Sonra bir de bakmışsın mevsimler değişmiş. Ben kışın soğukluğunda ama kendi yeşilliğinde ve sonbaharın kızıllığında bir ilkbahar yaratmışım bir de bakmışsın.
Hepsine kafa tutuyorum, herkesten daha köpek oluyorum. Sesim kısık, yoksa inan en gür sesle ben havlıyorum. Seni, seni, seni, seni, seni inan en gür sesle ben süslüyorum. En dağınık cesedi toparlar gibi, en likit kemiklerini dik tutar gibi. Şimdi biraz gülümse diyorum, dişleri görelim haydi. Haydi, görelim dişlerinin arasında sıkıştırdığın terk edilişleri.
Geçmişinin insanı nefessiz bırakan mağaralarında geziniyorum. Hep daha derine saplanan bıçak gibi, elim titremiyor artık düşündükçe yerçekimini.
Bana çakıllı kıyılar vaat eden; yüzünü biraz sağa çevirsene. Biraz da yukarı şimdi. Sanki daha önce hiç görmediğin bir meyvenin dalda sallanışını görmüşsün gibi. Öyle kal, öyle kal ben burnunun ardında matlaşan güneşi izleyeceğim. Öyle kal, ben seni daha da çok seveceğim. Öyle kal, bozulmasın bu an. Ben senin yerine de sigara içerim.
Telefon kablosuyla işlenebilecek bir cinayet de kalmadı artık. Ankara da çıktı aradan.
Bunlar gerçek gözlerin mi senin? Çıplak? Banyodan yeni çıkmış? İzsiz ve tertemiz? Bu gözlerle mi görüyorsun sen beni, beni ve tüm gerçeğimi? Bir, benseniböylekabullendim sarmalı beliriyor çenende. Omuzların çok ünlemli. Tüm ünlemler atağa hazır kılıç gibi. Bunlar gerçek sözlerin mi senin? Böyle mi anlatıyorsun yastıklara beni?
Çay yaprakları her yere yapışıyor. Biraz daha şeker sunuyor bana, tamamen yabancı tırnaklı bir el. Hayır diyorum, yeterince tatlanamıyorum. Demim çok koyu.
Çatı üzerimize yıkıldı ve gömleğimin manşeti tere bulandı. Yüzün; abartılmış bir makyajı beceri sanan küçük kızlar gibi, kan içinde kaldı. Dudakların; olağanüstü bir hızla olgunlaşan patlıcanlar gibi, aniden mora tamamlandı. Ölme, çok üzülürüm. Ölme, ayrı topraklara gömülürüz. Bırak, senden bana bir isim kalsın, ismimin sonuna eklenebilecek kadar sana ait. Sana ait bir şeyler kalsın – hiç değilse tutunduğumda biriken- tırnaklarımın içinde.
Tersi de düz bir eşya gibiydi adımları. Ters giden bir şeyler var sanıyordum sürekli. Dünyasını döndürüyordum, kusarsa ona yeni bir isim vereceğim. Kendi adım gibi, henüz bilmediğim.
Disiplin diye bağırıyor kadın, tek parmağı görünmez bir göğü işaret ederken. Parmaklarımı ovuşturuyorum. Ve gözlerimi ve bileklerimi ve içinden cin çıkmasını beklediğim dört kalem pille çalışan fenerimi. Sarıp sarmaladığım kesik parmaklarını güneşe çıkartıyorum. Benim de zehrim bu, neyi sevsem dalından kopartıyorum. Öyle rahat mısın? Tamam mı gerekli olan her şey? Tamam, lütfen şimdi saçlarımı okşar mısın?
Merak etme dedim. Merak etme, biz düşeceğimizi bileceğiz. Onunsa paraşütü açılmayacak.
Nuhbiye’nin gözleri, yılan balıklarına yuva olmuş Bafa Gölü gibidir. Nuhbiye, bir ten kahramanıdır; neye bu kadar üzüldün diye soran. Hiçbir şeye aslında derim ona. Aslında her şeye derim kendime sonra. Şimdi bu ikisini der, bu ikisini kızım karanlıkta karıştıracaksın birbirine. Ama ben zaten karanlıkta, karıştırıyorum her şeyi birbirine derim içimden Nuhbiye’ye. Nuhbiye, bir ten kahramanıdır; tüm yaralarıma kısık gözleriyle bakan.
Hangi kedi kendi kuyruğunu kesmiş ki sen beni geride bırakıyorsun? Ben senin yalnızlığını dengeliyordum, düşmeni engelliyordum. Hata yapıyorsun.
Uykunu alabildin mi diye sordu çiçek. Kopartılmış yaprakları ince belli çay bardaklarında köklenmeyi bekliyordu. Ben uykumu koynunda bıraktım onun, gördüğüm tüm rüyaların tabirleri yitti. Ben uykumu koynunda bıraktım onun, uçsuz bucaksız ve kokusu üzerime bile sinemeyecek kadar hafif olan koynunda. Tayların koşu antrenmanları yaptığı, sakat sokakların bile mutlu olduğu koynunda.
Mağlup olan alışır; bu en büyük güç. İnsanın düşmanıyla ve düşleriyle girdiği savaşların ardından gelen kavuşmalar gibi sanki. Kolum mu kopuk? O halde o bana sarılır.
Pelerinsiz seyahat edebilen bir süper kahraman olabilirdi ay. Tüm karşılıksız sevgiler için bir işaret fişeği gönderiyordu gökyüzüne, öpüşmelere olanak yaratılabilsin diye. İşaretleri en çok ümitsizler takip eder. En yersiz şikâyetlerde de yetersiz sevenlerin imzası vardır. Şehrin olmayan kapılarına dayanırım böyle zamanlarda, elde çoktan antika sayılacak rakı şişeleri. Böyle anlarda işte, karaciğerim karsız ayrılır masadan. Uyku, karanlıkla el ele zaferini kutlar çamlıklarda.
Yanlış bardakta içtiğim için zehri, uyarıyor beni adab-ı muaşeret papyonluları. Ölümün bile kibarı diyor. Sana ne diyorum. Düzeltiyor; sizi ilgilendirmez beyefendi.
Ortancalar solgun bir beyni anımsatmaya başladığında ritmi bozulur hep yoncaların. Damlayan musluk çamur birikintisi yaratır kuluçkalarımda. Kümeslerimde saklanan ve dut yapraklarına alerjisi olan çocuklara hüzünlenirim. Fareler çekmecelerimde tıkır tıkır, günler kendi gecelerinin tecavüzüne uğruyor derim. Ama senin göbek deliğin var. Ama Âdem’i değilsin bu Havva’nın demek ki. Sunduğum tüm elmalar yeşil, hepsi sulu. Hepsi iç kemiren kurtlu.
Gözleri mutsuz kapandı, tarihini unuttu ardından. Korkma dedi, nasıl korkmam? Sen hatırlayamıyorsun, ben unutamıyorum.
Gece olamayacak kadar eksik bir gecedeyiz. Pencerenin önünde oturuyor, rüzgâr çok acımasız. Saçlarından kulaklarının içine damlayan su, bir tohumu yeşertemeyeceği için mutsuz mudur ki? Başı sol elinin üzerinde, bedeni sanki hacimsiz. Yüzü donuk süt gibi, çizgileri ise çok erdemli halk kahramanı. Alnını yokluyor zaman zaman. Bir şeyi mi kaybetti? Kimi arıyor ince damarlarında?
Çok kesikli bilek pürüz oluyor gözlerime. Zoraki gülümsediğimiz siyah beyaz ve dokunursak dağılacak fotoğraflarımız olmadı henüz.
Sıra bana geldiğinde ayağa kalkamadığımı fark ettim. Sesim de beni terk etmişti, sıkıştığım yerde güvercin gibi havalandırdığım ellerim, kollarım da. Belki sen de şimdi… diye düşündüm. Sen de şimdi beni… diye geçirdim içimden. Nefes almak solungaçsız, ne kadar da zormuş bol virajlı yollarında veda hutbelerinin.
Gökten sağanak sitem yağıyor, daha sonra arayacağım seni. Şimdi gitmeliyim, katilim bekliyor.
Elinde şebboylarla, ormanda kaybolmuş öksüz çocuk gibi yitip gidiyor kalabalığın içinde. Ben hüsnüyusufları daha çok severim, onlar solarken de güzeldirler demek geçiyor içimden, susuyorum. Kırık onun hayatları zaten. Onarılamaz harabelerde doğurmuş yavrularını hep. Sütü kesik, teni uyuz. Düşünceleri çok yorgun, kırık şemsiyesinin farkında bile değil. Tutunuyor, devrilecek birazdan.