılar geliyordu.)

 

Hiç tomurcuklanır mı ki kalbime gömdüğüm gözyaşım?

( Ben sende biraz sadakat, biraz vicdan yetiştirmek istemiştim.)

 

Kolonyayla silindiğinde çıkabilen kalemlerle yazılmış tahtalara bu aşk.

( İnanamıyorum, bir iz bırakamadığıma inanamıyorum kendi hayatım dışında.)

 

Bir lanet bulaşıyor hangi güne uyansam.

( Güneş solar, kar erir, yağmur diner, sen gidersin.)

 

Bana kin bulaştı kan bulaşacağı yerde bu cinayetten.

( Bıyıkları yanık kediler gibi bakıyorum gözlerine, anla beni.)

 

Ani ölümlerden korkar oldum ölümsüzlük ilan edildiğinde.

( Şüpheleniyorum yanlış zamanın oksijenini tükettiğimden.)

 

Sayılı günü çabuk geçmez restorasyona meyilli sevgilerin.

( Ne durduğum yerde kireçlenebildim ne paslanabildim ne de ölebildim.)

 

Mutluluğu geçicidir küçük şeylerle ümitlenebilenlerin.

( Umuttu baş düşmanı ana karakteri olduğum hikâyenin.)

 

Dikkatim dağılıyor, tökezliyorum anılar koridorlarında.

( Nereden koydun o sivri köşeli komodini oraya?) 

 

 

Bakma öyle yüzüme, ölemiyorum.

( Birisi bakarken yazamıyorum, birisi bakarken kaçamıyorum, birisi bakarken unutamıyorum.)

UYKUSU GELİR HÜZÜNLÜ ÇOCUKLARIN HER SENE ŞUBAT GELDİĞİNDE

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum, sen gözlerimi gerekli noktaya diker, sularsın.

  Bulutların vanasını kapatmayı unutma evden giderken. Ben bir elveda diyorum kendi içerimden, sen geri dönüşler için davet bekleme. Bugün hatırladım, bir ada yolundaydım- uzağımdaydın- bir fincan kahvenin dibinde burnundaki iz konuşuyordu. Bir elçimiz vardı, geri döneceğini söylemeye gelen. Çok susamıştı, adaları adalıktan çıkardı, çekti denizi içerisine; tane tane ve kendinden emin konuştu, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum. Bu bilmediğim bir dilin haykırışları.

  Ama senden bahsediyorlar, eminin bak buna da. Kendimden, deneyimimden büyük konuşurdum hep, yine aynısı işte; oysa konuştukça bataklığa çekiliyorum. Soyadım bu ne yapayım, yerimi buluyorum. Yine ne yapıp edip sana yöneliyorum, soyadım bu ne yapayım, hep güneşe dönüyorum.  Bir harf hatasıdır, harf eksilmesidir, harf çoğalmasıdır; olsa olsa aşk sandığım sende. Akşam oluyor, olmuyor aşk.  Ayları saymadım ama olmuyor işte aşk, akşam oluyor. Penceresi kirleniyor ölü peri barınaklarımın. Bir masalın daha sonuna geliyoruz, çocuklar erken uyuyor. Çocuklar masalımın sonunu dinlemiyor, kızıyorum! Öldürüyorum tüm tırt kahramanları.  

 

 İçim rahatlıyor, artık kimse kurtaramaz beni. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kökünü çıkartamıyorum toprağın içinden yabani düşüncelerimin. Turuncu bir nevresim takımı içerisinde uyuyorsun sen, güneşi var etmiş olmanın gururuyla. Ama ben güneşe çıkamam, ama ben aydınlık anlarda bakamam yüzüne, dokunamam ellerine. Adım bu ne yapayım,  geceme gömülüyorum. Atlarla konuşuyorum, sabah olmasa; atlarla konuşuyorum, hiç uyanmasa; atlarla konuşuyorum, daha da ileri gidelim. 

 

 Ama ben, ansızınmış gibi sanki. Sanki hiç beklemiyormuşum gibi… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Yosunlu kirpiklerin bir lanetin habercisi. Bir başka rüzgârın esiri olmuşsun. Yanlış trene binmiş bir tanrı gibisin, tomurcuğuyla solan çiçekler gibi sanki. Burnundaki ize kalsa, o bile terk edecek artık seni. Nesli tükenmiş bir yalnızlıkla merdivenleri çıkıyorsun. Ayak bileklerindeki sızı yarasa çığlıkları atarak kalbime ulaşıyor. Ah benim zamansızım, sever misin yeniden beni?  Perdelerine sordum seni, yüzünü görmemi hep engelleyen. Yok, öyle değil der gibi dalgalandılar. Tane tane ve kendinden emin konuştular, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Yerle gök arasında bir yerde asılı kalmam lazımdı o an ama ben yine, yeniden… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kime ait olduğu unutulmuş şarkılar gibisin dilime dolanmış. Bir başka sabahı yok yeminlerimizin. Uyursan diye korkuyorum, gidersen diye korkuyorum, düşersen diye korkuyorum, üşürsen diye korkuyorum, ölürsen diye korkuyorum. Bir son saniye hatası ile yitersen diye korkuyorum. O zaman tırnaklarım kime saplanır, kimin ensesini koklarım, kimi düşünerek uyurum, kimin hatırasını üşüyerek kuruturum?

 Ürperiyor  içim, gözeneklerime işlemiş zehir gibisin, arınamıyorum. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Heceleri yutulmuş kelimelerle vedalaşır sevgiyi tüketememiş sevgililer. Senin cümlelerini ezberliyorum, beni görünmez kılan dualardır bunlar. Bir başkasını dinleyen ve kendinden hiç bahsetmeyen bir ihtiyar oluveriyorum. Nasıl da mantıksız bir son yazdım kendi hikayeme. Kimse affedemez boşa geçirilmiş zamanlarımızı. Ben gerekenden fazla konuştum, sen gerekenden fazla sustun. Hep bir kurtuluşu bekler gibi sefaletten.

 Bu bir başkasının izmaritini içmek gibi, hem de çöpün en derininden çıkartıp. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

Bu iki nota ki, ne nefesimizin ne de bedenimizin asla çıkartamayacağı,

Başrollerinde bize benzemeyen oyuncuların berbat oyunculuklarını sergiledikleri bir filmin sadece bir anında hissedilen,

Bizi oraya kazıyıp, hissettirmeden çekip giden.

HER GÖZYAŞI KENDİ MUCİZESİNİ DOĞURUYOR

Hava kararmaya başladı.

İnce bir sis tabakası şehirdeki tüm park halindeki arabaların, yürüyen adamların, göz kırpan kedilerin, kurumaktaki çamaşırların, çürümekteki çöplerin, ağlamaktaki kadınların, uyuyan damların üzerine çöktü. Yağmur yağarsa herkes bir ağızdan söylenir.

Aniden gök gürledi.

Yağmur kuşkusu çizgilere basmadan yürümeye çalışmayanları, yaklaşmakta olan otobüste boş yer var mı diye sorgulamayanları, evlerinde yemek pişirmekte olmayan kadınları, televizyonun karşısında reklamları izlemeyen adamları, hararetli ve seri bir şekilde sevgilisine mesaj göndermeye çalışmayanları ilahi bir mesaj gibi gökyüzüne yöneltti. Şemsiyeciler birazdan köşe başlarında belirir.

Toprak kokusu şehre yayılmadı.

Mezarlıklarda, parklarda, saksılarda, kırılmış kaldırım taşları altından görünen son topraklar şehri efsunlamaya yetemedi. Ben evimdeydim, istesem de bu kokuyu alamazdım. Sen uzaktaydın, oraya yağmur erken varmıştır ve kömürle karışık bir koku şehri çoktan sarmıştır.

Sırtım ağrıyor, uzanalım mı?

Dedim. Dedim ama sen sessiz kaldın. Elimi soluma uzattım; dürtmek için seni. İlgini çekebilmek, dikkatini bana yoğunlaştırmanı sağlayabilmek için. Ne büyük boşluk, düşüyorum; tutunduramazsın. Yoksun, oysa tüm kedileri kısırlaştırdı dul kadınlar; sevgimi verebileceğim tek yavru kedisi sensin ömrümün. Camdan düşmedikçe ya da kumun kirlenmedikçe fark edemez oldum seni. Neredesin? Nereye gizlendin?

Başka birini sevebileceğini hiç düşünmedim aslında.

Yanıltmadın sen de beni. Konuşursam isyan çıkabilir, katil kaçabilir, deprem olabilir. Susuyorum, anladın neler demek istediğimi. Mutlu ettin, teşekkürü borç bilirim.

İnsan her gün böyle kekelemiyor.

Etkisi var elbette yaşanmışlıklardan kaçmaya çalışmamın. Ama sesim titrer sesini duyduğumda, bu kadar aradan sonra. Gülümsüyorsun ne hoş, heyecanın da var, muhteşem. Sebebi ben olayım isterdim. Oysa sen de her insan gibi yaşamaya çalışıyorsun, becerebildiğinde de seviniyorsun.

Ne bekliyordum ne buldum, bu gerçek olamaz.

Gördüğüm yerde seni, taş olursam diye korkuyorum. Ne yeminler ettim, olmayan tanrıları şahit yazdırdım. Bir daha hiç ağlamayacağım, bir daha hiç sevmeyeceğim onu dedim. Saçlarımı ve tırnaklarımı uzatacağımı, yeni bir hayata balıklama atlayacağımı filan iddia ettim kendi kendime. Bir ömrün geri sayımındaydım ve inan bana çok karmaşıktım.

Oysa çok mutluyum,

Ağzımdan güzel sözcükler çıkmaz.

Oysa deli gibi heyecanlıyım,

Yazdıklarıma yansıyamaz.

Oysa bilinçaltıma yerleşmiş bir perşembe idi,

Yeniden var oldun, inanılmaz.

Oysa çok mutluyum diyorum ama siz yine de:

Kederleri dinlediniz, kolay kolay unutulmaz.

MUSLUK TAMİR EDEBİLEN BİR KADINIM, BANA SEVİLMEK YAKIŞMAZ

Kavga etmekten çekinmez sokak köpekleri

( Birbirimizi koklayarak anlayamıyoruz ki niyetimizi.)

 

Çok çabuk dağılıyor tutunduğum doğrular.

( Ne bu saçlar uzar ne bu şehir yıkılır.)

 

Tüm insanlık ölse de balinalar filan yaşasa dedim.

( Ne gülüyorsunuz, ciddiyim.)

 

Ivır zıvırla geçirilmiş günlerimiz hesap sorarlar şimdi.

( Pişmanlık eksik cümlelerimizin içerisinde.)

 

Penguen olsak daha mı mutlu olurduk dersin?

( Dökme fincanın dibindeki kahveyi, içiyorum.)

 

Üzerime geliyor kaçmaya çalıştıklarım.

( Unutmak diye bir şey yok, olamaz, sanmıyorum.)

 

Garip şarkılar var hep benzer mekânlarda çalınan.

( Bugün cumartesi, biraz daha uyuyalım, aldırmayalım.)

 

Bir gün bir şarkıya eşlik ettiğini görmedim.

( Her halini bilmemle övünürdüm oysa.)

 

Gürültülü arabalar geçiyor dar sokaklardan.

( Bunun adı yankı, hayatımızı çalkalayan.)

 

Ağzımda pas tadı bıraktı şarabın abartılmış tarafları.

( Kadehi devir, tekerrür etsin anılar.)

 

Tüm inşa ettiklerimi yıkıyorlar.

( Acımıyor artık emek harcanmış şeylere insanlar.)

 

Düşüncelerimi derimin altında gizleyemez oldum.

( Her yerimde tomurcuklanıyor yaralar.)

 

Mutsuz olsam işaret beklerdim bir intiharın startı için.

( Mutlu da değilim ama idare edebiliyorum gündelik koşularla.)

 

Bu koşullarda daha fazla duramam burada.

( Ölmüyor erken ölmesi gereken kişiler.)

 

Havai fişeklerinle göz yormaktan başka işe yaramıyorsun.

( Güzel tüylü erkek kuşlar gibisin, dişisini etkilemeye çalışan.)

 

Bir zavallının söyleyemediklerinde buldum seni.

( Her elemede aynı role güvenen figüransın.)

 

Rüyalarım var, tahtından indiremediğim seni.

( Oysa aşıktım ben, seviyordum seni; bilmediğinden bunu hastalık sandın.)

 

Pazara gidelim, bir tavuk alalım.

( Bir tavuk alıp anılar ambarına salalım.)

 

Yüzyılın tüketicisi ünvanı bu sene sana geliyor.

( Alkışlar hak etmediği sevgilerin kemiklerini sıyıranlar için.)

 

Bir dakikalık saygı duruşunu hak ediyordu bu ilişki.

( Ama sen zaman kaybetmemekte ısrarcı ve yalancıydın.)

 

Ayıp olur söyleyeceklerim, o yüzden susuyorum.

( İnan bana deniyorum, beceriyorum da; galiba.)

HER OKUDUĞUNA İNANAN BABAANNE GİBİ BAKIYORDUM GÖZLERİNE

Yankılı kahkahasıyım kâbusların.

(Bugün Perşembe, hava biraz bulutlu, saatler geçimsiz.)

 

Daha çok üzülürsünüz, gereksiz sevişmişlikleriniz yüzünden.

(Tarihin tekerrürü bu, aslında aynı boku 18 iken de yemiştiniz.)

 

Bazı günler kanalizasyona karışıyor uykularım.

(Yoğun likittir gözyaşları sıçanların.)

 

Renklerini kaybetmiş ihtiyarlara saygı kuşağında bu hafta naftalin konuğumuz olacak.

(Hatıraları zehirli ölümlüler tanrılık yarışında ağır bir yenilgi aldı.)

 

Senin balonun uçamaz çocuk, hayal gücü zayıf yalanların.

(O ağaca çıkamayacaksın, o topa vuramayacaksın diğerleri gibi.)

 

Bana yazılmış şiirler de vardı ama bilemiyorum kaç asırlıktı.

(Kimsenin beni sevdiğine inanamadım, senin yüzünden belli ki.)

 

Tel zımba tutturmaz saman kâğıt aşklarımızı birbirine.

(Yalan yağların suyumun üzerinde yüzüyor, karış yalvarırım bana.)

 

Sen bir perişansın yoğun otobüs güzergâhlarında ısınmayı deneyen.

(Hepimize yutturduğun aynı hapmış; bebe aspirininden bozma.)

 

Bol kahve lekeli koltuk beni kucakladı.

(Seni özledim dedi, diğerleri senin gibi değildi.)

 

Rüyalarımda inandırıyorum kendimi beni sevdiğine.

(Koltuk da bunu onayladı, olsam olsam rüyayım şartlandırdığın kendini dedi.)

 

Çekmecesizlik karmaşasına denk hayatlarımız.

(Ütüsünü bozuyorsun karmaşık kadınlarını üzerime yıkarak sevdamın.)

 

Oysa iyi insanlarız, çevremiz kötü.

(Bir dağ başı bile kopartamaz bizi pisliğimizden.)

 

Önce yumurtaya sonra yalana buladın beni.

(Lezzetsizim, içime sevgini katmadın.)

 

Köşesiz konuşmalarımızda hep bir yalan korkusu.

(Korkuyorum daha fazla sevgi beslersem eritirim kalıbımı diye.)

 

Ben küçük bir kadınım içine girdiği adamın şeklini alan.

(Kimilerine göre karaktersizlik, kimilerine göre uyumdur bu dediğim.)

 

Kat izi bıraktı sevdan atardamarlarımda.

(Bazen kalbim tekliyor, kusuyorum; geçiyor.)

 

Yapay olmayı beceremeyen bir robottum gençken.

(Düşündüm de beni sevmen için hiç çabalamadım.)

 

Bir gülüşün vardı öpüşüne ağabeylik eden.

(Duldur şimdi penceremdeki tüm çilek çiçekleri.)

 

Keser atarım gerekirse paslı teneke ümitlerimi.

(Her bıçak yine bana saplanıyor.)

 

Yatağında uzun koyu saçlar, yastığında anlamsız tuz gölleri.

(Bugün bir adam gördüm sana yine hiç mi hiç benzemeyen.)

 

Yirmi sekiz dişimi gösterecek kadar büyük güldüm.

(Kırmızı ruju yakıştırmazdın sen bana, şimdi hatırladım.)

 

İçimde kalırdı söylemeseydim.

(Bir itiraf saati yaşacağız seninle, gecelerimizi karartacak cinsten.)

 

Hesabını sormayacağım, yorulmayacağım, alışacağım.

(Yine seni seviyor olmanın alışkanlığıyla uyuyacağım, bol rüyalı.)

 

Kim ihtimal verirdi böylesi cümlelere, hele ki sen, hele ki ben; öyleyken…

(Böyle.)

MANTAR BİRİKTİRİYORUM, SANA YİNE TREN YAPACAĞIM

En çok ben üzüldüm ama ilan edilmiş bir husumetimiz yoktu.

( Bir aşkın ispatı değildir yalan yanlış gözyaşları.)

 

En berrak günlerimde iç karartan apartman boşluklarını anar yaralanırdım.

( En büyük düş kırıklığısın boşa geçmiş zamanlarımın.)

 

Ben bu fotoğrafa geçmiş zaman yalanları adını taktım.

( Sen olsan ne gençmişim ve de yakışıklı derdin.)

 

Asansörleri kesilir bindiğim tüm elektriklerin.

( Ters giden bir şeyler var hayatımda.)

 

Bir başka yanık saça dokunamayacak artık ellerin.

( Korkma, henüz ölmedim; ölemeyeceğim.)

 

Öğürürsün dumanlarında sevişmeler sonrası sigaraların.

( Hassas değildi kalbin miden kadar.)

 

Elinde çiçeklerle Rapunzel kuleme tırman.

( Nefes darlığıdır tüm kavuşmaların bedeli.)

 

Zamansız çalan telefonların hep bir aldatma belirtisi.

( Beni yorardı umursamazlığın kaç kadın ağlattın?)

 

Kapkaça uğrayan kız çocuğu gibi kalbim.

( Diz kapaklarımın parçalanması değil çorabımın kaçması önemsediğim.)

 

Gördüğümde seni, asfalt kucaklayacak beni.

( Düşmemem için tutardın, uçmayı beceremedim ki.)

 

Aynı rüzgarda ellerimiz üşüyor, ısıtamayız birbirimizi.

( Uzak artık bana sırtıma batan göğüs kılların ve çıplak kalamayışların.)

 

Sen duvar dibine kıvrıl hatıralarımızın.

( En çok ben düşündüm, en çok sen üşüdün.)

 

Beni bir başkası özlüyor, üzülmüyor musun hiç?

( Bilmem farkında mısın, uzun zaman oldu görüşmeyeli.)

 

Elbette yazacağım, çekip gitmedin mi sanki?

( Bu sefer geri dönüşü yok demek bana düştü.)

 

Hepimiz üzüldük, denize bakmazdı pencereleri evlerimizin.

( Tren var aramızdan geçen, uzun ve paslı bir tren.)

 

Yarım saatte bir mola veren top keksiz bir otobüs gibisin.

( Ne bırakıp gidebiliyorum ne rahat edebiliyorum.)

 

Beni sevdiğini -yarım yamalak- duymayı özledim.

( Yazıların söz veriyordu, kahramanı değilmişsin hikâyelerinin.)

KENDİNE ÇOK BENZİYORSUN HAYALLERİMDE

Sen pavyonlarımın assolistisin.

( Konsomasyona çıkmaz ki taşra delileri.)

 

Yol kenarında biriken çamurlu sular benim gözyaşlarımdı.

( Sen yine durmaksızın benden kaçıyorsun üzerine sıçramayayım diye.)

 

Bir perşembe gelecek ve sen bana döneceksin

( Hiçbir günün özel bir anlamı yok oysa bizim için.)

 

Hatıralarım gerçekliğini yitiriyor.

( Sanki altı parmaklı bir aşk tanrısıydın.)

 

Bu filmleri birlikte izlemiştik, ben ağlanacak yerde ağlamıştım.

( Senin yanında hiç sarhoş olmamamın gururunu bir madalya gibi taşıyorum.)

 

Belediye anonsları kulaklarımı tırmalıyor, kalbim zarsız ve zararsız.

( Yeni bir okul açılmış, kapısından hiç geçmeyeceğimiz.)

 

Sadist çocuğun tekiydin camıma kan atan.

( Kantopunun içine morarmış gözaltlarını gizlerdin.)

 

Peygamberine ihanet eden ilk hainimsin.

( Beni unutman pek de önemli değil cemaat arasında.)

 

Sonbaharda söner kandilleri ölülerin.

( Mezar taşlarımız çok uzaklarda ve ruhumuza mastika.)

 

Melek de olabilirdim cinnet geçirmek yerine. 

( Kavga sonrası sevişmelerimiz de olmadı hiç.)

 

Balıkların solungaçları ne kadar da kırmızı.

( Nefreti soğumamış, öleli çok olmamıştır.)

 

Bir kumbarası daha kırıldı çocukluğumun.

( Tedavülden kalkmış tüm belkilerim.)

 

Elma dişler gibi dişliyorum dişlerini.

( Portatif sevdiğimsin delik kalbime sığdırabildiğim.)

 

Hangi şehre gitsem oranın yerlisiyim.

( Kimse bana neden diye sormuyor hüzünlendiğimde.)

 

O şehri benden başkası sevemezdi.

( Yitirdiğinde hatıralarını sen de anlayacaksın.)

 

Seni benden başkası sevemezdi.

( Bunu benden kurtulduğun bir kürtaj sonrası algılayacaksın. )

 

Bir cımbızın kalmış çantamın derinliklerinde.

( En dikenli kaktüsüsün kâbuslarımın.)

 

Geri veremem, paylaşamam da bırakmak zorunda kaldıklarımı.

( Mutfağa sessizce gelme, tüm bardaklar ziyan olur.)

 

Keşke daha çok fotoğrafımız olsaydı.

( Sen sevmeyi bile ertelemiştin oysa beni.)

 

Düşünmekten ve düşünmemekten zaman bulamıyorduk yaşamaya.

( Aynı kadroyu yeniden toplasalar bir daha varım.)

 

Sen vardın ben vardım bir de diğer insanlar vardı.

( Benim cennetim çok tozlu ve kırık fayanslıydı.)

 

OMUZUMDAKİ HATIRANI FARK ETMİYORLAR

Üç bacaklı kedinin kalbime saplanmış kesik bacağısın.

(Ben güneşe ne zaman baksam bulutlar kaçışır.)

 

İnsan sevgilisini değil, sevdiğini aldatıyor.

(Bu cümlede kim maktul tanrı bile bilmiyor.)

 

Yağmur tüm günahkârların abdesti.

(Bazı adamlar bazı adamlara hiç benzemiyor.)

 

Bir daha beni öpersen çığlığım gözlerimi çatlatacak.

(Bağlanırsam diye korktum ama hemen avutuldum.)

 

Yokuş yukarı sevgilerin yokuş aşağı yuvarlanışlarıyım.

(Yağmur yağmasaydı kalbim yorulmazdı.)

 

Dişlerimi gıcırdatıyor, unuturken hatırlıyorum.

(Sokaktan bozacı geçse umurumuzda olmayacak.)

 

Dudağımı yaladım, eser miktardasın.

(Tuz, şekeri her zaman ezip geçti.)

 

Şeytantırnağısın çocukluk ellerimin.

(Küçükken de en çok kedileri ve annemi severdim.)

 

Kimi sevmiyorsam ondasın, korkuyorum.

(Senin daha çok benin vardı, onun daha çok elleri.)

 

Hatırana gözyaşı bulaştırdım, beni affet.

(Ama tam da ağlamadım, bir anlık gafletti.)

 

Hep gülerek anacaktım oysa seni, olmadı.

(Zevk nidaları boş evlerde yankılanır şimdi.)

 

Bir gün karşıma çıkıp keşke diyecektin.

( Defterime öyle yazmışsın ya da ben öyle anladım.)

 

Hatıralar her yerden fırlıyor. 

(Kapıları açabilecek anahtarlardan kurtulamadım.)

 

Neyi layıkıyla yapabildin ki beni öldürebilesin?

(Oysa o kapının arkasında ne sen kaldın ne de biz.)

 

Ayak tırnaklarım acıyor gidişlerini düşündüğümde.

(Bir acil servisin en dandik saatindeyiz ikimiz.)

 

Ben, ben demeden önce sen diyenlerdendim.

(Bencillik fışkırıyor ter bezlerinden.)

 

Bir adam var, kovarsa gidemem.

(Sen de vardın ve gidebilmiştim bir dönem.)

 

Bir adam var, kovarsam gidemez.

(Sana mı benziyorum ne istemeden?)