YARIM OLSUN, NE OLUR?

     Yıldızımla birlikte düşkünüm. Öyle diyorlar, inanıyorum. Bak bu yalnızlık, hepimiz üzerimize alınıyoruz. O şiir o sesle söylenmez, hiçbirimiz aldırmıyoruz. Sevgilim günler bozuk, sen yoksun. Sebebi bu mudur, bilemiyorum. Kediler bütün, sokaklarım kalabalık. Boğuldukça kendimi tanıyorum.

    Her şey nasıl karıştı birbirine. Geçen seneydi diye hatırlıyorum, değilmiş. Yağıyordu yine, derine gizlenmiş izliyordum. Ayaklarım ıslak, seni mi bekliyordum? Belki alakası bile yoktu. Bir başkası beni sırtında taşıyordu. Kara şarap gömüyorduk, düşüşüyorduk. Çocukluk hatıralarımı arındırıyordum.

    Puro içip yüzümü buruşturuyordum. Maçka’ya mı çıkalım, Teşvikiye’ye mi inelim? Bacaklarım üşüdü, eve mi dönelim? Kediler iyi midir? Kederli miyimdir? Birilerinin koluna girer miyim yeniden? Var mısın? Beni sever misin? Bunları aslında hiç düşünmeden, gün sayıyordum.

    Seni nasıl sevdim hatırlamıyorum. Yağmur yağıyordu, yazdı. Ihlamur ağaçlarının altından geçiyordum. Asfalttan buhar çıkıyordu. Akşamın on ikisiydi. Ayağım taşa takılıyordu, son anda kurtuluyordum. Kasrın bahçesinde tavus kuşları ağlıyordu. Sana saplanıyordum.

    Sonraları sen uzaktın, ayağımın dibinde gezindiler. Gözümün içine baktılar. Arkadaşım oldular. Ben sayfalarca yazdım sana. Özleyip özleyip yazdım. Bilmem ki kaç kere ağladım. Kaç kere iç çektim. Kediler benden çok annemi sevdiler, içerledim, gülümsedim. Aynı şeye güleriz diye umuyordum.

Senin yüzünden yeniden insan oluyorum.

Uyan, yalnızım.

Biraz da korkuyorum.

MAKARA KOLEKSİYONU

    Şarkıları da hatırla. Bunlar bir kedinin rüya sıçaryışları gibi değil. Uykumdan uyandırdığın an sokak lambaları da yanmaya başlıyor. Güzel bir mevsim de bu, değerini bilemiyoruz. Ben üşeniyorum uzun uzun anlatmaya –ne tuhaf- sen anlatırsın gerekirse. Ne ellerinin ne de şiddetinin değerini bilebildim filan dersin. De işte bir şeyler. Nasıl olsa dinlemeyecekler.

    Ne şanslı kadındım, bunu da hatırla. Yansıttığım gerçeği kimse fark etmiyordu. Kendim hariç bir şeylere benzetiliyordum. Hep birilerine çok tanıdık geliyordum. Hep birilerine çok eşsiz geliyordum. Çoğu zaman hepsinden nefret ediyordum. Ben sinirlendiğimde ne oluyordu? Neye dönüşüyordum, hatırlamıyorum. Şimdi her şey daha bir farklı. Ağrım bile değişti.

    Sevemezsem eksik yaşarım sanıyordum, hatırla. Ayakkabımın içine kum girmiş gibi rahatsızım oysa aşktan. Yine üst üste geldiler. Yine talihi kıramadım. Af dileyerek başkalarını sevdim zaman zaman. Kalbim bir fermuara sıkışmış gibi sızladım. Beni kimse kırmıyor, ben plastikliğime kırgınım. Kendime alınganım.

    Suyun üstünde koşuşturan çocukları da hatırla. Bana bir şeylerin sandığım gibi olmadığından bahsediyordun. Ne güzel yanılıyordum o zamanlar. Sürekli bir şaşkınlık içerisinde gözlerim büyüyordu. Dudağımı sarkıtıyordum. Sonra tüm hayretim tahliye edildi. Bir bina mı yıkıldı gözlerimde, kimin yüzünden bu boşluk?

    Utancımı da hatırla. Durmaksızın elimi bırakıyordun. Kimsenin anlam veremediği bir hikayeyi paylaşıyorduk. Hiçbir şey kardeş payı değildi. Asla kardeşlik kazanmıyordu. Ne söylesem olmuyordu. Alfabemi çekiştiriyordum durmaksızın. Genişleyen bir sürü anlama dayıyordum sırtımı. Öyle huzur buluyordum.

    Üzüldükçe hastalanırdım, teselli etmeyişini de hatırla. Keşke elime sürse başını o güzelim tekirler de kaderimi ertelesem. Bir an hiçbir şey olmamış gibi hissetsem. Boşluğun tozunu solusam.  Rahatlasam, ama hiç arınmadan. Kendimi ikna edip sokağa çıksam da, beni başka yerin insanı sansalar, nezaket kırılsa.

    Bir sabah kahvaltı niyetine olanları hatırladım. Benden bahsettiğini öğrendim rüzgardan. Hiç değişmemişiz. Hala olmayışımız birbirine düşman. Yokluğa seslenen adamlar ceketlerinin yakasını kaldırıp ıslanırken yağmurdan, bir tek benim hatırımda eskisi gibi kalacaksın, ellerini unutup kelimelerini unutmadığımdan. 

RAYDA SÖYLENEN ŞARKILAR

Gözlerimi kapadım ve açtım. Bir şey değişmedi. Kimse de bir mucize vadetmemişti. Zaten seslenen biri de yok. Birbirine benzeterek tanımladıklarım da yok.  Acımasızlığıyla övünmeyi bilen insanlara temas ettim. İstediğim hayat bu değildi. Düşlemeyi zaten hiç beceremedim. Fesleğen tohumlarını biriktirdim. Şişe kapaklarını, kısacık kurdeleleri. Başkaları konuştu, ben dinledim. Zamanı tekrar tekrar geçiştirdim. Nasıl da kurtlandım içimden, pek de hissetmedim. Kendime yer açamadım anılar içinde. Aşkı abartmadım. Uzun uzun yalnızlıktan bahsetmişler hep. Oysa ben de kül tablamda başka bir izmarite rastlamadım. İncelikten yoksun yağan yağmurlar, henüz yere çakılmamış kozalaklar, mezarına bakarken iç çektiğim ölü kediler, hangi yıldaydı hatırlayamadığım bir takım acı olaylar işte. Hepsi birbirine karıştı yine. Yine aniden bir gecede. Rüyamda kaktüsleri sevdim, hiç canım acımadı. Birileri bir sandalyeyi oradan oraya çekiştiriyordu, kulaklarımı inkar ettim. Sonra ellerimin içine alıp yüzümü, kırıştım, kırıştım, kırıştım. Bir kağıdın kağıtlığını yitirmesi kadar kırıştım. Harflerim silikleşti, rengim bulandı. Neyde ısrarcıydım, hatırlayamadım yine. Yine anımsadım, benim elime dokundular ama elimi tutmadılar. Yitirilmiş bir şeymiş gibi bahsettiğim her şeyde de, o şeyler bir şeylerdi işte, fazla abartılmıştılar. Koltukların altına gizlenen yabani kediler gibi, gizleyemedim birilerinin koltuk altına kendimi. Öyle kendi başına, öyle yaralanmaya açık, öyle gururla saflık arasında dikili kaldım. 

KÖŞEDE RİCA EDECEĞİM

    Oturmuş güzelliklerinden bahsediyorsun geçmişin. Dinlesem fedakâr bir adamsın, âşık bile olurum yeniden. Ellerim zarif dalgalanıyor da gözlerindeki öfkeyi önceden tanıyorum. Beni hiçbir anıya yakıştırmıyorsun ki bu da önemli değil. Seni her sabah affediyorum. Ömrümden çalıyorum ki bu da önemli değil.

    Asla eskisi gibi olmayacaktır şehir. Nereye kokumuzu bıraktıysak lanetli. Benim uykum bölük. Sen sözlerini toparlamışsın. Gidiyor musun? Gitmezsin. En azından bana bir gölge bırakırsın, geceleri boğazımı sıksın diye. Ben seni ne çok sevebildiğimle övünürüm, kalbim kırık doğduğum halde. Kalbim bozuk olduğu halde sağlam sarıldım sana diye övünürüm.

    Söndürdüğün sigarayı da saklayabilirdim. Her gece bir başka gecenin hatırasına ağlanır yalnızlıkta. Duvara yazılmış satırlar karalanır. Bir masa lambasının ışığına sığınılır. Rüzgâra küsülür, yağmura sövülür. Beni perdeler gizlemez. Sen arka odalara gizlen istediğin kadar, sesim erişir sana, sevgilerini susuşuna.

   Ben bildim nerede koptun etimden. Ben bildim nasıl bir kansersin içimde. Gördüm kızgınlığının rengi ne, sevginin salgısı ne. Nasıl sarılır inan kaybettiğine, gördüm ben. Ama birikmiş cümlelerinle kefaretini ödedin. Sonra yeniden yaralayarak, eski yaraların tam üzerine, tüm zemini unutarak. Bende bileyledin kendini.

9 İZMARİT 6 ZEYTİN ÇEKİRDEĞİ

Ne olur bir kırgınlık çıksın aramızda. Tavana yansıyan yalnızlığından düşüyorum sana. Bunlar kan değil. Bunlar kırılmadı henüz. Gözlerimi ovalayıp tekrar tekrar düşünüyorum. Bakışmamızda sönmüş yangınların kokusu var. Suskunluk bahşediliyor bana yine aniden. Aynı koltuğa da oturma artık benimle. Bir şeyler yapıyorum, çevremde dolanma. Aklımdan uç. Uyuyamıyorum artık. Oysa derdim bile yok. Kadeh kırmadan bir gece daha bitirildi, ne tuhaf. Olgunlaşmadan yaşlandık, bu da büyük başarısızlık oysa. Hiçbir eve sığamadık. Hiçbir geceyi hüzünsüz sonlandıramadık. Gülüşümüze hep başkaları karıştı. Başkalarından gizlendik. İstisnasız herkesten nefret ettik. Kimse yeterince komik değildi. Kimse yeterince ciddi değildi. Kimse yeterince güzel değildi. Kimse yeterince gerçek değildi. Hepsi de mutlu oldular. Ben kendime bakar kaldım. Sen hikâyenin bütünlüğünü koruyamadın. Çekilen çileyi unuttuk. Ezilen eti unuttuk. Kar, gar, parklar geride kaldı. Yeterince sustuk. Artık hikâyeyi kendimizce anlatabiliriz. Ben iyi yürekli bir ihtiyar olurum, sen ejderha. 

GÖZLERİME OTUR

    Tam neredeyiz diye sordu. Cümleleri unuttuğum yerdeyiz. Uzaktan şarap taşıdığım yerin az ilerisinde. Sağdan soldan fışkıran fotoğraflarda kendim hariç herkese benziyorum yine. Çok eskiyoruz ulan. Git şarkılar bul. Onlar da eskimiş olsun. En çok sözlerin eskiyor böyle zamanlarda ama önemi yok. Seni bir şeye benzetmek de anlamsızlaşıyor artık. Git, tüm anahtarlarını kaybet; ben buradayım, ben bulurum.

    Şimdi en iğrenç mevsimdir. Çünkü ben doğdum. Çünkü birileri pencereden atardı kendini –bu sefer ben değilim- ağustosa. Kimse şikâyet etmiyor. Ben bu sokaktan hep geçtim. Günde iki paket sigara içerek tırmandığım yokuşlar da şikâyet etmiyor. Yine kapının önüne atmışlar bir sürü yavru kedi. Ben bile yakınmıyorum halime. Gel yıldızlara isim takalım. Benim adım mesela, yoksunluk olsun.

    Lütfen git buradan. Koruyamıyorum seviyeyi hiç. Derinleşiyor gittikçe o dalgınlık. Kimsenin de umurunda olmuyor. Git buradan. Ben de gideyim. Unutuyorum sonra, yeniden ve yeniden ve yeniden hatırlatıyorsun her şeyi.  Canımın içi, benim için kırmadın sen sokak lambalarını hiç. Seni neden seveyim? Sadece gözlerim kalmış, beni neden sevesin?

    Trenin nereden geçtiğini biliyorum. Ama uzak şimdi. Başka başka insanlar, başka başka anılar da biliyorum. Herkes kaçıyor, dururum. Duruyorum. Sen bir kitaptan düşüyorsun. Ayları karıştırıyorsun. Önemli değil, bazen ben de düşeceğim düşü karıştırıyorum. Biz filmlerin ölen adamlarına özendik. Kavuşamayanları sahiplendik. Sen saçlarımı sevdin, ben uyandım. Tepki verir gibi yalnızlığa, az yanına uzandım.

    Kendi kendime değilim ki. Kim demiş kendi kendime olduğumu. İt gibi sarhoşum da işte yapay yiğitliklere sürdürmüyorum bok. Canımın içi sen ışığı ne zaman açacağını bile bilmezsin. Daha merhametli adamlar da tanıdım ama eksikler bir hep. Hangi şarkıda irkilseler hep yarımlar. Herkesin bir sırrı var, ölümcül gizemler taşıyorlar. Oysa ben biliyorum, dokunsam dağılacaklar.

    Ben daha ne istiyorum? Az daha azalsın ağrım. Az daha rüzgâr. Biraz fazla yağmur. Alabildiğince yol. Ama sonunda keyfim hep soluyor, kırılıyor. Lütfen sussun kadınlar, adamlar dokunsunlar. Kütüphane tozu nefes tıkamasın ve ıslak olsun tüm topraklar. Ellerin az ileride olsun, her tehditte ayaklanmasınlar. Gözlerin az kindar, gülüşün eskisi gibi, akasyalar küskün koksunlar.

PİÇ ERİK

Kimseye söylemedim nereye gizlendiğini. Bir yolculuğa çıkar gibi heyecanlıydın. Sonra kayboldun birden. Kapıdan bile çıkmadan. Tuhaf, eteğimin altında da yoksun. Seni bazı raflarda aradım. Bazı kavanozların arasında. Bazı kitapların, zarfların, baharatların arasında. Kirlidir şimdi nefesin. Bütün gün ağır aksak kendime tırmanıyorum, kendimden iniyorum. Ellerimin merdivenleri çürümüş. Bazen bir sessizlikle sesleniyorsun, çok sigara içmişim, koşamıyorum. Durdurmak mümkün değil gibi. Ayağının arkasında kedi var desem de hareket edeceksin sanki. Yani gideceksin. Beni bile ezdin. Beni bile bezdirdin. Parçalarken yakamı gözlerim az yaşlı, nefretle bağlanıyorum ismine. Kimseye söylenmemiş bir şey bulamadığımdan belki; susuyorum. İnsan gecenin bir yarısı tere gömülürken neden hatırlar ki attığın kazığı? Çok karakterli harflerle bezenmiş özensiz cümlelerdi söylediklerin aslında. Altını çize çize tekrarladıklarının anlamı yoktu. Hep bir dumanın ardından sözlerine bakıyordum. Buruşturduğum yüzümde her filmden bir sahne var, bakmıyorsun. Ölüm kadar bulanıksın. Ölüm kadar herkese birsin. Hiçbir önemim yok. Ve sen, zamanı bile aşağılıyorsun.

Yanlış kelimelere düştü çocuklar korkmadan, kanamadan. Devrilen fincanlar gibi nazik kırıldılar. Ben plastiğim, bana bir şey olmadı. Duvarda yankılanan taşın sesi, pencereden sızan lanet ışık, ağrıyan bacaklarım, ensemdeki ter de beni terk eder. Senin adın geçtikçe geçiştiriliyor bazı şeyler. Sıkışmadığı için huzursuzdur boşluğa gömdüğün kelimeler. Beni bırak. Başlamak istemiyorum. Ağzımdan fışkıran sevgisizliğim; en son kime yalan söylemiştim, hatırlamıyorum. Ben bezmişim. Ben tahammülsüzüm. Ben yoruldum. Kedi gibi gerinip olduğum yerde yuvarlandım ben. Benim kuyruğuma senin yokluğunu bağlamışlar. Benim sana ait bir anım da yokmuş üstelik. Şimdi kimleri hatırlatır güneşli günler, bilmiyorum. Senin hayatın yalan, benim hayatım fabl. Kamyon geçse sıçradığımız bir tedirginliğin içerisinde, sana hissiz elimi uzatıyorum. Elimi tutarsan koşacak gücü bulurum belki. Gider bir arka bahçeye düşerim. Kemirsin beni kimsesizlik. Yalnızlığın farkında bile olmadan yaşamadık mı? Bunlar senin kötü günlerin, şunlar benim kötü günlerim. Kapışalım. Belden aşağı da vur, acımam.

Tırnağını geçirmişsin sırtıma. İstesem giderim. Ama her gün yeni bir katil bulamıyorum kendime. Kimse senin kadar istikrarlı okumuyor canıma. İzi kalacakmış, kalsın. Seni katil kargalar bile alkışlamaz artık, öyle çok yalnızsın.

 

DUT

Yolun kenarına bırakıp onu; gidiyoruz. Dağılmış bir gelinciğin dibine dibine. Bir leş kokar ötelerden, kırışır yine ruhumuz, gidiyoruz işte; unutmuş gibi gidiyoruz. Bana ellerinin posasını bırakıyorsun. Kaygan hepsi, kaygan bu yüzsüzlüğümüz. Ağlak oğlanlar köşelerde kendi gecelerine şiir okur. Bir yol dengesini yitirir, içimize burkulur. Bazı camların ardından bana bakan silik yüzün, gözlerinin asırlık tozu, ağzını dolduran kireç gibi… Başka başka yerlerden duyarız o yarım melodileri. Bu ruh kesintilerinde sen benim bozuk jeneratörüm… Kirpiğin gibi dökülüyorum senden.

 

Önümde ilerleyen kadının sivri topuklarının sesi, rüzgârla dağılan ağaçlar, sızan güneş gözlerime, öyle sancı, öyle saplı iki bıçak gibi şakaklarıma, bozduğun ahengi de bir daha yakalayamayacaksın. Belediye sinsi sinsi gezinip zehirledi tüm sokak köpeklerimi damarlarımda. Kendimi rutubetten dökülen sıvamdan izliyorum. Tahammülsüzlükle başlayan ve deliliğe giden tek adımlık bir yol. Beni kinsizliğimin orta yerinde bırakıyorsun. Beni sık sık bırakıyorsun.

 

Kendimizi korumaya çalışıyoruz bir bıçakla kuru ayazdan. Faydasızlıkla bezenmiş ömürlerimiz. Hep aynı dört yol ağzında hüznün bozgununa uğruyorum. Tomurcuk vermiş tüm dallar. Yani bahar, yani mayıs gelecek. Tanrı bile bilmeyecek neyi hatırladığımı. Leylek sayacağım. Hiç hatırlamamayı dileyeceğim. Ne kadar iz varsa, o kadar kırık his. Biz, ismimiz, tüm bu deneyimlerimiz; tatsız bir bahis.

 

Kurtulamadık kâbuslarımızın ellerinden. Ve tekrar tekrar düğümledin beni. Ağrılar içinde doğruldum zehir yatağımdan; yaşadım perdeleri hiç açmadan. Melankoli evleri, hatırladım beni nasıl hayretle izlediklerini. Saf sevgisizlik, saf kibir. Kanıma bakıyorum, gizlenecek bir kuytu kalmadı. Hepsi seninle dolu. Seni görmesinler, seni bilmesinler. Seni almasınlar benden. Kayboluşuyla ünlü bir aşk kahramanıyım. Gözyaşlarını kurulamak için o pelerinler. 

KUM

Toprağın altından birden belirmiş gibi bir şehir. Her şey kirli, her şey yorgun. Zaman zaman sesini yükselterek sokaktan ilerleyen birilerinin arkasından, kuşlara kruvasan kırıntıları saçarak ilerliyordum. Eski pencerelere bakıyorum, hayal etmek ne basit. Her şey eskirken; hayal etmek ne basit. Sol yumruğumun ağrısına sağ elim merhamet gösteriyor. Hiç geçmeyecek bir sızı gibi, durmadan kendini hatırlatmayı görev bilmiş kendine. Şerefsiz. Hayır, sana söylemedim. Birini beklemiyorken de oturup bir banka kitap okuyan insanları sevmeli. Denize açılarak kutsanmış sokaklardan geçmeli. Keskin turunç ve nem. Yeniden kapısını tıklattığım gülünç hikâyeler. Köşeyi dönünce düşecek. Hepimiz şaşırmış gibi yapacağız. Şehrin ortasında samanın ne işi var? Elim beni öldürecek. Elim birini öldürecek, umuyorum ki beni. Sakin ve trafiğe yarı kapalı sokaklardan geçip eski bir boşluğu yokluyorum gözlerimle. Kediler inadına aç bakıyor. Ağaçlar ne? Akasya mı? Bir leylağın altında ağlıyordum oysa. Ama geride kaldı bu da. Şimdi televizyonda şakayık bahçeleri. İzlediğim bazı filmleri bölen gece işçileri. Pencereleri kapatıp kendi soluğumun sesinden kurtulmaya çalışırken ısınan yastık, soğuyan ayak bileklerim, beni yoran şarkılar. Kadının sesi de geride kalabilirdi. Beni ağrıtan ne varsa işte. Köşeyi dönüp ölecek. Hepimiz sararmış gibi yapacağız. Suyun yüzeyine, boğulmaktan son anda kurtulup, fırlamış gibi bir ada. Kumu kurcalarken kendi kemiklerime kavuştum sonunda. Arkadan fışırdayan ağaçların sesi ve sıcak asfalt kokusu geliyordu. Kalbim yanıyordu, aklım karışıktı. Kimseye bir şey söylemeden uzaklaşabilecek kadar sağlam bacaklarım yoktu. Teleferik kademe kademe inerken, görüp görüp kaybettiğim ışıklar, gemi miydi onlar? Her şey tuzlu, hışır hışır yalnızlığım. Kum böceklerinin taşıdığı onca ıvır zıvırdan biri de benim hıçkırığım mı? Deniz kabuklarından yükselen o sesi de unutmadım. Kimse kurtuluşu müjdelemiyor artık. Ağlamayan kemanları daha çok sevdiğimi bu anda fark ediyorum. Öksürüğü dinmeyen bir adama acırken. Göğe tırmanmış gibi bir şehir. Buradan düşersek kesin ölürüz dedi, kendinden çok emin. 

YAVRU CEYLANIN ÖLÜMÜ

 

     Ben neye ağlıyordum belli değil. Bir sürü dağılıyordu, biz de göç ettik. Biz burada yaşayacağız, zehrin içinde. Burada ancak, biz yaşayabilirdik zaten. Sen yırtıcısın, ben sürüngenim. Geçecek bu da. Doğa da yıkılacak tepemize. Yani tam ortasından kırdım ben bardağı. Elim çok ayarlı. Gözlerini aralayıp baktığın o manzara, o tavan, o zifiri anlar. Hepsini içinden sökeceğim senin. Benim bir boşluğum ağrıyordu, adını da sen koy bunun diyeceğim. Ağzımı bozup ellerimi onaracağım. Kimse bir cinayete karşı koymamalı böyle anlarda. Ayıların gözleri cüsselerine göre ne küçük. Böyle anlarda çok alakasız şeyleri fark ediyorum ben de. Yakınmakla başlayan yıkımlara uğruyorum. Zor şarkılar bunlar. Benim sesim yetmez sana. Zamanım çok ama beni oyalama. Şimdi uyuyacağım, sonra hiç geçmeyecek. Sol elde titreyen sigara; sağ el cümlelere nişan almakla meşgul. Beğenmedim, o sahneyi bir daha çekeceğiz. Benim gözlerim daha kara. Ama ne kara… Sen korkudan adını unutmalısın bu defa.  Ama o boktan plastik çiçeklere takılıyor gözüm. Bize layık gördükleri dekoru da sikeyim. O minik mızıkanın hatırlattıklarını da atamadım çöpe.  Ben nerede kırılıyorum, hiç bilinmedi.  Ben nereden kırılıyorum, hiç bilinmedi. Ben, durduk yere mutsuzum. Ben, böyle süreceğini biliyorum. Bana nefes alacak bir alan bırakmamışlar. Benim değer verdiğim tüm kedileri tekmelemişler, köpekleri zehirlemişler. Tavşanlarım ishal, civcivlerim dayanıksızmış benim. İnsanın affı nerede kırılır biliyorum. Öğrene öğrene bunu öğrendim.