MEYVE SANDIĞINDAN BOZMA TABUTLAR

    Kırıksız çocukluğuma yakışmayan anılarla defalarca aynı sokak lambasının altından geçtim. Bu sokak hep bir yokuştu, bazı şeyler gibiydi; insanı çok zorluyordu. Bazı şeyler gibiydi işte, insan kendini birden bire yerde buluyordu. Bazı şeylerde olduğu gibi tıpkı; insan sadece kendini suçlayabiliyordu. Kendimi suçluyordum; başka kimsem yoktu.

    Beni orada kendine bulaştırışına bile aşık olabilirdim, kaçamayacağım belliydi. Başka şeylere bakmak istedim, önümü kapatıyordun; göremiyordum. Tam da burada bir köpeğin keskin dişlerinden ve sıcak nefesinden kurtarmıştım elimi, rengim atmıştı; kirece dönmüştüm. Kulaklarıma hiç geçmeyecek sandığım bir uğultu yerleşmişti; sarılacağım kimsem yoktu. 

    Seni özledikçe ıslanan mevsimler hiçbir takvime sığmıyordu. Hep bir çıkıntıydı bu savruluşlar, ayağım takılıyordu. Gözüm uzaklara takılıyordu, bazı nehirler diğerlerinden farklı kokar. Bazı hayvanlar daha acıklı bakar, bazı kuşlar geriye dönerek uçar. Küçük günahlarını unutup büyük hatalarına yıllarca ağlayan adamlar, adamların gözyaşlarını hiçe sayan kadınlar, fırsatçı körebeler ve toprağı tanıyan köstebekler var; hep vardılar. İnsanlar onların varlığına alışıyordu; benim yokluğuna alışabileceğim kimsem yoktu.

    Mimlenen evlerin ve inleyen istasyonların çok uzağında yaşıyorduk; belki bu yüzden bir gece tereddütlü uykuların ortasında apar topar götürülmek ve geride en önemli şeyleri unutarak sürgün gibi gitmek nedir bilemedik. İleride anlatacak acıklı hikayelerimiz oluşamıyordu, zaten hikaye anlatacak kimsem yoktu.

BAZEN GÜRÜLTÜLÜ BAKIYORDUM YUVARLANAN BİR PET ŞİŞE KADAR

    “Bir gün elleri saçlarımda kilitli, yüzümü duvara sertçe dayayıp ‘Bozuk sütü lavaboya dökerken gördüklerine hayran kal güzelim. Sendeki küfü seviyorum ben, bir daha lütfen yumuşak fırçalarla fırçalama gözlerini. Kirpiklerinle süslediğim dilimi damağım boyunca yuvarlayıp tadına bakacağım şimdi. Ağlamayı kesersen sana bir daha vuracağım. Evin içine sineklerimi salacağım. Perdeleri sıkı sıkı ört, kasıklarını görebileceğim bir yere koy, içimdeki canavarın bıyıklarını okşa biraz. Belki bir gün kendimi bulabilirim ben de, ağzı sıkıca kapatılmış kavanozlardan birinde.’ dedi, ben de bunu aşk sandım, hiç mi hiç bilmediğimden. Çocukken buz kalıplarını da yalardım, dondurma diye elime verildiğinden. Dilimin acısından duramazdım, çocuklar nasıl severdi dondurmaları; anlayamazdım. Hep bilmediğimden, hiç bilmediğimden, bilmediğimden işte.” diye anlattı kadının gözleri; bilmediğim bir dildi gözlerinin dili, kaçmak istedim.

    Bu benim hikâyem değil ulan, neden bana bulaştırıyorsun eziyeti demek istedim. Bana benzeyen ya da benzemeyen her yutkunuşunun zifirinden kaçmak istedim. Ayaklarım çok derine kök salmıştı, belli ki acılarının gübresi zemine derinlemesine işlemişti; verimliydi.  Yanımda biri belirdi, sen değildin. Kimdi?

    Sanırım başkasının bahçesindeyiz dedim yanımdakine. İki elin vardı senin, neden biri elimde değil diye içerledim. Yanımdakine git dedim, sen yoksan bir başkası neden var?  Birileri ormanın derinliklerinden uğuldayarak geçmişlerini, anlattılar. Böyle zamanlarda kaçamayacağımı öğrenmiştim, denemedim. İlerledikçe silindi tüm hatları ormanın, sert bir beyaz beni kucakladı. Gittikçe donuyordum; dönersem nereye çıkardım bilmiyordum. Gittim, seni özlediğim bir güne gömüldüm.

    Gittim, seni özlediğim bir güne gömüldüm. Sırtım kaskatı, gözlerim kuru, boğazımda yutulmayacak bir nefesle alarmın sabahı inleten sesinin yirmi ikinci saniyesinde güne uyandım. Yanımda değilsin, nerede olduğunu bildiğimi düşünmek sadece içimi rahatlatıyor. Sonra kargalar, sonra ayaz, sonra biraz akşamdan göğe çakılı kalmış ay ve uzaklardan duyulan bir avaz; sabahın yedisinde gemiler çığlık atıyor. Benim kâbusum geride kaldı çoktan, kimileri mutlu rüyalar görüyor.

    Yol boyu düşündüm, bu battaniye sensizken ısıtmıyordu demek. Demek bazı eşyalar bile eşyalığını düzgün yapamıyor. Her şeye anlam katmak için bir his lazım demek. Belki âşık olmak lazım, belki öfke duymak lazım.

    Yazmaya vaktim yoktu ama seni özlemeye vakit ayırabiliyordum.

    Akıl hastanesi odasının duvarlarını kaplayan beyazlıkta bir sürü sinek, bir sürü sana yüz çevirmiş göz, tuz, sidik ve her şeyden habersiz sincaplar. Bunları düşünüyordum biraz, sonra seni özlemeye devam ediyordum. Seni özlemek mi küçük bir molaydı yoksa tüm bunlar mı seni özlediğim vakti bölen yanlış telefonlardı bilmiyorum. İnsanların derisini bir kasnağa germişler de işliyorlar gibiydi sanki; korkuyla ve yoğun nefretle. Burası pembe bulutlu bir gök de olabilirdi, kuşları insanların kafalarına sıçmayan bir gök. Zeytin yiyerek mutlu olan insanların hikâyeleri kulaktan kulağa yayılabilir ve biraz umut üreyebilirdi sanki. Umut, yararlı bir bakteri bile olabilirdi.

    Şimdi oraya oturmuş bir parçacık hayalinin çaprazına sinip, sende neyi sevdiğimi düşünüyorum. Sende neyi sevemeyeceğimi, neden bir gün kovalayabileceğini beni. Ama sen diye başlayabilecek cümlelerini, çünkü diye devam edişini ve artık diyerek noktaya yaklaşıyor oluşunu; düşünüyorum. Yanımda olsan, konuşurduk; düşünmeden konuşurdum, arka arkaya arka arkaya arka arkaya bir sürü saçma sapan cümle kurar ve derdimi anlatmaya çalışırdım. Birilerinin dokunmayı unuttuğu bir noktana dokunur, unuturdum kendimi. İki kıta gibi ayrık dudaklarına bakardım, kelimelerin önemsizleşirdi, aklımda sadece seni öpmek olurdu. Aklım, uçuruma yuvarlanmazdı. Aklım hacıyatmaz olurdu. Aklım; su sızdırmaz, elektrik kaçırmazdı. Yanmaz ve yapışmazdı.

    Göğsünün sarhoşu olamayınca içtim işte. İşte sensiz, böyle geçiyor zaman. Karanlık, kâbuslu ve kuruntulu. Her zamanki gibi işte, tıpkı eskisi gibi, yoğun işkenceli. Sanki binlerce çocuk aynı anda ağlıyor gibi, çıldırtıyor beni.

ÇOCUKLAR SEVDİM, ELLERİ BİÇİMSİZ DİYE BÜYÜMEYİ REDDEDEN

    Öyle herkesin önünde çıplak ayaklısın, yapma. Arkasına gizlendiğin perdeler çoktan tutuştu; bırak, bu gece tavana yükselsin gözyaşlarının alevleri. Tepetaklak bir şehirde kimsenin kimseyi sevemeyeceğini çoktan fark etmiştik, şimdi bir daha altını çizelim. Şimdi fosfor ve kağıt kesikleri lazımdır belki bize. Bize, birbirimizi özlemek için zaman veren bir evren lazımdır belki. Gerçi, bizden başkası öldürmüyor bizi. Yani belki tanrılara inanmak gibi, öyle hayallere inanırız biz de aklımızı yitirerek.

    Bırak biraz pencerelerine yoksulluğunun, kar yağsın. Ne ıslak ne de kuru bir sabaha uyan; beni düşün. Kimlere benzemediğini ellerimin; gözlerimin hangi yırtıcı kuşun ağzını doldurduğunu düşün. Benim ağzımı dolduran onca kelime var, kusmak için kendi umumi tuvaletime koşturuyorum, dehliz ve kibir şelalesi içerisinde dibe yüzüyorum ve inan nabzımın ritminden nefret ediyorum.

    Bir geçişken mevsimin ardında gözlerinin bordosuna bakıyorum. Oradan bir şeyler geçiyor; aksak bir tren geçiyor sanki, bozuk paralar ve yanlış anlaşılmış filmler geçiyor. Bir çocuk inadında kanatlanıyorsun çoğu zaman. Ellerin solgun bir yaprak gibi göğsüme dökülüyor. Bazen önemi yok işte, bazen önemi yok hiç. Bazı şeyler de çok önemli, unutalım gitsin onları. Aramıza sokuşturduğun o duvar da nesi mesela; kaçak bir inşaat mısın, kiremit kırıntısı mısın, ısırgan otu musun? Belki bir köşebaşı lambasısındır gelenin geçenin tosladığı. Sana sarılırdım ama karşılıksız kalırsın.

    Bana biraz gün ışığı, bir de neşter. Belki sıvasız düşler ve keder. Çoğu zaman sırtını yasladığı duvara küskün kediler. Kesinlikle küçük mucizeler ve azizeler. Solgun çiçekler, ıslak köpekler, rutubetli evler, topuğa saplanmış paslı raptiyeler, sabah ayazı, kış kasveti, göğün çatlak tavanı ve şelaleler… Bana biraz bunları ver; bırak nefesinle birlikte kapı önlerime ya da yamalı ellerime. Açıklamasız ve açık kapısız kalayım.

YÜZÜN ÇOK KAYALIK, GÖZLERİN DE DENİZ KESTANESİ

   Tüm atları ikiye bölük çayırlarda elmaları dörde bölüp altı kişiye paylaştırıyoruz; evet, diğer ikisini hiç mi hiç sevmiyoruz. Onlar olamadığımız kadar aşık, olamayacağımız kadar mutlu. Daha sonra da bir pamuk prenses masalı yaratırız, hayvanların kalplerine kıyamadığımız. 

   Kendini taşa çevirip de muhafaza ediyormuşsun rüyalarımın agoralarında. Bunca fotoğrafa gerek yoktu ki seni olduğun gibi hatırlayabilmem için. Sen son günlerinde biraz kendin olmuştun mu ne? Biraz yalana tutkun yani, biraz kendine peygamber. Benim son günlerim çok turuncuydu, istesen çil bile çıkartabilirdi göklerim. 

   Çok büyük bir boşluk bulmamız gerekiyordu kargalar da düşebilsinler diye. Sonra belki birkaç kutsal kitap düşürür senin sevgili tanrın bize dedim, gülümsedin. Senin gezegeninde boş zaman Meryemlerini sevmiyorlardı belli ki. Senin gezegenin kumla örtülü bir patates tarlası. Senin gezegeninde aşık atları vururlar bayram arifelerinde.

   Kuşlokumu ve kendime ait olmayan bir çocukluğun babaanneleri ile aslında çok erken verilmiş kararlardan ve Kikimuş isimli siyahi bir tanrıdan konuşuyoruz. Şimdi ona Gece diyorlar. Şimdi ona Gece, bana da insan diyorlar. Derimi pürüze boğan binlerce görünmez böceğin arasından geçerek sana sığınıyorum.  Kendi gölgeme gerecekler beni.

   Kendimi kanına gizledim, kurtulamayacaksın benden. Sana sevmediğin şairlerin şiirlerini okuyacağım, uykunu böleceğim, durmadan konuşacağım ve gitme diyeceğim. Gitme, gözlerine inen perdeler toza bulanmış; ağlarsan çamura batar bu hikaye. Balçıkla sıvanmış bir güneşe tapınır ve ibadet olsun diye civciv besleriz.

   Bilmediğim bir günün öğlesinde oturup tüm mektupları yırttım. Konuşarak bir şeyleri boğulmaktan kurtarmaya çalışmanın ne kadar yararsız olduğunu anladım. Notalardan ve kahkahaların samimiyetinin gerçekliğinden bir bok anlamadan uzun yıllarımı tamamladım. Tamamlandım en sonunda yağmurun sararttığı bir kaldırımda. Sesini yükseltişini hatırladım, ağlamadım.

   Yalnızlığı kendimden daha çok sevdim. Sevmeyi sindirdim ve şekillendirdim. Dedim ki gitmek dediğin iki hecedir ve insan azmederse iki gece boyunca içerek gitmeyi becerebilir. 

ELEKTRONİK İSA

   Kim dedi ki inanamayacağımı, bir kar biter ve başka bir ülke başlar. Kimisinin de bilinmez bir uçurum sevdası ve sütsüzlükle kutsanmış akşamları var. Bir defterin sayfalarını şekilsizce yırttıran ayrılıklar ve tüm anıları tekrar tekrar hatırlatan dipsiz çınlamalar. Köpeklerin susup da kuşların koroyu devraldığı saatlerin beş dakikalık boşluğunun sessizliğine haykırılmış birkaç gitme var. 

   Sanıyorlar ki insan istediği için gider.

   Sokağı bitirip denize başlıyorum, tren de geçerse manzaramız tamam. Hışırdayan ağaçlarla bir filmi paylaşıyorum. Beni izlemediğini yanındakinin yüzüne dikkatlice bakışından anlıyorum. Soruyorum, tüm bu mumlar niye eriyor? Niye erir ki tenler ve tekerrürler? Suskun elçiler ve kış gelince ölen yaşlı diriler. Kendini değiştiremeyişinle ve özleyişlerinle, suskunsun. Suskundur zaten tüm göçebeler. Anlatılacak hikayeleri üst üste dizilidir ve bu yitikliğin en başı, en altında kalmıştır anılar yığınının.

   Kendi tuzağına düşmüşsün geceler boyu.

   Bir rüyaya gömer o tüm ölü kedilerini; yosunlu göklerini ve sıkışmış çekmecelerini. Kapısında kalmış çoğu aşkının. Çoğu hikayeye figüranın da figüranı olarak başlamış. Çam ormanlarında kaybolmuş bir dönem, bir dönem kendini hep kozalak sanmış. Yıldızlı gecelerin nasıl koktuğunu ezberlemiş; dolunayın neden bu kadar kimsesiz olduğuna üzülmüş kendisini unutup. Kendisini de zaten, bir bekleme salonunda unutmuş, herkes gidip de yalnız kaldığında; en sonunda.

   Bir zarfa sığdıramazdım diye yazmadım çoktan unutulmuş olan yalanları.

BİRBİRİNİZDEN AYRILMAYIN LÜTFEN, SİZİ KİMSESİZ BİR GEZEGENE AKTARIYORUM

   Gözlerim parçalanmış akşamüstü çıkmazlarında bekliyordum seni. İlk sola dönüp kendine sapan ve saplanan bıçaklarla yoldaştım. Ama sen uyanıp saati sordun. Çok geçiyordu, hızlı geçiyordu ve bir yokuşun da yalanını yakalamıştık. Şimdi kaçsak geç kalınmıştı. Uyu, dedim. Uyu, daha çok erken. 

   Sokaklar tenhalığını yitirmeye başladı, karıncalar uzaklara kaçıştı. Biz kuzey ne taraftaydı bilemedik, bize bakabileceğimiz bir ağaç bile bırakmamışlar. Senin eline bir çakı vermemişler, çeker saplarsın diye korkmuşlar kendine. Benim elime bir aşk vermemişler, kırmamdan çekinmişlerdi belki de. 

   Buralara sıçramamıştı insanların anıları. Buralar yüzyıllardır benimdi. Buralar bana mirastı, sevemediğim herkes öyle bir zamansız gittiğinden. Başka ülkeleri hatırlayıp seni sevdim. Elimden düşen bir sigarayı ve dehlizlerin o kendine has yağ kokularını düşündüm. 

   Seni bulacağımı biliyordum bir gün, pencerelerimden bir anlamsızlığa bakıp üşürken. Beni neden bu hisse bekçi bıraktılar; yalnızlığı kim çalmak ister ki birilerinin ellerinden diye düşünürken. Işıksız bir akşamda solgun ellerini göreceğime emindim en derinimden.

   Çelenkler, kış ve yalansızlık. 

    Huzur, pirinç ve çiğ.

     Yara, siren ve diş.

   Sonra gelirsin sen de balıkçıl kuşlar gibi kara parçalarıma. Geri dönmen gerektiğini bilerek kucaklarım seni, belki deniz fenerleri gibi.

BIYIK BİR TEK SANA YAKIŞIR

   Sana bavullar dolusu sevinç taşıdığım ülkeleri hatırlat bana, gözlerinden kim bilir neler geçiyordur şimdi. Ben toprağa gizlenen böcekleri hiç sevemem ki, sen de bana benzediğinden sen de sevemeyeceksin. Mat gözlerin eminim ki geçmişin aynaları. Kimse bir şey söylemezse geçer acısı.  Belki başka acılarıma komşuluk edersin, bu arka bahçeler de hep pis olmaya mahkûm dersin.

   Koşarken dinleyemiyordum ki seni. Senden kaçıyorum, bilsen bana ne derin küserdin. Dudaklarını büzer ve ilerilere bakardın. Aslında baktığın birkaç düşkün yapraktı ama melankoliden sözde kaçardın. Yılların geçtiğini başkalarının göz kapaklarındaki kırışıklıklardan anlıyorduk; anlıyorduk biz çünkü onlara dikkatle bakıyorduk, belki bize bakarlar diye.

   Her intiharı aşka bağlarlar bu coğrafyada, iki kere düşün. Benim kalbim nasıl da ayazda, kimse barınamaz orada, bilmezler. Mesela sana en çok mavi yakışırdı. Bir tavus kuşu olsan hiç yadırganmazdı. Ama sen sessizsin, ama senin gözlerin konuşmayı çok çocukken sökmüş.  Çok çocuk ölmüşsün ama çok da ölüm görmüşsün. Senin orada olmanı seviyordum, tereddütle ağırlaşmış adımlarla yürümeyi ve geceleri üşüme diye üzerini örtmeyi.

   Sana bir kış tablosu sunuyorum, bahçedeki kuru ağaç üzerinde güneşi andıran turunculukta hurmalar. Az martı ve çok karga. Sen birine âşıksın, kesin. Birileri birilerine çok fena kızgın, sebepsiz. Hop bir fren sesiyle uçuş denemelerine geçiyorsun. Ben bu hikâyede başka bir şeylere ağlayan kadınım ve seni hiç tanımıyorum. 

   Sonra senin arkandan ağlar onlar da. Sonra benim arkam hep uçurum.  Sonra hep geri geri düşer insan mutsuzluğa düştüğünde. Sonra benim kadehim hep parmak izi, senin suyun hep yosun. Bilseydim ilk fırsatta gideceğini, seni …

   Cinsiyetlerin önemi kalmıyor acının kralını çekerken; kız çocukları koca adam, koca adamlar kız çocuğu oluyor.

   Yıllar geçince buluşup, yalnızlardan konuşuruz. Eskiden dinlemeyi severdim birilerinin sesinden, şimdi ne güzelmiş sessizlik diyorum; bunu kendime ağzımı açmadan söylüyorum. Sonra geyikler geçiyor, çünkü kışa en çok onlar yakışır.

BELKİ KUZEYE DOĞRU İLERLERSEK MÜMKÜN KILARIZ BİR ŞEYLERİ

Mesela çok sesli sesli harflerden oluşmuş bir adın vardır senin,

İsmindeki her sesli harf ne kadar da sesli sevgilim derim sana.

Sonrası hep buhar,

Şuralara bak, şuralarda hep iz bırakmışlar.

Ama kollarım sana tutunmaktan ağrıyor,

Ama aşığım; asalağınım, bırakmam lazım seni artık.

Sinsice ayaklarımın dibinde gezinip kırıntılarımı sana taşısın diye güvercinler tutmuşsun,

Benim farelerim var sevgilim, kalbimi seninle doldurduğum için içimi kemiren.

Hem Paris de sandığın kadar güzel bir şehir değil.

Ben karları seviyorum diye kışlara küsüyorsun,

Biliyorum aslında çok üşüyorsun.

Ben sana uçuşan kelebeklerle seslenmiyorum seslendiğimde;

Benim sesime dolanmış dikenli teller,

Elime saplanmış ihtimaller var.

Sonra sonsuza kadar çoğalmaya devam edecek benekler var;

Dizlerimde, gözlerimde ve sanırım kimsesizliğimde.

Ben yabani bir papağanım ki yeşilim diye beni göremiyorsun,

Göğe baktın mı yerden kopuyorsun.

Beni neden özleyebileceğini biliyordum,

Bu yüzden ilk sebeplerini yonttum.

Oralarda ve buralarda ve benim gittiğim başka diyarlarda,

Hep aynı şehir görüntüsü vardı kartpostallarda.

Kendime âşıktım sarhoşken, bilsen ne güçlüydüm;

Kalbim örülmüştü bir siyah gümüşten.

Sonra serçeler notalardan sekip;

Sonra sekip bazı taşlar bazı kızıl göllerin üzerinden,

Bir akşamın en gözü yaşlı ve eli titrek intiharına

Konar

Çarpar

Çakılır

Donar. 

GECENİN SİYAH ASTARI ENGELLİYOR, GÖREMİYORUM GİDİŞİNİ

    Güzelbahçe’de kediler ezilirdi;  ben çocuğum, beni kendimden uzak tutun diyemedim.  Karpuz lambaları ve sivrisinekleri sevdim. Karanlıkta sigara közünün ışığını ve hanımeliye tırmanan geceyi.  İnanmazsın ama senin gibi birini düşlerdim; yağmurda dizlerimi yumruklayacak kadar güçlü ve acımasız birini.

    Kendimden geçip sana sapıyorum; yanlış yoldayım, kurtaramazlar artık beni. İlk göz kırpışımda öleceğim kesinleşti.  Çok saçmasın düşlerimde saçlarını ıslatırken, seni çok seviyorum. Uzayan mat tırnaklarım var, seni özlediğimde canımı yakıyorum; yangınlar da böyle başlıyor ah bilmezsin. Şimdi akşam karanlıklarının korumasında; rüzgârını unuttuğum bir sessiz pencerede misin?

    Ritus bana kuşlarla konuşmamı söylerken yüzümü ekşitiyorum. Taştan kuşlar, taştan kuşlar! Sizin kanat seslerinizdi beni sağır kılan! Bilsen ki ben oksitlenmiş muslukları seviyorum. Rengi atmış ortancaları, viran kapıları, yosunlu mermerleri ve kırıksız ölüm bahçelerini.  Buraların böyle olacağını kim tahmin edebilirdi? Bir tüy buldum ve birinin günleri geçiştirmesini diledim onu toprağa saplarken. Sen iki günün arasındasın ve ben biraz tavus kuşuyum.

    Bir patlama sesiyle sokak ikiye yarıldı. Kediler ve incirler iki yana kaçıştı. Sonra iki üst sokakta da yağmur başladı. Mutsuz değildim, onlar ağlıyor diye ben de ağladım. Ortada ağlanacak bir şey bulmaya çalışıyordum; bir fare deliği gördüm; ona ağladım. Bana kendi küskünlüğümü hatırlatan binaları seyrettim. Bir ölüyle nasıl konuşulurdu bileyim istedim, bilemedim.

    Üzeri koyu kahve halıyla kaplanmış bir tartı… Hepimiz aynı köşede acılarımızı tartardık sırayla. Herkesin istemediği bir bebekten kalma acıları vardı. Zamanla evladım diyerek çok sevdikleri bir bebek işte; kimse ilk başta sevmemişti ve  sevinememişti. Ben de acılarımı tartardım. Doğuştan üç çocuk anası ve duldum. Sanırım otuz kiloydum.

    Ben bir umut gibi, sana inandım. Hayallerinde eksilttiğin aşklara inandım. Bir gün geri dönebileceğine ve tüm hatalarını bağışlayabileceğime. Aslında Papa bana bazen sempatik geliyordu, senden bunu da saklıyordum. Sana ait olan ya da seni hatırlatan şeyleri saklıyordum. Sensizliğin yıllar sonrasında edinilmiş, görsen nefret edeceğin şeyleri bile saklıyordum. Saklamak benim görevim olmuştu artık; kendimi kendimden saklıyordum.

    Nal gibi aslında ayaklar altında. Sevdim, olabildiğince çirkin bir adam. Gözleri hele, ne çirkin. Gözleri bencillikten bulanıklaşmış. Bir gözlüğe ihtiyacım varmış demek ağlayabilmek için. Şimdi sabah olacak ve biraz daha geride kalacak. Sonra en başa dönebilecek kadar, en dibime gömülecek kadar geride kalacak. Olduğu yerde kalacak; ben ona dönüyorum. Bunu yaparken dünyanın döndüğünü de hesaba katıyorum. Dönüyorum, saat dokuza çeyrek kalacak.

    Sana burada çocukluğumu anlatıyordum; bitip tükenmek bilmeyen hastalıklı çocukluğumu. Sen kaçıyordun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir kışın ortasında bırakıp? Kendime bir ibadet geliştiriyorum her gidişinde. Şimdi duvardaki haça bakmaktadır kurtuluş. Bak şurası Selanik, ben ise atları çok seviyorum. Kadehimi sana kaldırıyorum, şerefsiz diyorum; ne güzel bir klişe. Burnumu içe çekiyorum, seni kolundan tutup dışa. Hesaplaşacağız şimdi diyorum sana dişlerimi gösterirken. Benim pençelerim de vardı ama başkasına ödünç verdim diyorum. Korktun mu ha ha! Kaçıyorsun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir hiçin ortasında bırakıp?

ŞİŞLERİ BIRAK DA YÜNLERİ YAKALIM; DAHA HIZLI ISINIRIZ

Son günlerde seni düşündüm; bir intihar yöntemi olarak kullanılabilirliğinden bahsettim kendime.

                     

    Ben başlayayım, sen gerisini getirirsin.  Git getir, ben susuyorum ki susuyor şimdi terk ettiğin her katil bitki. İçimi kemiren onca şeyin arasında en sadığı ölü tavşanlar oluveriyor. Bana mucizevî şiirler ve direnişler bahşediyorsun. Ne hoş; ama ceplerinden yaş akıyor, görmüyorsun. Ben beton çocukluklara ağlıyordum, sen kendine mi sanmıştın? Sana bir isim koymaya çalıştığım geceleri ne de çabuk unutuyorsun? Düş düş düş düş düş düş. Bu bir emir değil hayaldir. Beni sev istemiştim, zaten herkes de öyle istemiştir.

    Beni yanlış şarkıda dansa kaldırıyorsun. Rüzgârda dalgalanıyorsun sanıyordum; meğer kopup gitmek istiyormuşsun – nankör bayraklar gibi -.  Ben diyordum ki biraz daha sarıl; sen ise kalbimi sıkıyordun.  Şimdi bir tülbent içerisinde sıkıştırdığım kalbinin özüne ulaşmak ne mümkün? Senin kalbin dalgalarla aşınmayacak bir kaya parçasıymış. Tuzluydun, demek bundanmış.

    Tüm hatıralar pütür pütür; hepsi nasıl da salyangozlar gibi en geride. Dokunmakla harekete geçen bir volkan gibidir geçmiş. Geçecek sanıyorsun; çünkü adı öyle. Biraz kanla rahatlayacak oysa tüm bu insanlar. Ara sokaklardan taşan ve zamanla soluklaşan. Şimdi kan da aşk gibi; birbirine bağlı gibi ikisi. Biri gidince diğerine gerek kalmıyor sanki. Belki ben aşk gitti diye kanımı dışlıyorum. Belki senin kanın çekildiği için aşka ihtiyaç duymuyorsun.

    Buralar yeşil alanlar, buralarda kuşları izlemek ve bulutları bir şeylere benzetmek serbest. Belki gizlice beni öpebilirsin, bekçileri hiç düşünmeyerek. Bunlar babalarımızın bol paçalı yıllarından kalma plaklar. Bu sefer de yanlış şarkıda gidiyorsun, seni tutmayacağım. Seni tutmak; en sevdiğim kitabı tutuşturmak gibi.

    Kimsesiz aşkların yorduğu şehirler vardır. Bir kız oradan oraya koşuşturur ağlayarak. Tüm şehre bulaşan bir lanettir onun burun çekişleri. Ne gerek var? Tüm bunların bunca ceset içerisinde plastik çiçekler gibi sırıtması neden? Ben derdim ki tüm perdelerini sökebilirsin semtin. Senin korktuğun birileri mi vardı ya da hiç güvenmiyor muydun bana?  Gözümün içine intikam kusan bakışlar fırlatırdın. Ben bunu sevgi sanıyordum;  buna inanırken seni de yordum.

    Ama biliyorsun, sen bahsi geçen petunyaların neye benzediğini bile bilmiyorsun. Kış geldiğinde üşümek gerektiğini, portakalın güzelliğini, narı neden sevdiğimi, neden git dedim neden gitmeni istemedim; biliyorsun.   Beni uzaktan seven adamlarla bile yakın akraba çıkabilecek kadar sıradanlaştın orada öyle durdukça. Bir fotoğraf bile olabilirsin hiç beğenmediğim aslında.