Etekleri volanlı, sırtı sarkık hırkasını atıp omzuna, ağrıyan dizlerinin acısına aldırmadan mutfağa ilerledi. Kızarmış biber ve iyot kokan fayanslara dayadı sırtını. Soğuk, sandalyesini yan döndürdü. Sigarasını nemli kibritlere bel bağlayarak üç deneme sonrasında yakabildi. Kesik kesik ama derin nefesler aldı. Gözlerindeki çapağı temizledi şeytantırnaklı parmaklarıyla. Yüzünü buruşturdu, dudaklarını yaladı. Bir gazete seriliydi turşu bidonunun altında. Kim bilir, hangi geçmiş zamandan kalma. Tek tük karıncalar tezgâhtaki ekmek kırıntılarını taşıyorlardı. Dışarıda doğum sancısı çeken bir gün vardı. Sigarasının külü, çürük bir asma köprü gibi yıkıldı. Birazdan uykulu çocuklar dökülecek sokaklara.
Tek bacağını yavaşça diğer bacağının üzerine koydu. Dizlerinin içinde birbirini ve etini kazıyan cam kırıkları vardı sanki. Acıdan şakakları zonkladı. İç tabanı erimiş terliklerinden biri o an terk etti onu. Apartman boşluğunu kızarmış ekmek kokusu sardı. Keçi kokan peynirler, asit gibi zeytinler geldi aklına, midesi bulandı. Yerinden doğruldu, kapının kolunda asılı duran naylon poşetin içinde dişinin kesebileceği bir lokma ekmek aradı. Köşesi küflü ekmeği bıçakla yonttuktan sonra ağzına götürdü. Çaydanlığı aradı gözleri. Dışı mat, içi çay karası çaydanlığı.
Koridorda çocuk adımları duyuldu kadının. Bu ses ancak onun duyabileceği bir sesti işte. Bu, onun mucizesiydi; kimse tarafından bahşedilmemiş. Koridor duvarlarına değen zarif parmakları, kelebeklere dokunsa incitmez. Birden güneş doğdu apartman boşluğundan. Ama ne güneş, insanın gözünü en yoranından. Belini kavrayan ve kalbine dokunan sıcaklığı, burun deliklerinden içine ulaştı. Bu kokusu olan bir sıcaklık. Bu onun kalbinin mayalı hamur kokusu.
-Neden uyandırmadın beni?
-Bilmem, daha çok uyu istedim.
-Sensiz?
-Kahvaltı hazırlıyordum.
-Aaa… Ama ekmek öyle mi kesilir sevdiğim?
-Beceremiyorum değil mi?
-Sen sadece beni sev, geriye kalanları ben yapayım. Olur mu?
-Seviyorum zaten seni.
-Hep sev, daha çok sev.
-Hep seveceğim. Vazgeçemem senden.
-Yalan söylüyorsun.
-Hayır söylemiyorum. Seviyorum seni, hep de seveceğim.
-Sen beni sevmesen de ben seni seveceğim, biliyorsun değil mi?
-Ben seni hep seveceğim Sevinç, neden bunları ko…
-Taşıyor çayın suyu!
Çaydanlıktan yükselen bakalit kokusu bir an karanlığa gömdü onu. Kadın, silik bir mürekkep lekesi gibi okunaksızlaşmaya başladı. İçinden gitme diye haykırmak geliyordu. Gitme, şimdi gitme diye diz çökmek. Dili, beton gibiydi. Çenesi konuşsa dağılacak paslı bir demirdi sanki.
-Beni seviyor musun hala?
-Seviyorum Sevinç. Gitmene rağmen seviyorum.
-Aaaaa! Gitmedim, buradayım işte.
-Gitmedin, göndermedim çünkü.
-…
-Neden yaptın bunu bana Sevinç?
-Beni sevmediğine inandırmıştım kendimi.
-Ama seviyordum. Hala da seviyorum.
-Fark ettiğimde gecikmiştim, özür dilerim.
-Değiştiremeyeceğin şeylerin özrünü dileme artık.
-Ama bak, mutluyuz biz yine de. Değil misin yoksa?
Karıncaları elinin köşesiyle avucuna süpürdü. Pencere telinin yırtık kısmından çıkardı kolunu dışarı, karıncalar zemine ağır ağır düştü. Bileğinden avuç içine kadar derin bir çizik açtı tel teninde. Canı acımadı hiç. Derisi bidondaki turşular gibi buruşuktu. Derisi, çürük çiçekler gibiydi, kokmuş ve biçimsiz.
-Mutluyum be Sevinç. Buruk bu mutluluk her zaman ama yine de mutluyum. Bana, hatıralarla mutlu olma eziyeti denk geldi büyük çekilişten. Bana, yaşanmamış hatıraları yaratabilme gücü devredildi terk edişinden. Her yanım ağrıyor, her yanım nankör. Aklım bile alamıyor bazen seni. Seni ve kendimi. Bir haziranın en orta yerinde, sırtımda benimle yaşamaya mahkûm ettiğin dev bir baltayla beraber terk edişini beni. Döneceksin diye bekledim. Önce gurur yaptım, ses etmedim sana; dön demedim. Ama bekledim Sevinç. Bir de baktım haftalar geçmiş. Aylar geçmiş, yıllar geçmiş. Bir de baktım, başkasını sevmişsin. Bir de baktım ölmüşsün be Sevinç. Ölmüşsün sevinç, insan hiç ölür mü?
-Ölür.
-Sen ölmemeliydin. Sen bana bunu yapmamalıydın be Sevinç. İnsan bir ağustosun en terli akşamında ölür mü? Sarı tarlalar gibi kavurdu beni ağustos güneşi. Devrilemedim bile, öyle kurudum kaldım olduğum yerde.
-Bir de beni düşün, ben de olduğum yerde kaldım heykel gibi.
-Seni o halinle düşünemem Sevinç. Düşünemem seni öyle, benden uzak. Bensiz ve hatta yalnız. İyi bakamadılar mı sana? Ne yaptılar sana?
-Hatırlamıyorum.
-Bir daha ölme Sevinç. İnsan hiç ölür mü?
-Çok mu seviyorsun beni?
-Çok!
-Ne üzücü, sen de öleceksin sevdiğim. Sen de öleceksin beni öldürerek hem de. İki kere ölmüş olacağım böylece.
-Daha ölmem be Sevinç. Yüz yaşıma kadar yaşarım belki, sen yanımda ol hele, ölmem ben Sevinç.
-Ama derzlerin arasından koridora kadar uzanan kanın öyle söylemiyor. Birazdan her şey kararacak, yüksek bir yerden dökülen un gibi yere dağılacak diyor. Benim yüzümden mutsuz olduğunu ve geç kalmış bir cinayeti istemeden de olsa işleyeceğin için huzurlu öleceğini söylüyor. Sevdiğim, önce buldun sonra sevdin beni. Kâküllerimin ve küllerimin arasından sana bakan gözlerimi okudun. Bekledin ve yeterince özledin. Yeniden doğurdun beni ve şimdi de yok edeceksin. Kendini de tabii. Bizi, çoktan bitmiş hikâyemizi.
-Bu bıçağı ben neden..
-Bilmem ki neden. Belki talihinin çirkinliğinden.
-Başım dönüyor sevinç. Senin de dönmüş müydü?
-Benim martılarımın kanatları kırılmıştı.
-Uyuyalım mı biraz Sevinç? Miskinlik yapalım, erteleyelim mi eskisi gibi her şeyi?
-Uyuyalım sevdiğim. Belki bize, her şeyi unutabileceğimiz üç kutu bir salon küçük bir cennet bulabilirim.
Sol iç bileğinin derisi, bıçağın üzerinde tatsız bir meyvenin kabuğu gibi duruyordu. Hırkası kanı çekemeyecek kadar incelmişti. Gevşek çenesindeki ekmek kırıntıları her nefeste kıpırdıyordu. Güneş, sezeryanla doğmuş gibi erken geldi dünyasına. Gözlerini kısacak mecali yoktu. Tüm kasları terk etmişti onu sanki. Ama Sevinç vardı. Sevinç’in dizleri üzeri kar kaplı dağlar gibi. Sevinç’in dizleri, yırtıcı kuşların evi. Sevinç’in dizlerinde kekik ve menekşe kokuları uçuşuyor. Sevinç, alnını sevsin istedi onun, ne olur sanki, kim karşı koyuyor? Sevinç eğildi, affet beni der gibi gülümsedi. Adam, emindi. İnsan severken de ölebiliyor.
-Uyuyalım mı biraz Sevinç?
-Uyuyalım sevdiğim.