DUT

Yolun kenarına bırakıp onu; gidiyoruz. Dağılmış bir gelinciğin dibine dibine. Bir leş kokar ötelerden, kırışır yine ruhumuz, gidiyoruz işte; unutmuş gibi gidiyoruz. Bana ellerinin posasını bırakıyorsun. Kaygan hepsi, kaygan bu yüzsüzlüğümüz. Ağlak oğlanlar köşelerde kendi gecelerine şiir okur. Bir yol dengesini yitirir, içimize burkulur. Bazı camların ardından bana bakan silik yüzün, gözlerinin asırlık tozu, ağzını dolduran kireç gibi… Başka başka yerlerden duyarız o yarım melodileri. Bu ruh kesintilerinde sen benim bozuk jeneratörüm… Kirpiğin gibi dökülüyorum senden.

 

Önümde ilerleyen kadının sivri topuklarının sesi, rüzgârla dağılan ağaçlar, sızan güneş gözlerime, öyle sancı, öyle saplı iki bıçak gibi şakaklarıma, bozduğun ahengi de bir daha yakalayamayacaksın. Belediye sinsi sinsi gezinip zehirledi tüm sokak köpeklerimi damarlarımda. Kendimi rutubetten dökülen sıvamdan izliyorum. Tahammülsüzlükle başlayan ve deliliğe giden tek adımlık bir yol. Beni kinsizliğimin orta yerinde bırakıyorsun. Beni sık sık bırakıyorsun.

 

Kendimizi korumaya çalışıyoruz bir bıçakla kuru ayazdan. Faydasızlıkla bezenmiş ömürlerimiz. Hep aynı dört yol ağzında hüznün bozgununa uğruyorum. Tomurcuk vermiş tüm dallar. Yani bahar, yani mayıs gelecek. Tanrı bile bilmeyecek neyi hatırladığımı. Leylek sayacağım. Hiç hatırlamamayı dileyeceğim. Ne kadar iz varsa, o kadar kırık his. Biz, ismimiz, tüm bu deneyimlerimiz; tatsız bir bahis.

 

Kurtulamadık kâbuslarımızın ellerinden. Ve tekrar tekrar düğümledin beni. Ağrılar içinde doğruldum zehir yatağımdan; yaşadım perdeleri hiç açmadan. Melankoli evleri, hatırladım beni nasıl hayretle izlediklerini. Saf sevgisizlik, saf kibir. Kanıma bakıyorum, gizlenecek bir kuytu kalmadı. Hepsi seninle dolu. Seni görmesinler, seni bilmesinler. Seni almasınlar benden. Kayboluşuyla ünlü bir aşk kahramanıyım. Gözyaşlarını kurulamak için o pelerinler.