ÇOK SEVİLMİŞ SOKAK KEDİSİNİN PATİSİ CAMIMDA İZ BIRAKTI

Pislik herifin tekisin ve çok güzelsin.

Hastalıklı bir kadının aşık olmaması imkansız yani sana.

Gel, film izleyelim; memleketi kurtaralım.

Ben hayali gül bahçelerinde gezerim,

Sen benim için sinek yakalarsın.

Akşam olunca kasığına kıvrılayım.

Biraz daha yaşayayım seni,

Biraz daha yaşayayım.

Sonra zarf açacağıyla işlenmiş bir cinayet armağan et bana,

Asla unutamayayım.

BİZİ AYNI TANRI YARATMIŞ OLAMAZ

 Her yer tıklım tıklım kedi. Sidik kokusu sıfır, toprak yeşilden gözükmüyor. Her buluta bir uçak konmuş ve benim haydi dememi bekliyorlar bekleyenleri sevindirmek için. Tüm şaraplar ucuz ve güzel. Baş ağrısı sıfır, ülserden eser yok. Yağmur yağsa da dizlerim ağrımıyor. Geceleri öksürmüyorum, kimsenin adını sayıklamıyorum. Sürekli hafta sonunu müjdeleyen bir cumaya uyanıyorum. Güneş göz yormuyor, rüzgâr sersemletmiyor. Ya ölürse diye korkmuyorum kimse için. Ya giderse diye endişelenmiyorum da. Sevmeme ihtimalleri aklımın ucundan geçmiyor kimsenin beni. Biri gelip çat çat çat bıçağı saplasa karnıma, yanlışlıkla olmuştur; kötü bir niyeti yoktur diyeceğim. Tatlı bir baş dönmem var. Her şey çok net. Bu netliktir belki de başımı döndüren. Çok iyi silinmiş camlar gibi, kırıp içerisinden geçiyorum fark etmeden ve ettirmeden hayatların.  Her yer akasyayla karışık iğde çiçeği kokuyor. Domatesler ise kırmızı brandalar olmaksızın da kırmızı. Çok uzun yollar iki adımda bitiyor. Bitmesini istemediğim her anı sonsuza uzatabiliyorum. Sanki hiç aroması geçmeyecek bir damla sakızı gibi hayat. Ne tuhaf, kaçıncı kattan düşersem düşeyim ölmüyorum.  

 Sonra öpüyor beni adam. Anlıyorum ki rüyadayım.

 Sonra öpüyor beni adam. Kesinlikle uyanmamalıyım.

 Sonra öpüyor beni adam. Dili beni boğmaya niyetli.

 Sonra öpüyor beni adam. Elleri neden titrek ve terli?

 Sonra öpüyor beni adam ve

 Ve ben kaçıncı kattan düştüğümü sayamıyorum.

 Kulaklarımın arkası üşüyor, sabah oluyor. Ve ne öldürüyor ne de güldürüyor. Sadece süründürüyor işte. Yüzyıllardır süre gelen klişe.

DİKENLİ TELLERE KONAR GÖZÜ KÖR GÜVERCİNLER

 Rüyamda nasihat üzerine nasihat veren adamın serçe parmağı kopmuş, dün gece fark ettim. O adam ki, ismini söylemedi ve ismimi sormadı hiç. Yalnızdı, en az hepimiz kadar. Uykuya dalışları çok terli ve derin nefesli. Her gece beslediği kuşların kafasını öpen ve kendisini hiç mi hiç sevemeyen bu adam -rüyalarımın nasihatçısı, adını BOŞAGEÇİRİLMİŞÖMÜR koydum- “Bakma kopuk parmağıma.” dedi. “Bakma kopuk parmağıma, kulak karıştırmaktan başka işe yaramıyordu zaten. ”

YAŞLI KADINLAR ŞAŞIRMAYA MAHKÛMDUR, YADIRGAMA

 Unutma diyorum. Unutma…Biz de aynı boku yemedik mi zamanında? Neyi eleştiriyorsun ya da kimi? Sen de bir gün gelmişti ve ağlamıştın yanımda. Ben demirden bir heykelden daha soğuktum. Oysa her zamanki kadar güzeldin ama kalbimi yumuşatamıyordun. Rafın en arkasında kalmış ucu kırık fincan gibiydin o an benim için. Perdeleri çeker, yeni günü reddederdim. Ölürsem ölürüm, kimin umurunda olacak ki bu derdim. Kötü filmlerde bile ağlamamayı denerdim. Beceremezdim. Ama şimdi sana unutma diyorum, unutma! Biz de aynı boku yemedik mi zamanında?

KIRIK BİBLOLAR HÜZÜNLÜ BAKAR

 Birden mevsim değişti. Geride bırakılmış şehirlerden esen kuru rüzgârı ensemde hissettim. Ellerimi kavrayan ve sakın ölme anneciğim diye haykıran bir çocuk gibiydi. Kaçarı yok,  beni terk etmeyecek.

 Dalgalanan bayraklar başka gezegenlerin. İzlediğim gökyüzü her zamanki kadar berrak değil. Bu sis, bu titiz çiğ damlaları yapraklarda; farkındaysan çok aciziz.

 İsmi her neyse, kim hatırlıyorsa – bu ben değilim – kimin üzerine yükse hatıralar, en çok kim ağladıysa o en erken ölsün.  Közlenmiş biberin küflenen kısımları gibi, bataklığa saplanmış ve kurtulamamış gibi çürüsün.

 Bu kadına iyi bakın yazan bir çığlık var içerimde yankılanan, kimse duymuyor onu. Ne çok benzeriz onunla ah ne çok. Ne çok sevmiştir beni, ben de onu tabii. İkimiz de kaçan vapura atlamayı deneyecek, sulara gömülecek kadar beceriksiz, mantıksız ve kimsesiziz. Bizim hayatımızda zamanlama hataları yüzünden yaş dökmeye kontenjan kalmadı.

 Burası benim kapımın önü, burada oynamayın. Burası benim bahçem, benim erik ağaçlarım! Onlara dadanmayın. Sizi annenize, sizi öğretmenlerinize, sizi çoktan sizi unutmuş babalarınıza, sizi karabasanlarınıza şikâyet edeceğim.

 Toz tutmuş kitapların görünen yüzeyleri. Kurumla kaplanmış gibi sanki. Ellerim, ellerimin değdiği her yerim, her şeyim, her aitim bencillikler yüzünden yakılmışların izine bulandı.

 Birinin eli sırtımda, geçecek diyor. Neyi geride bırakmam gerektiğinin farkında bile değilim oysa. Derdim vardır elbet, yok değil. Ama bu içine hissizlik katılmış hamur mayalandıkça daha da umursamaz oluyorum. Saksılar bomboş. Şehirde bir pazar yalnızlığı hâkim. İnsan sevmediği birine bile şefkatle sarılıp uyuyabilir, kendini avutabilir; yoksunluğunu unutabilir.

 Konuşan belli ki ben değilim. Biri kahve içer misin dedi. İçimden midem ağrıyor dedim. Kısa bir süre sonra kahve masama koyulduğunda gözlerimi ellerine dikip, ben sana ne dedim sen ne yaptın dedim, duymadı beni elbette. Gözlerle ellerin anlaştığı ne zaman görülmüş? Zaten insanın kendi elleri ve gözleri bile bir panik anında, bir sevgi patlamasında çelişirken, kimin elleri ve kimin gözleri anlaşabilir ki?

 Bir film sahnesi beliriyor gözümün önünde:

“-Sen bu kaç yıldır neredeydin?

 – Ben… Cezaevindeydim.”

 Bu soruyu bana sorsalardı ne cevap verebilirdim, aynı cevap mı olurdu verdiğim, bilmiyorum. Bilemiyorum ki neredeydim, hangi hayatı kimin için yaşıyordum. Ben miydim bu yoksa bir başkası mıydı? Kendi hikâyemi anlatacak kadar bile kendime yakın olamadım. Hep başkalarını sevdim. Her gün durmaksızın birilerini sevebilmeyi; kabullenebilmeyi denedim.

 Kirpiksiz kadınların gözleri ve parmakları kılla kaplı adamların tırnakları. Onlara bakmaya, sana bakmaya korktuğum gibi korktum. Birden mevsim değişti. Geride bırakılmış şehirlerden esen kuru rüzgârı ensemde hissettim. Ellerimi kavrayan ve sakın ölme anneciğim diye haykıran bir çocuk gibiydi. Kaçarı yok,  beni terk etmeyecek. Anladım artık, geçmeyecek.

YANİ

Elleri becerikli, dudakları acemi

Gözleri yanağa dökülmüş iki kirpik gibi

Öylesine doğal, öylesine biçimsiz

Alnındaki koyu sarı bukle İsa’nın dirilişinin habercisi

Uyuyup uyanınca yürümeyi unutacakmış gibi

Elleri, lekeleri, pudralı teni…

BU ÜLKEDE DE PORTAKAL YETİŞİYOR, DEMEK Kİ ÇOK UZAK DEĞİLİZ

“Yerin üstünde gördük bunu unutma
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Kalıntılarla uzak anılarla yakın
Kendi görüntüde bir kırmızı karaca
Ne güzel yangındı o yangın
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Yaktığımız mutluluğu unutma”

 Demiş. Ben de katılıyorum.

 Şehrin karanlık dağlarında kasisler aşarak odama sığındım. Pencereleri sıkı sıkı kapadım. Gördüğüm rüya hayra alamet midir? Dedem olacak.. Olacak… Dedi. Peki dedim. Dileklerim, bir gün belki…. Olacak.

 Onca karanlığın ardından yanan şehri gördüm. Kalbime dokunsaydın anlardın ama bunu algılayabilecek durumda değildin. Duruyorduk. Zaman durmuyordu ama. Keşke dedim, o da bizim gibi dursa, durulsa. Sırtıma yapışan teninden akan ter değildi sanki. Beni içine çeken bir kimyaydı bu. Aşık olmam an meselesiydi ama kendime faşisttim.

Bir: Âşık olmayacaksın.

İki: Âşık olmayacaksın.

Üç: Âşık olmayacaksın!

 Sabrettim. Susulmayacak şeyleri sustum. Ne tuhaf, oysa böyle değildim ben. Bana ait olmayan eylemlere bürünüyorsam aşığımdır. Bir: Âşık olmayacaksın.

 Üzerini örttüm. Yeni ölmüş yavru kedilerin üzerini örter gibi. Bir daha seni göremeyeceğimden emin. Omzuna bir öpücük kondurdum, uyandırmaktan korkarak. Birinin omzuna hayransam, aşığımdır. İki: Âşık olmayacaksın.

 Saçma sapan cümlelerimi döktüm sana. Ağlayabilseydim ağlardım ama yüzümde şapşal bir sırıtma vardı. Topu topu bir iki saatimiz vardı ve bunu duvar örerek geçirmek istemedim. Dilimin ucuna seni seviyorum geldi. Uzağındayken hissettiğim kokunu içime çektim. Nefesim kesiliyorsa aşığımdır. Üç: Âşık olmayacaksın!

 Bu köprü seni bana getirsin diye inşa edilmemiş diyorum içimden. Hoşnutsuzluğum bu yüzden. Bu şehir seni benden ayırmaktan başka işe yaramaz. Mandalinaları hoş kokuyormuş, ağaçları gür, denizi balık pulu parlaklığındaymış.. Beni alakadar etmez! Tavşan niyetlerini kendine yorumladığımı sana nasıl da muhtacım. Çatlak dudaklarını bir yandan parçalamayı arzulamak, bir yandan kıyamamak. Yine öyle sarılsa ya bana diyorum. Sarılıyorsun duymuş gibi. Uykun çocukluğumun uykuları gibi. Sıçrıyorsun, dönüyorsun, dönüşüyorsun. Bileklerin temas halinde ruhuma. Ölebilirim, ölmek istemiyorum şu anda.

 Yarı aralık perdeden zaman zaman sızan ışıklar ve yağmur tıkırtıları pencerede. Tanrım sana inanasım var, lütfen zamanı durdur. Her şey yarım yamalak. Cümlelerimizin sonuna nasıl geldik, nasıl bunca konuşma geçti alelacele bilemiyorum; kavrayamıyorum. Ben sana hangi susmam gerekenleri anlattım, sen kaç yalan söyledin? Kedileri sever misin, annene tapar mısın, yumurtadan iğrenir misin bilmiyorum. Bana benzeyen ve benzemeyen kaç yanın vardır; ne kadar kendine hassındır, neyini sevebilirim bilmiyorum. Ama aşık oluyorum. Dilerken buluyorum kendimi: Keşke…

 Sırtıma dokunuyor avuç için, yanıyorum. Her şey bir sis perdesinin arkasında karmaşıklaşıyor sanki. Yeryüzüne düşersem nereye kaçacağımı bilmiyorum. Tadını almaya çalıştığım tenin ne kadar da pürüzsüz. Bana herkesi, her şeyi unutturuyorsun. Mucize derdim ama ödeyeceğim bedelleri düşündükçe çekiniyorum. Sonra sonsuz bir öfke doluyor içime. Ah be yavrum diyorum… Bilmiyor musun sanki? Sevemez ki o seni. Şehir yanmaya devam ederken sabah oluyor. Hava zifiri karanlık. Yağmur çok şiddetli. Bilmediğim bir ülkedeyim. Suç oranı düşük, suratsızlık sonsuz. Denizin ortasında fokurdayan bir kuş mudur yoksa balık mıdır çözemiyorum. Deniz kızı diyorum bu, kendi kendime. Mutlu oluyorum. Sen arkanı döndüğünde bile mutlu oluyorum. Biçimsiz uzamış tek tük sakallarına değen dudaklarımın bana ait olduğunu düşündükçe mutlu oluyorum. Yaktığım mumlar, döktüğüm yaşlar boşa değildi diyorum. Vardın, daha da var olacaksın. İç işlerinde bağımsız, düş işlerimde bana bağımlı.

GECE YOLCULUKLARI VE PENCERE KENARI

Bir gün birine seni seviyorum dersem!

Ya da,

Bir gün birine ben de seni seviyorum dersem?

 Tüm bu erişilmezliğinle mi sevgilim diyorum, beni seviyorsun? Elbette oluyor cevabın. Elbette diyorum ben de içerilerimden bir yerlerden. Elbette, ne de olsa bu bir rüya… Yoksa yüzünü kim görmüş? Başkalarının sevmekte zorlanacağı uzuvlarına kim dokunmuş?

Saçımı maviye boyadım diyorum, bak hadi.

Bu benim sevdiğim mavi değil ki diyorsun.

 Mevsimler bile değişirken izin alıyor senden. Ne de büyüksün. Falıma yansıyan bir geçmişimiz var seninle. Unutamıyormuşum, ne büyük yalan. Kısmetliymişim diyorlar. Oysa kimi sevmeye yeltensem uzağıma düşüyor. Düşündüm, beceremeyeceğim şeylerin farkındayım artık. Birine sevgili olmak gibi misal. Birine ne çok seviyorum seni diyebilecek olmak gibi. Ağzımdan çıkan her söz, gözümden akan her yaş yalan. Bu hale nasıl gelebildim? Sevinçsiz, öfkesiz, tepkisizim. Kırık kemiklerim bile acımıyor artık.

 Kaçışı olmayan yollara sürükleniyorum. Evini sırtlayan her çirkin hayvan benim sanki. Kelebek olmak istesem diyorum, ola ola güve olurum. Lanetim büyük, lanetim doğuştan. Kendime bile iyi gelemiyorum. Kimlerin parmak izi bu benler, kollarımda, gerdanımda? Yıkadıkça yeşeren saçlarına dokunabilirsin artık diyorum. Artık hayır dediğim her şeye evet, sonsuzca. Kafan öne eğik, düşünüyormuşsun. Bir başkası olmasın gördüğünüz diyorum. Fal bu diyorlar, bu işi en iyi ben bilirmişim. Malum hastalıklı beynim bile aile yadigârı. Doğru, ben bilirim en iyi.

 Merhaba ailemizin ayakları üzerinde durabilen ve yapayalnız kadınları. Bir itiraftır bu, öyle bilin. Birilerini sevebilmeyi denedim, beceremedim. Hiç ders almayan bencilliğimi de affedin. Hanginize ait olduğunu bilmediğim bir bebeğin gözlerine baktım, ne büyük gereksizlik çoluk çocuk. Oturduk karşılıklı parmak emdik. Bu kadeh senin şerefine emmioğlu dedim. Ne demekse emmioğlu, bacanak, kayınço filan hiç bilmeden. Kimdi beni seven, canım yanmasın isteyen… Bunu bile hiç bilmeden. Nereden sevdim o adamları hiç bilemeden… Mevsimler bile değişirken izin alıyor senden.

Uzun yollar, kısa günler.

Bir daha aynı barda aynı dostlarla içmeyecek olmanın burukluğu.

Sonbaharın sonsuz tonu.

Sonsuz ağaç, sonsuz kuş, sonsuz güneş.

Anlamsız rüyalar bulutu.

Tutuk boyunla uyanma sorunu.

Öldüğüne hiç üzülmeyen, sadece neden öldüğünü merak eden bir ben.

Bir gün birine seni seviyorum dersem!

Ya da,

Bir gün birine ben de seni seviyorum dersem?

Saçımı maviye boyadım diyorum, bak hadi.

Hem benim atımın da saçları mavi.

ŞEHRİN TÜM KANSERLİ KEDİLERİ KORO KURMUŞLAR, ADI DA UYKUSUZLUK

 Sen uyurken silahını boşaltıyorum. Bu savaştan kanayarak ayrılan ben olmayacağım.

 Birkaç adım atabilsem bacaklarımın beni terk etmediğine inandırabilecektim kendimi. Ama bilmediğim bir yolun en karanlık sokağında hız limitini hiçe sayarken bunu yapamıyordum. Çığlık atsam? Uyanır mıydım? Çantalarımı yüksek rafların en tepesine koymuşlardı rüyamda, yine en çok annemi özlüyordum. Bir dahası var mıdır dediğim her hisse yeniden kapılıyordum. Silahımı yere bırakıp kucağımı açtım. Her şey yanacak gibi sanki; yitirilmiş gerçekler arasında savruluyorum. Ateşten bir kuyruğum var ve nereme saklamam gerektiğini kestiremiyorum. Bu oda benim değil hayır, sen benim değilsin. Bu bana ait bir hatıra değil. Neden buradayız? Neden kalbini dinliyorum? Öldün mü yoksa? Sakın!

 Bu ritme kapılıp kalkanlarımı parçalamaktan korkuyorum. İçime işleyen bir tını ile göğüs kafesin kabarıyor iyi ısıtılmış bir fırında pişirilen böğürtlenli kek gibi. Birazdan patlayacak sanki yanağımın hissiz tarafına. Ölürsen? Ölürüm.

 Zamanla yarışan bir mevsimindeyiz şehirsizliklerin. Sonbaharı nasıl tanımlayabilirim? Binlerce düşen, dağılan, yok olan yaprak. Ağzın açılıp kapanıyor, suyu kirli balıklar gibisin. Akvaryumumun çakılları yosun kaplı, ısısı düşük düşlerim yarı saydam. Saat kaç? Kapıdaki kim? Güneş doğdu mu diye düşünürken sabah oluyor. Kolun boynumun altında ölü bir yılan gibi, henüz soğumamış. Dudakların kayısı reçeli kokuyor sanki. Ayakların ayaklarıma çok uzak. Ellerin bileklerimi kavrıyor. Dün neydi bugün ne, yarın yoksa daha mı beter? Daha mı iyi derken zaman geçiyor işte.

 Kimin yalanına ortak oluyoruz hiç düşünemiyorum. Bu kimin kimi son görüşü, bu kimin gözyaşı, kimin gizlenmiş duyguları? Oysa ben gidiyorum. Neden sen gitmişsin gibi hissediyorum? Işıklar sönüp sabah oluyor yine. Yalnızlığın rutubeti burnumu tıkıyor, gözlerimi kurutuyor. Şimdi hislerden geriye bir tek ben kalıyorum. Ne kadar da sert, ne kadar da soğuk. Deriye yapışan bir demiri söküp atmak gibi. Atabilir miyim kendimi kendimden? Senin derin ikimizi de ısıtabilir mi misal? Bunca denk geliş, bunca rastlantı… Bunca kim ne düşünüyor, aman bize ne sorunsalı…

 Ne dilediğimi bile hatırlamıyorum. Sen miydin yoksa bir başka ben miydim dilediğim? Aynı şarkı sürekli kulaklarımda. Oysa bunu bana sen bile bulaştırmamıştın. Temize çekilmiş hatıralarda sahip olmayı en son dileyeceğin yere yerleştirdim seni. Geri dönüşü yok bunun.  Oyalansaydım diyorum, kalır mıydın yanımda? Gitmeseydim hiç, sarılır mıydın yeniden bana? Düşündükçe içimi titreten birkaç parmak ucu, neden hepsi de senin ellerine ait? 

 Kaçamıyorum, bacaklarım beni terk etti sanki. İtemiyorum, kollarım ağırlaştı, parmakların dut gibi döküldü.  Ben bu değildim diye haykırmak istiyorum. Ama ağzımdan “Öp beni.” çıkacaktır. “Biraz daha sarıl bana, düşmekten çok korkuyorum.” çıkacaktır. Tüm yaralarımı savaş madalyalarım gibi göstereceğimdir sana sonra. Tüm zaaflarımı avucunun içine bırakacağımdır yavrusunu besleyen kırlangıç gibi. Sonra bir gün…

 Bir gün başlayacaktır bir savaş aramızda. Tam da eğilip yarama üflediğin, geçti artık dediğin anda.

 Ama sen uyurken silahını boşaltıyorum. Bu savaştan kanayarak ayrılan ben olmayacağım.