ÇOK GEÇ OLABİLİR DİYORUM, BAKIN! ÇOK GEÇ OLABİLİR, ÖLÜMSÜZLÜK İCAT EDİLMİŞ OLABİLİR. VİCDANINIZ SİZİ ASIRLARCA BOĞAZLAYABİLİR DİYORUM! DİNLEMİYORSUNUZ. O HALDE, PEKİ…

 Havuzun bulunduğu binaya girdiğimde gözlüklerimin camı buğulandı. Bonelerin plastik kokuları ve sosisli sandviçin kokusu birbirine karışmaya başladı. Buradan bir an önce çıkmak istiyordum. Birbirinden çelimsiz çocukların su yutuşlarını izlemek bana nasıl bir zevk verebilirdi ki? Anneler gururluydu, babalar ise hiç. Bu suyla kutsanmış cehennemde çekilecek çilem vardı kısaca dostum. Gelmiştim kendi ayaklarımla. O ayaklar ki, zaten kanıyorlardı. Tırnakları cilasızdı. Zeminin üzerinde kulak tırmalayan bir gıcırtıyla ilerlemeye başladım. Şimdi bu su kızarmazsa içim rahat etmezdi. Son bahar yapraklarının kızıllıklarını gölgede bırakacak bir kırmızı olmalıydı. Kaç kurşunum vardı? Hatırlamıyorum. Dan dan dan.. Bütün çocukları öldürsem anneleri kıskanırdı. Babaları başımız kel mi derlerdi. Ne derdim o zaman? O sigara dumanına bulanmış kafalarınızı sarkık göğüslü ve kıllı göbekli orospularınızın karınlarına yaslayın ve çıkan seslerde bir affediliş vahiyi aramaya başlayın mı derdim? Benim kurşunlarım arındıramaz sizi, kendi kurşununuzu sivri dillerinizin; riyakâr gözlerinizin; acımasız ellerinizin içerisinde mi arayın derdim? Diyemezdim elbette. Bunu diyecek kadar sakin ve kibirli olamazdım. Çocuğunun hayatının içine eden sensin adam, haydi söyle şimdi bu kurşun seni insanların gözünde kahraman bir baba mı yapmalı, yoksa çocuğunun dinmeyecek acısına başlamadan son mu vermeli diyemezdim. Bunu diyecek kadar unutkan ve kendi geçmişiyle barışmış olamazdım. Dan dan dan… Annelere ne demeli? Yapamadıklarını yapmaları için çocuklarını kendi karakterine yakın, kendine uzak yetiştiren anneler! Sizin için de diyeceklerim var elbette. Ama önce gizlice ağlamalarınızı bir köşeye bırakmalısınız. Elâlem ne derleri ve saçımı değiştirsem beni yeniden arzular mılarınızı. Yemeğin dibini yakışlarınızı ve falcılara taşınışlarınızı. Bir gün olsun eğilip başını okşamanın içimden gelmediği çocuklarınız… Onlara beslediğim bu sevginin ne boyutlarda olduğunu fark edemiyorsunuz bile. Sempati duymadığım birinin hayatını kurtarmaya çalışıyorum diyorum. Bunu yüksek sesle söylüyorum. Acaba bu kimin ebeveyni diye yüzüme bakıyorsunuz. Çocuğuyla çocuğumuz arkadaşlık etmese bari diyorsunuz içinizden. Delilik çünkü bu, babadan oğla, oradan da onun soyuna sopuna geçer. Aman diyorsunuz, evladıma kötü şeyler aşılarsa? Topları yola kaçtığında peşinden koşarlarsa? Düşerse, kanarsa? Bir sakatlık olursa? Kocam eve geç gelirse? Kocam eve hiç gelmezse? Ya kocam eve gelmezse bir daha? Bir başkası varsa? Ya bu kadın, o gördüğüm genç kadınsa? Aralarında sandığım şey varsa, beni bırakırsa? Kuruntu bunlar dediği şeyler, gerçekten de varsa? Ne yaparım ben diyorsunuz içinizden. Ne yaparım ben. Ben? Yani birden bire çocuğunuzu geride bırakıyorsunuz düşüncelerinizde. Sadece bir ben kalıyorsunuz. Baştan aşağıya korkak ve kin dolu. Düşünsenize, sizden daha çok düşünüyorum sizin bir anlık isterim diyerek sahip olduğunuz çocuklarınızı. Yani diyeceğim oydu ki gurulu anneler, hiç babalar! Şimdi bu su kızarmazsa içim rahat etmezdi. Son bahar yapraklarının kızıllıklarını gölgede bırakacak bir kırmızı olmalıydı. Kaç kurşunum vardı? Bu soruyu size sorsam benim ellerimde on parmağım var dersiniz. Size ellerinizde kaç parmağınızın olduğunu sorsam, benim iki gözüm var dersiniz. Size kaç gözünüz olduğunu sorsam, evliliğim boyunca ben üç kere boşalabildim; kocam ise sayısız kere dersiniz. Kaç çocuğunuz var desem, hepsi de birbirinden yaramaz beş paranoyam var dersiniz. Yani diyeceğim o ki bayan gurulular, bay hiçler… Klor kokusu genzimde bir tortu oluşturdu. Ayakkabı tabanlarımın sesi beni çılgına çeviriyor. Çocuklarınızın birbirinden renkli ve inadına fosforlu mayoları gözlerimi kör etmek üzere. Bu boşluğun uğultusu içimde engellenemez bir dürtü yaratıyor öldürmeye dair. Yani diyeceğim o ki… Saçına kavrulmuş soğan kokusu sinmiş gururlu bayanlar… Ayak tırnaklarını kesmektense onların kırılmasını bekleyen bay hiç kimseler… bir kez olsun saçını tam kurutamadı diye azarladığınız, suyun üzerinde tam duramadığı için yüzünüzü buruşturduğunuz, ayağı kayıp düştüğünde dudaklarınızda bir eyvah yerinde geri zekalı gezdirdiğiniz çocuklarınızı gözlerinizin önünde dan dan dan kızıla boyamaya geldim. Üzülmeyin artık, daha fazla yaramazlık yapamayacak, daha fazla masraf çıkartamayacak, üzülmeyecek, ağlamayacak, yıkılmayacaklar. Tanrınız size yeni nesil peygamberini gönderdi diyesim geliyor ama bunu bu şekilde açıklasam beni taşlardınız sanırım. Oturduğunuz koltukları yerlerinden bir hışımla söküp kafamda parçalamaya çalışırdınız ve sonuç olarak kafamı parçalardınız.

 Ama böyledir bu. Tanrı aramızdan birini seçer. Ona gerçeği gösterir. Melek göndermeden, kitap indirmeden. Öylesine saf ve net bir gerçeği: baştan sona, sona ermeyecek bir acıyı yaşatarak. Ve ey gururlu ve nasırlı kadınlar, hiç ve kulağı kıllı erkekler… Bu peygamber, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını öyle iyi sindirir ki, sindiremeyeceğini bildiklerini tam da birazdan olduğu gibi dan dan dan ! Kurşuna dizer. Bu düşen bir takma kirpiğe benzer. Deprem anında denizin kendi sınırlarını yeniden çizişine benzer. Siz gururlu ve çamaşır suyu lekeli kadınların; hiç ve ağzı demli çay kokan adamların ellerine büyük gelen çocuklarını düşen bir takma kirpik gibi, çocuklarınızın ahşap yangın merdivenleriyle donattığınız karakterlerini ise depremi bekleyen denizler gibi çekip alır ellerinizden tanrınız. Eninde sonunda dalgınlığınız yüzünden arabanın altında kalacak olan… Düşüncesizliğiniz yüzünden evi ve kendini kibritle yakacak olan… Hissizliğiniz ve umursamazlığınız yüzünden bir gün intihar edecek olan çocuklarınızı… Siz onlara daha da bağlanmadan, izin verin gururlu bayanlar, hiç adamlar. Bu çileye bir son vereyim. Günbatımının en güzel izlenebildiği bir sahildeymişsiniz gibi yaslanın arkanıza, tutun birbirinizin birbirinize uzak ellerinden plastik bir sevgi ile izleyin bu kızıl suları. Bu mermi seslerini de martı sesi varsayın hadi. Hiç acımayacak.

FIN

  • Aklıma katil olabileceğini getirdiğim o ilk kişi en sonunda katil çıkıyor ya hani, o zaman kendimi suçluyorum işte. Peki, katil olması ihtimalinden beni vazgeçiren neydi?
  • Yönetmeni ben olsaydım bu filmin sonu böyle olmazdı dediysem; daha güzel, daha mutlu bir son yaratabileceğimden değil.

BİR ARA BENLERİNİ SAYMAYA ÇALIŞMIŞTIM, İYİ Kİ YAPMAMIŞIM

Yatağın altındaki kutuda uykudasın,

Aynı zamanda dolabın içinde bir askıda sallanıyorsun.

Yastığımı kavramışsın orospu çocuğu,

Dokumda, dokunuşlarımda, rüyalarımda salınmaktasın.

Şimdi biliyorum ki gözlerini benim gözlerimden gören,

At sikine bile anlam yükleyerek ona âşık olabilecek,

Küçük ve sevimsiz,

Küçük ve biçimsiz,

Küçük ve bilinçsiz,

Küçük ve nedensiz kadınlarla sevişmektesin.

Ama yarın bu evden,

Bu zihinden…

Bir şekilde içine işlediğin bu bedenden,

İçtiğim her şeyden, yediğim her şeyden!

Milyonlarca gereksiz detayımın içerisinden,

Köprücük kemiğine takılı kalan gözlerimden,

Kulak memene yapışan ellerimden,

Ensende soluyan nefesimden,

Siktir olup gidiyorsun.

Ölümsüzlüğünü senin ellerinde kazanmış bir yarı-tanrı,

Olmak mıdır cesaretimin sebebi sanıyorsun; yanılgı…

Düşerim, ne sen tutabilirsin ne de bir başkası.

Yaşaması kolay şehirlerin meşhur zeytinyağlarına bulanmışçasına kayarım,

Kanarım da. 

Ağzım, burnum, tırnaklarım…

Omzum, göğsüm, diz kapaklarım…

Bir dönem biz dediğim ve kurak arazilerde yetiştirdiğim ağaçlarım

Yakarım!

Külleri gibi yaşanılanların,

Düşerim, ne sen tutabilirsin ne de bir başkası.

Açıkçası:

Kurtarılmış bir hayata hatayla başlamanın pişmanlıkları,

Beni iyice çürütmeden söküp alacaksın bulaştırdıklarını.

SAKSILARA YUMURTLAYAN KUMRULARIN YUMURTALARINI KARGALAR YER, KUMRULAR DİŞİSİNİ BOŞAMAZ AMA, BUNUN ÖRNEĞİNİ HİÇ GÖRMEDİM

 Kendime verilmiş sözleri hem tutma hem bozma çabası içerisinde kıvranırken kahveyi taşırdım. Elimi biraz yaktım, köpüksüz kahvenin tadına baktım. Bu falda güzel bir şey çıkmayacağı kesin.

 Aksiliklerle daldığım uykunun aksiliklerle örülü rüyalarından aksiliklerle uyanıp aksiliklerle başlayan bir güne aksi bir yüzle merhaba dedim. Gün de boş durmadı tabi, gözünü bir an olağan işlerinden kaldırıp yüzüme baktı. İçinden bok dedi. İşine geri çevirdi gözlerini. Gözlerden saniyelik geçirilen cümlecikleri hep ezbere bilirim.

 Odadaki dağınıklık birkaç şekilsiz yastık ve yerde topuğumun şeklini almış bir çift çoraptan ibaretti. Sonradan fark ettim, terliğe alışık olmayan ayaklarım sehpanın altını evdeki tüm terliklerle süslemişti. Bu kolajın asıl sahibi terlik giy diye ısrar eden annemdi. Son eseri için onu kutladım. Bir ara bir şampanya patlatmayı önerdim. Beni duymadığı için cevapsız kaldım.

 Kızışmış kedilerin sidiğinde uyandırıcı bir aroma var. Burnum beynime kadar açıldığında migrenin şiddetiyle buluşuyor bedenim ve ooooh diyorum. Üşengeç ev kadını tanrımız bugün bize yine dünkü yemeği ısıtıp yedirmeye çalışıyor. Sevinçler de acılar kadar bayat.

 Şekerlerin ambalaj kâğıtları pek iştah açıcı değil. Üzerindeki yazı Rusça mıdır nedir diye bakıyorum. Sanki çok anlayacağım da. İnek resimli ambalaj kâğıdının altından yerfıstıklı bir şeker çıkıyor. Ben sütlü sanmıştım. Hala yanılabildiğim için seviniyor, fıstık tadını unutabilmek için ise kendimi kahveye adıyorum. Yılların değiştiremediği Kıbrıs’tan gelme COS Kahvesi, Atilla Sokak No 2 Girne adresinden istisnasız bir şekilde düzenli aralıklarla evimize ulaşıyor. Sipariş üzerine de değil oysa. Sevdiğimizden filan da değil. Kader diyip geçelim sevdiceğim. Ota boka dediğimiz gibi, her ayrılıkta, her mutsuz sonda tekrarladığımız gibi buna da kader diyelim. Öyle diyince içimiz rahatlıyor çünkü. Öyle diyince puff diye sönüyor o şişkin ve dikenli koca balon. İçimizde yer açılıyor yeni acılara, yeni kayıplara.

 Günümün nasıl geçtiğini soran biri yok. Demek ki yokluğun pek bir şey değiştirmemiş rutinimde. Çok bir şey kaybetmemişim. Sen de sormazdın. Şimdi de sormuyorsun. Başka soran da yok. Zaten ne yaptığım belli. Bütün gün otur, uzan, düşün, üzül. Bu siyaha siyah demek gibi, ağaca ağaç demek gibi. Neden bilinen cevapları yeniden duymak için soru sorulsun ki?

 Uzun zamandır uluyan bir köpeğin sesini duymadım. Aman ne büyük eksiklik diyenin ben… Neyse! Eksiklik işte. Ulumayan köpekler, kırılmayan bardaklar, uzun zamandır kabız olmamak bile eksiklik.  Sokağın başına yeni birileri taşınmış. Salonda birbiriyle alakasız iki avize var. Bol şatafatlı. İnsan neden böyle bir şeyi görmeye tahammül eder diye düşünüyorum. Annem de aynı şeyi düşünüyor olsa gerek, adam hep çalışma odasında diyor. O masanın başında oturuyormuş ne zaman annem oradan geçse. Demek ki bitik evlilikler zevksiz avize seçimleriyle ve çalışma odalarında geçirilen zamanla belli edebiliyor kendini.

 Sokağa dadanan hırsızlar yüzünden binalardaki alarm sayısı arttı. Geceleri sokağa baktığınızda kırmızı, mavi, yeşil ışıkların bütünlükten uzak dans edişlerinin caydırıcılığını soluyorsunuz. Neyiniz var bu kadar değerli? Neyi gizliyorsunuz? Sürekli öten korkularınız uykularımı bölüyor diyorum, düşüncelerimi bölüyor, kurmayı tasarladığım cümlelerimi bölüyor diyorum. Beni hiç ciddiye almıyorsunuz! İnsanların kalplerini, emeklerini, gençliklerini, hayallerini çalmaya bu kadar alışmışken siz, neyi gizliyorsunuz alarmlı kapılarınızın ardında?

 Biliyorum ki terminalden bakmadan atladığım ilk otobüs beni sana getirir.

 Biliyorum ki adresin değişmiştir, şehir her zamankinden daha da sislidir.

 Biliyorum ki saç telim bile kalmamıştır bir tarağında.

 Biliyorum ki çoktan başkaları uyumuştur yatağının sol tarafında.

 Ah sevgilim, şimdi beni kıskanman ne mümkün; şimdi ne mümkün seni kıskanmam.  Yanımda olsaydın değişirdi bir şeyler. Daha iyi bir insan olurdum sen inanmasan da. Daha aklı başında, daha susmayan. O kadar çok konuşurdum ki sevgilim, düşünecek bir saniye bile bulamayabilirdim. O kadar çok sokulurdum ki göğsüne, neyin üzerini örtmeyi düşünüyor acaba diye şüphelenirdin.

 Hep onu sev ama bir daha onunla olayım deme. Kendime bu sözü verdim. Hay dişlerim kırılsaydı, dilim dolansaydı, beynim sulansaydı da anlaşılmasaydı yeminlerim. Denerdim. Denemeye çalıştığını izlemeyi; sana hak vermeyi denerdim. Alışırdın zamanla, alışırdım. Kendime verilmiş sözleri hem tutma hem bozma çabası içerisinde kıvranırken kahveyi taşırdım. Elimi biraz yaktım, köpüksüz kahvenin tadına baktım. Bu falda güzel bir şey çıkmayacağı kesin.

ELEKTRİK KESİNTİLERİ BENİ SANA DAHA ÇOK YAKLAŞTIRIYOR -BİLMİYORSUN BUNU- ÖYLE ZAMANLARDA OYALANAMIYORUM

 Oturup tüm filmleri yeni baştan izlerdim ama onlara da bulaştırmışsın anıları. Bunun böyle olacağını biliyordum diyip kendimi avutmak isterdim. Kendimi salak yerine koymak ve avunmak; beceremem bunu.  Ama biliyordum. En çok bana yakıştığını ve benden ayrılmayı göze alamayacak bir sevgili kadar bana sadık kalacağını yalnızlığın. Geçen zaman içerisinde bu kimin hatırasıydı, kim anlatmıştı bunu diye karıştırdığında aklının çekmece diplerini, beni anımsayamayacağını. Biliyordum.

Neyi bilmiyor olabilirim ki?

Ya da neyi biliyorum ki, doğru, net, kusursuzca?

Yeterince içseydim düzelebilirdi belki.

Yeterince ağlasaydım düzelebilirdi belki.

Yeterince evet ve yeterince hayır deseydim,

Daha az sigara,

Daha çok uyku,

Yerli yerinde gülüş!

Belki…

Neyi bilmiyor olabilirim ki?

 Cümlelerimin sonuna yakışmaz ünlem. Yüksek sesle konuştuğum nadir anlar vardır. Sinirliyimdir. Canımı çok yakmışlardır, sevdiğim birinin canını çok yakmışlardır. Ölmek ve öldürmek adına tek bir şüphem bile kalmamıştır.

 Düşündüm de ne sakin bir insandım ben, günlerinin hepsi birbirinden farklı; uykuları tıpkısının aynısı geçen. Ezberlenmiş kâbuslardan sızan salyalarla beslenen hayallerim vardı.  Masumiyet de pislik de bana çok yakışırdı.

 Beni birkaç gün daha sevseydiniz, çok değil istediğim. Bugün için en azından, beni sevseydiniz? Hiç mi? Peki…

 Yalan bunlar. Korkuyla karışık, sonuna adım adım ilerleyen bencilliğin sütten kesilmemiş yavruları olan yalanlar bunlar.  Geceleri kulaklarımı kızartan, tabanlarımı yakan, sırtımı kaşındıran yalanlar bunlar. Al şişeyi, kır, kes boğazını! Nasıl da tahrik ediyor insanı. Uyma ona ya da. Evet, uyma ona hişşşşş… Cısssss, çok ayıp. Bak orada bir fotoğraf albümü var, al onu ve otur yanıma. Burada 16 yaşımdaydım, baksana ne sevimliyim. Saçlarım kıvır kıvır, omuzlarımdan dökülmüş göğüslerimin altına kadar. Baksana ne habersizim. İnanma sen onlara. Sevgisizliğim, seviyesizliğim…  Yalan bunlar!

 Oturdum senden kalan ne var ne yoksa çamaşır suyuna bastım kalp leğenimde. Biraz içim parçalandı, gerekenden fazla kanadım. Ama arıttım yaşanmışlıkları, arındım. Oturup tüm filmleri yeni baştan izlerdim, eğer unutabilseydim. Seni ve senden geriye kalan gölgeleri.

FARELER AÇKEN TOK UYUYANIN YERİ YOK KALBİMDE

 Sabaha kadar uykusuzluk seansları devlet kararıyla sona erdi. Çok hafif bir rüzgarda kendiliğinden ortaya çıkan ağaçlar bayrak gibi salınıyordu. Şehrin trafiksiz yanının kuzeye bakan cephesindeydim. Perdeler şekilsiz. Pantolonlar jilet ütülü. Biraz daha bu şekilde sakin akmaya devam ederse hayat, delirebilirim. Sırtı bana dönük olan herkesi sen sanmaya başlayabilirim. Kesin çizgilerle birbirinden ayrılan bahçelerin kedilerini çalabilirim. Yapabilirim, bilirsin beni. Ama yapmıyorum. Kendimi tutuyorum.

 Ezber bozan tekrarsızlığın müziksiz köşelerinde uyku denemelerim devam ediyor. Bir palyaçodan korkmayacak kadar büyüdüm. Her şey karelere bölünmüş. İstemsiz olarak çizgilere basmamaya çalışıyorum bu aşkın üzerinden gözlerimle geçerken. Aşk dediğim; özlemek seni biraz. Hatırlamak ve unutmak. Çabalamak en azından.

 Kirli sepetinin kapanmayan kapağı insanlıktan çıktığınızı size hatırlattığında pisliğini örten bir kedi kadar bile ahlaklı yaşayamadığınızı fark edemeyeceksiniz. Gözlüklerinizin parmak izine bulanmış camlarını kazağınızın içine silmeyeceksiniz. Bu pisliği görmemek için daha çok pisliğe bulanmak… Birbirine sarılmaktan korkan toplumlarda olur sadece bu. Kollarımı açıyorum, kucaklayabileceğim bir kendim bile yokum ortada.

 Son günlerde kalan sigaraları saymak gibi bir huy edindim. Yaktığım sıfır kilometre sigaranın ardından paketi her sayışımda dokuz çıkıyor. İşaretlerden anlam çıkartacak kadar umut yüklü değilim. Yağmur beş gün daha yağarsa diye dilek diledim ama. Beş gün daha yağarsa bu yağmur, belki seni affedebilirim. Belki beni özleyebilirsin. Belki yeniden denerim. Dönerim. Dönmekten başım döner vaziyette kucağına gömülmüş bir kediye dönüşebilirim. Ama yapmıyorum. Kendimi tutuyorum.

 Tasvir edilemeyecek kadar vasat zakkumların yapraklarında biriken sarı böcekleri izledim. Bir kışı daha kaldıramaz bu gariban, donar gider bu sene dedim. Aynaya baktım ne göreceğimden emin. Aynaya baktım ne görmeyeceğimi bilerek. Bulaşıkları uzun uzun yıkadım. Suyla oynamak arındırıyor insanı dertlerinden. Ojelerimi kemirdim, tırnaklarımı dibinden kestim. Bir gün daha geçirdim, amaçsız.

 Kadının saçı peruk olamayacak kadar yapay. Adam kadının elini sevecenlikten uzak bir köpeğin tasmasını kavrar gibi kavramış. Oysa kadın sadece düşmeden yürümeye çalışıyor. Zihni bomboş, aklında yanındaki adam dahil hiçbir adam yok. Adamın yüzüne seneye de giymesi için bir numara büyük alınmış bir bıyık iliştirilmiş. Öpüşüyorlar mıdır hala acaba? Kadın iğreniyor mudur?

 Çok saatler sonra bir kamyon gök gürültüsü gibi camları inleterek sokağı delip geçti. Kumrular konacak ağaç ararlarken bir an durup düşündüm ben de. Nereye kaçabilirdim? Nerede saklanabilirdim? Rüyamda bir parkta ördekleri besliyordum. Orası güvenli midir? Yani orada dursam, yanımdaki adamla hiç konuşmadan, göz göze bile gelmeden tüm gün ördekleri beslesem, bağışlanabilir miyim? Ya da ben, konuşmadan durabilir miyim? Ama yapıyorum. Kendimi tutuyorum.

 Kalan kahveyi döktüm. Kimse gelmeyecek.Ölürsem kapımı kim kırıp beni huzura erdirecek diye bir düşüncem yok. Ölürsem, ölmüş olurum. Unutmuş ve tazelenmiş. Hiç olurum. Öbür dünyanın yokluğunu kendimce kanıtlamış ve sizi geri zekalılar, hangi günahınızın bedelini ödemek için bunca dua diye kurtlarımla sizi aşağılıyor olurum. Saygı duyulmayı hak etmeyen, sevilmekten beş durak ötede duranlarınıza nah çekerim.

 Tüm ormanı benim için mi yaktın sevgilim, ne şekersin… tüm bu kuşları, sincapları, ağaçları, gökkuşağını? Nasıl da seviniyor orospu. Ruhunun kanıyla aynada beslediği canavar koruyor çünkü onu. Kemikleşmiş hissizliği kurşun geçirmez bir hal almış. Can yakacak artık, yanmayacak canı. Sonra onun elinden geçenler de bir bir ona dönüşecekler. Yeryüzü hissizleşecek. Yağmur bile yağmayacak hatta. Sulandırıp kullanamayacaksınız günahlarınızı. Ben de öyle elbette. Hepimiz öyle. Keskin tadı boğazımızı yakacak, midemizi kaynatacak, bağırsaklarımızı kanatacak. Sifonu çekerken bu kimin yüzüydü diye düşüneceksiniz. Ben de öyle elbette, hepimiz öyle. Ama yapmıyorum. Kendimi tutuyorum.

 İnansaydım, aşık bile olabilirdim. Bu kadar gereksiz planlara, detaylara, anılara bürünmeseydim. Herkes mutlu, herkes mutsuz… Bana ne bundan? Ben mutlu muyum? Başım ağrıyor mu? Kim düşünüyor bunları? Değişebileceğime inanabilseydim, önemsemezdim; aşık bile olabilirdim. İnsanlar el ele kol kola. Bir ben yalnız değilim elbette. Kendimi yalnız bile hissetmiyorum. Başkalarının hatalarına dikkat etmekten kendimi boka buladığımı fark edebildiğim için nefes almıyorum yanınızda. Bu insandan izole evin kuzeye bakan cephesinde senin geçmeyeceğin yolları seyrediyorum. Bir gün bir trene atlayıp hatıralarımızı delip geçeceğimin hayalini kuruyorum. Beni göremeyeceğin, bana yetişemeyeceğin bir tren tasarlıyorum kafamda. Biliyorum, özlemem normal aslında. İnansaydım… Aşık bile olabilirdim. Sana veya bir başkasına. Üç noktalı, iki noktalı ya da hiç noktalı cümlelerimle kendimi köşeye sıkıştırmayacağımı bilseydim. Düzelebileceğime inanabilseydim…

 Giden sevgili için üzülme seansları devlet kararıyla sona erdi. Zarftan çıkan UNUTUNUZ yazısı beni büyüledi. İçimden fırlayan Akis, çaktı tokadı yüzüme. Geri zekalı karı, onların oyunu bunlar dedi. Geri zekalı karı, nasıl düşünebilirsin yeniden aldanmayı?