ÇOK DARDI KIYILARIM, SEN SIĞMAZDIN HİÇBİRİNE

 Bir ara yolun sokak lambaları sönük köşesinden bakınıyorum şehrin en güzel manzarasından çok uzak bir kavrama. Saat sabahın dördü, bu arabaların zamansız yağan yağmurun ıslattığı ve bir dönem uçurumlaşan arka bahçelere savurmak için karlı kışları bekleyen asfaltta bıraktıkları lastik sesleri neden? Işık gidiyor, ses geliyor. Ses gidiyor, ışık geliyor. Biliyorsun, hepimiz biliyoruz; insanlar çöp kokuyor.

 Ben o mektupları el yazım çok çirkin diye yazmıyorum. Yoksa biliyorsun, seni seviyorum.

 Kimse gelmeyeceği halde haykıran kedilere kulak verdim. Bu anlam verdiğim anlamına gelmez. Anlam verilmemeli zaten anlamsız şeylere. Yarım kafamla yarım yamalak bunları mı yazıyorum? Tuhaf, bugün artık pazar, bugün artık pazar yüzüm şişti; elmacık kemiklerimi görüyorum. Odaya sinen gaz kokusu birikmiş sigara dumanı mıdır? Yoksa dışarıda bir yerlerde bir çatlak mı bulmuştur kendine bir şeyler? Su borularından gelen sesi dinliyorum. Birileri sevişti, sabahın dördünde hem de. Birileri sevişti ve şimdi uyumadan önce duş alıyor.

 Günün en sevdiğim saatindeyim. Sen de kahve ister misin diyor bedenim sana;  yüzüm kendime mi dönük?

 Bir gün bir şey olmuştu kemiklerimi çatırdatan ve damağımı kaşındıran. Kaşınıyorsa iyileşiyordur dedim kendi kendime. Kabuk atacaktır, düzelecektir. Hep gerekli şeyler üzerine konuşuyor olmamın haklı gururunu bir kenara bırakıp ağzıma geldiği gibi konuşmaya başladım. Kaşınıyor, iyileşecektir. Kimse dinlemiyorsa dilsiz taklidi yapmamın da sakıncası olmazdı, ama ses çıkartmak istedim. Kendi sesimi tanıyamadığımdan belki, belki gerçekten de sesim anneme mi benziyor diye kuşkulandığımdan.

 Evde yalnız kalabilen çok küçük çocuğum. Herkes beni seviyor, herkesin ağzında bir aferim.

 En küçük tümseğe takılıp sendeliyorum. Bilseler, sevmezlerdi beni. Buklelerimi parmaklarıyla şekillendirmezler, kardeşin var mı diye de sormazlardı. Sobada yanıyor üzerinde ölü kedilerimi uyuttuğum yün yumakları. Sanırım ilk kez kin duymaya burada başlıyorum. Küçük kutularda mısır gevrekleri var, yuvarlak masanın üzerinde duruyorlar. Ben garip bir çocuğum, çikolata sevmiyorum, öyle diyorlar.

 Bir dakika demek yerinde iki dakika diyerek bekletirdim insanları telefonun diğer ucunda. Çiçek isimlerini ezberleyemezdim bahar aylarında.

 Tavana değmek için zıplıyordum, zemine yapışan dudaklarım ve gözümü açtığımda üzerime yıkılmış bordo kadife kaplı makyaj masası sandalyesi oldu sonu. Şimdi nerededir diye düşünmüyor değilim o sandalyeyi. Seviyordum ben onu, neden kimseye söylemedim? Babamın bir fotoğrafı vardı, baştan sona kirpik olabilirdi adı. Yeşil bir telefonun iki karış üzerinde bir çerçevede hapis dururdu. Neden herkes babamın önünde en özelini konuşurdu? Babam sağır mıydı? Babam kör müydü ya da; dudak okuyamıyor muydu? Gidip selam veriyordum bazen ona, tek bir kirpiğini bile oynatmıyordu.

 İlk baktığım falda martı ikinci baktığım falda ağaçların altında yatan ölü bir adam görmüştüm; ihtiyar. Oysa herkes kadar ben de silgi koklayan bir çocuktum.

 Soluma yatıyorsun, kalbim hırçınlaşıyor. Kafesini parçalayabilecek bir kanarya gibi sanki. Sürekli çocuklarını kötüleyen çirkin kadınların yalnızlıkları gibi benimkisi. Gizli gizli pencerede bekliyorum. Bir gören olursa çiçekleri suluyordum diyorum, yüzümü ekşitiyorum. Paslı menteşelerin ve zemine sürtünen ağır kapının sesi bana bir gün senin de gelebileceğin umudunu veriyor. Tüm bunlar yıllar öncesinden çıkıp geldiyse şimdi, sen de gelebilirsin belki? Hem bahsettiğim kadın ölü, biliyor muydun? Buna rağmen geldi, giderken de taksinin plakasını alın; beni kaçırmasın dedi.

 Leş bir küvet ve yosunlu bir tabut görünür yarısı yıkık duvarın ardında. Tüm ekmekleri küflüdür onların, bayramları kanlıdır.

 Beyaz çorabıma çamur sıçratmışım gibi üzülüyorum. Yıkarsam geçer, belki yıkılırsam da. Düşündüm hep bu kadar çok mu seveceğimi seni. Düşündüm işte, birkaç fincan kahve içtim. Biraz gofret kemirdim, sigara içtim; çok esiyordu açık pencereden, irkildim. Gözlerini kapat diyen sesini duydum yeniden ama bilsen ne boğuktu. Hep böyle anlarda işte, böyle kopukluklarımda ağlamama ramak kalıyordu. Bir şeye takılıyor yine ayağım, neyse o artık. Hayır, bu bir veda sahnesi olmamalı, şimdi değil.

 Bıyıklarının altından konuşmayı marifet sayan adamların karşısında dimdik duruyorum. Köşeli sopalarını utanmasalar cam bir dolapta kupa gibi sergileyecekler.

 Her zaman sessiz biri oldum. Geldiğimi ve gittiğimi ve çoğu zaman da bittiğimi duyuramadım, duyurmadım belki de. Düşen şeylerden ve aniden yükselen seslerden daima korktum. Geceleri kulaklarım zonkladı, gündüzleri gözlerim. 12.00-15.00 saatleri arası ayak tabanlarım yandı. 15.00-19.00 saatleri arası nabzım hızlandı. 19.00-22.00 saatleri arası yapacak bir şey bulamamakla geçiyordu. 22.00-01.00 saatleri arası ses kesiliyor, ben başlıyordum. 01.00-04.00 saatleri arası ne olacak tüm bunların sonunda diye düşünüyordum. 04.00 olduğunda zaman yavaşlıyordu. Ne bir kuşun sesi ne de sayıklayanların anlamsız iniltileri. Ben vardım, gölgem bile yoktu.

 Bir gece ağlayarak anneme sarıldım. Bende de aynısı oldu, sonra annem öldü dedi.

 Gözlerim bir çift siyah zeytin gibi yerlerde. Kedilerin geçici mutluluk kaynağı olarak yaşayabilmem bile bir anlam. Sen diyorum, yirmi sene insanları mutlu ettin. Tüm dünyadan birilerini hem de, hem de her gece. Ben ne yaptım peki? Ne yapabileceğim, ne kaldı ki? Yaparken bunu hiç düşünmemiştim bile, geçinmeye çalışıyordum dedi. Çayı soğutmadan, birayı ısıtmadan içer. Bardağını bitirdi, ikinci bir bardağı istemedi.

 Yılın üç yüz atmış beş günü dondurma ve tatlı tutuşturulurdu elime. Ben gidip ince dilimlenmiş limonlardan çalardım.

 İspirto şişeleri ateşe çok yakın duruyor. Telleri isli pencereden geniş bir bahçenin gerisinde duran otele bakıyorum. Boyum aslında hiçbir şeye yetişmiyor. Anahtarlarım yok, anahtarlıklarımı sevmek zorunda kalıyorum. Her zaman kaybolan bir anahtarlık vardır. Birileri yerini doldurmaya çalışır başka anahtarlıklarla. Renk tutmaz, yalancı ojeler böyle zamanlarda anılara bulaşır.

 İlk tavşanım kavun yediği için öldü. Çöp kutularına yaslanıp ağladım, kediler istiflerini hiç bozmadılar.

 Ayakkabılarını eline almış koşuyor karşı kaldırıma travestiler. Şimdi büyüdüm, kimsenin elini tutmuyorum. Şimdi büyüdüm, gözümü dikip de bakmıyorum polislere. Bu okulun avlusunda ne var acaba diye düşünmüyorum. Bir şiirin bir dizesini bağdaştırmıyorum mesela o avluyla. Hiçbir güvercin konmaz ki oraya. Ayakkabılarını eline almış, karşı kaldırıma konuyor travestiler. Şimdi büyüdüm, üzülmüyorum.

 Çok sadık bir kedim vardı uykusunda bile hırıldayan. O da öldü, iki kedim var şimdi birbirleriyle hiç anlaşamayan.

 Bir ara yolun sokak lambaları sönük köşesinden bakınıyorum şehrin en güzel manzarasından çok uzak bir kavrama. Saat sabahın beşi. Yatağa geç geldiğin için azarlayamıyorum seni.  Yastığı bile titreten bir alarm sesi uyanmamızı emrediyor. Kim uyudu? Kimin rüyasında figüranız? Kimin açıkta kaldı kıçı, rüya değil; kâbus olur olsa olsa bu. Neden ayrı ayrıyız?