KUMA SAKLI DİKENLER

Kalbimin boğulduğu yerden başlayalım. Tekrar tekrar sonra. Ne yapacağımı bilemediğim, sıkışacak bir yerimin bile olmadığı yerden. Sesler karışsın, dinlemeyi bırakıp bakınmaya başladığımızda görecekmiş gibi bir şeyleri, yavaşlayalım.

Kendimi gömdüğüm adalardan esiyorum. Az titreyerek, çok unutarak. Kendimi düşürüyorum yere. Ne öğrenmiştim kendimden? Kırılmadığımı. Kendimi kedilere sarıyorum, bu göçü çiziksiz atlatamayacağım.

Çok deforme sözlerimle herkesin karşısında kadınım da, ben isterdim ki çocuk olayım. Sesimin çirkinliğini önemsemeyecek olayım. Dizlerim yaralı olsun, gülümseyeyim. Ağzıma öfkeniz dolsun da, iğrenmeyi bilmeyeyim.

Yalnızlığının kıymetini nasıl anladın diye soracak gibi oluyorlar. Sorsalar ne güzel susacağım. Ah, sorsalar, uzaklara bile bakmayacağım. Biraz rahatlayacak içimde çırpınan vahşi. Beceremiyormuş gibi gülümseyeceğim.

Olamadığım biri gibi. Geçici bir gerçekle yüzleşe yüzleşe. Rengimi sağa sola sıçratarak ve tekrar tekrar sonra. Kalbimin boğulduğu yerden başlayalım. Hiçbir duvara yaslanamadığım yerden. Orada bir kurbağa olsun, gidemeyeyim.

Bu bana kaderimden de öncesinden kalma. Bu benim adımdan bile eski. Bu, tüm seslerin anlamsızlığından da eski. Bu o kadar eski ki, artık ayakta duramıyor. Artık yığılıyor. Artık, bir şeylerin artığı gibi. Tortusundan kendini tanımlamaya çalışıyor.

Ellerimin kıymetini bilmek üzerine konuşalım biraz da. Hiç sebepsiz kendini sonlandırabilecek ellerimden bahsedelim haydi. Büyük bir poşeti patlatmaktan delicesine keyif alacak çocuk ellerimden. Kendimden korktuğum anları parlatalım.

Sonra zaman zaman parıldayan gözlerim. Zaman zaman kan oturmuş. Zaman zaman dönüyor. Zaman zaman aşık gibi bakıyor. Kim ki yanımdaki diye bakıyor. Bakıyorlar, ellerime. Kaç kuşu yaşatamamış beceriksiz ellerime.

Beni kim kutsayacak? Benim bahanem hangisi olacak? Lekelerim, çillerim, saplanan bıçakların gölgeleri, kabullenmişliğimin hıçkırıkları arasında; beni kim susturacak? Geçti diyen bir ses de istemiyorum. Geçip gideni izlemek zorunda kalmayacağım bir duvarım olsun. Yeter.

Ruhsuz sırtımda gezinen akşam esintileri. Yüzlerce ağaçtan süzülüp de gelmiş acılı nefesler. Kalbime durmaksızın abanan kimin ninnisi? Onlar yakıştırdılar, bu oldum. Onlar yakıştırmadılar, bu oldum. Ne olacağımı bilemedim, bu oldum.

Beynim topallıyor. Kendim oldum en sonunda. Gerisini beceremedim. Gerisi gereksiz geldi. Gerisi geride kaldı.

SENİ GÖRMEMEK İÇİN UYANMIŞ OLAMAM

    Sokak sakin. Başka bir şeyler olmalı. Bir kedinin bir insanı sebepsiz yere uyardığı nerede görülmüş? Haksızlığa uğramış şarkıları saplıyorsun kalbime. Seni kimse sevmeyecek, bilmiyorsun. Boğazımda çok kuru sözlerin, laf olsun diye yutkunuyorum. Kendi başıma bulamayacağım bir ıssızlığın ortasındasın sanki. Gecenin dördünde kendime günaydın dediğim bir yalnızlıksın. O zaman beni çocuklar da mutlu etmiyor. O zaman beni kim ısırırsa ısırsın gülemiyorum. Kim parçalarsa ellerimi, gülemiyorum. Kimse boynumda sahici bir nefes değildir, biliyorum.

    İmkân veremiyorum. Canlandıramıyorum benden uzaklaşma anını. Belki kendimden başkasını önemseyemiyorum o sahnede. Gözümün önünde birbirinden kopartılan bir anne ve çocuğu beliriveriyor. Ağlayan bir çocuk, çocuğunun kolunu tırmalayan bir anne, tutabilmek; çekebilmek için kendine. Sonra aklıma bambaşka bir hikâye geliyor. Boğulurken kuzeninin saçlarına tutunan, avuçları saç dolu ölen bir kızın hikâyesi. Hep tutunduğu elinde kalanların hikâyeleri işte. Hep bir parça kopartan. Ama işlevsiz. Ama gereksiz. Ama her şey can havliyle.

    Olabileceğim kadar kendime yakınım. Olamayacağım kadar az saldırganım. Tatsız bir an bile olsa, özlediğim onca şeyin arasında mı yer alacaksın, ne korkunç. Ellerine kimin baktığının, kimin dokunduğunun bir önemi yok ki. Benim içimde çirkin bir şey kalacaksın, ne korkunç. Olası mutsuzluklara çok rahat yaslanacağım. Birinin kolunun altındayken sıcak ve mutsuz, uzaklara dalacağım. Tahammül edemediklerimi düşüneceğim. Tahammül ettiklerimi düşüneceğim. Berabere kalacağım kendimle.

    Her defasında daha zor oluyor. Gidip de kaybolmaya üşenirim. Birilerine anlatmaya çekinirim. Taşa taşa kaynayan bir şeye dönüşürsün içimde. İçimde dibin tutar. Tekrar tekrar akşam olur. Tekrar tekrar akşam olur. Saatlerin geçmediği saatleri aynı gölgelere bakarak geçiririm. İçim ziftine bulanır.  Bana ninni söyler kediler. Ağlayarak uyurum. Günsüz uyanırım. 

SİNYAL

Bu çekmecelere gizlemediklerine eminim. İçerideki dolapların sabun kokusunu karıştıralım. Loş ve tozlu küçük odalarda uyuyalım. Pencereden sarkalım. Bize kızacak kimsemiz yokken ne yapabilirsek yapalım. Durup durup hatırlayalım. Senesi belli değil ama bunlar Füsun’un ayakkabılarıydı. Her şey de bazen mavi oluverir, unuttuğumuz her şey belki de mavidir. Dayanmak istemediğimi, alışmak istemediğimi, unutmak istemediğimi söyledim. Ne kadar acıyabilirse acısın. Sonuma kadar acısın. Durmaksızın acısın. Önü kapanmış deniz manzarasına doğru dağılsın çiçekleri. Saçlarına ağlayalım. Biraz da başka yerleri hatırlayalım. Hatırlamak da belki kavuniçidir. Kimsenin başına kötü bir şey gelmeden de ağlayabilen kadınlara özenelim. Tutuşmuş ellere özenelim. Tüm o yalanlardan habersiz parlayan gözlere özenelim. Kendimiz hariç her şeye özenelim. Senesi belli değil ama bunlar babamın kastanyetleriydi. İçim, bir bayrak törenindeki öğrencilere rahat denilmiş gibiydi. Sıcaktı, her şey sıcak kokuyordu. Baştan sona yürüyüp, bilmediğim tüm kedileri sevdim. Bildiğim en eski binaya gizlendim. Kalbim zonkluyordu. Bunun olmasından korkuyordum. Bu çoktan olmuştu. Belki de endişe hardal rengidir. Kuşları besliyordum, her şey karşılıklıydı, karşı karşıya durmuş ağlıyorduk. Senesi belli ama bu mektuplarda adı geçemeyen kimdi? Bir sandal devrilmiş gibi geliyordu sürekli bana. Beni kusturan hikâyelere tutuluyordum. Yoruluyordum. Toparlanıp yeniden yoruluyordum. Hep daha parçalı kırıklar, hep her şey daha dağınık. Unutkanlık büyük başarıydı. Daha sonra trenler raydan çıktı. Sonra da uçaklar düştü. Belki gök de delinecektir. Kim bilir? Belki kuşlar eriyecektir ilk önce. Sonra her şey eflatuna dönecektir. Ve artık hiçbir şarkı acıklı gelmeyecektir. 

BUGÜN BANA ÖLECEĞİNİ SÖYLEDİLER

Anneme sordum ağlamaktan ölür müyüm diye.  Üzülme, tüm kediler cennete gider dedi.

    Tüm kediler cennete gider dedim ve o güçlüdür, sen onu tanımazsın. Gözünün içine bakarak seni ağlatabilecek kadar ağuludur onun mat yeşil bakışları. Bilmiyorlar ki bazı gecelerinde yalnızlıkların;  sonsuza kadar seni yazdım, kalbimi lastik gibi uzatarak. O zamanlar geniş pencereler ardında ve mavi; pencereme taş atarlardı ki onlar benden de yalnızlardı.  Seni bulduğumda ne büyük bir çaresizliktin, nasıl çok ağlıyordun, eylüller ondan susuz; ondan yağmursuz belki hala. Ne güzel ve ne çirkindin. Kucağıma bayılan bir kenar mahalle düzenbazı gibiydin. Seni seveceğimi bildiğinden, çekinmedin koynuma girmekten.

    Neden beni sevesin ki plastik tıpalı Aglianico şarabı içtiğim için mi?  Sana dokunmak bile üzüyor şimdi beni. Sırrı dökülmüş bir ayna gibisin; doğruyu söylemiyor gibi, beni üzmek istemiyor gibisin. Geçti artık, boş ver; çok üzülmezsin, artık zamanı gelmişti der gibisin. Seni de yanımda götürebilirdim. Üşüyeceksen benimle üşürdün; yalnız değil.  Seni kendimden sakınıyordum, ezelden beri zararlıydım; acımasızdım.  Seni seviyordum, kırılma istiyordum.  Terk edilmiş her çocuk kırgındır, bunu kendimden biliyordum.

   Işıksız ve yalnız olduğumdan ya da tüylerimi parlatamadığımdan sokağa çıkmak bile istemiyordum. Yanına gelmedim çünkü burası derin bir karanlık; saatlerin yitik olduğu bir evren. Evrilmiş bir denizkızı gibisin ya da bir denizyıldızı nasıl kıvrılıp kalmışsa ölürken, işte öyle.   Sonra yine yıllar sonrasından da sonra bana yaklaşıyorsun. Açık bir kalp gibi olduğun yerde sıçrıyorsun. Seni nasıl sevdiğimi bilsen ölümsüz olmayı denerdin.

    Sana inanıyorum, bana inanıyor musun?

    Yüzünü yüzüme dayayışında veya uyku anında elimi kavrayışında bana anlatmak istediğin bir şeyler vardı belki. Ne çok sevdim seni, şimdi yüzüne bakmaya çekiniyorum. Şimdi konuşursan bunca zaman sustuklarını diye, kahroluyorum.  Yüzün bir geceye gömülmüş kadar karanlık, gözlerin yosun kokuyor. Hatıralara bakınıyorum, havayı kokluyorsun. Belki şimdi yığılıp kalacaksın bunca çilenin köşesine. Hep en sessiz ve en gürültülü bakış sen olacaksın. Hep susmayı becerebildiğinden. Oysa ben gerekli gereksiz konuşuyorum. Kendime bile tahammül edemiyorum artık, inan. İnsanlığından utanan birilerine bile dönüşebiliyorum geceleri. Sen sabırla bir anahtar sesi bekliyorsun.  

    En ağlanmayacak mevsimdeyim, gözümden seneler geçiyor. 

    Bu şehirde çöp karıştıran atlar var. Birinin sırtına atlıyorum; saçları biraz kirli. Rüyadayız, yanımdasın. Aynı rüyayı bile paylaşıyor olabiliriz. Bak burada ruj izim var diyorum, sen diğer taraftan tüket hayatımızı. Sessizsin, öldün mü? Neyse ki çabuk yılmıyorsun. Gözlerim iki koca kırmızı balon, seni sevdiğimi biliyor musun?  Ya da en sevdiğim rengi? Füme derim, sen derim. Bir tarihe tanıklık ettin ama farkında bile değildin derim. Ben ağlarken hep oradaydın ama yeterince susmayı bilebildin derim. Geceleri beni ısıtmayı, gündüzleri ise avutmayı… Bazı mevsimler yanağıma umut öpücükleri kondurmayı koca adamlar gibi bildin derim. İnsanlardan daha insan olabilmeyi ve zamanı geldiğinde canımı acıtacak acını içerinde gizleyebilmeyi bildin derim.

    Bildin, ağlıyorum.

    Bana en sevdiğim rengi sor. Sor ki kafam dağılsın.