YETERİNCE KARANLIKSA YALNIZ HİSSETTİRMEZ GİDENLER

Karşılıklı iki yokuş da karla kaplı, pembe görüyorum.

(Genişleyen derimin acısı hiç de tanıdık değil.)

 

Bak bu da başka bir ülke, gitme sen istiyorum.

(Gitmesen her şey daha doğru bitebilir belki.)

 

Sen havuzdaki bozuk paraları topluyorsun.

(Yapma çocuk, miden bozulur.)

 

Desensiz kumaşların sadeliğine dalıp gidiyorsun.

(Her an bir deniz yutabilir seni, yok olursun.)

 

Bazı gecelerin soğuk olur koridorları.

(Sen yine saçlarını tara, düzensizdir tüm uykular.)

 

Söyle, kim bölüyor saatleri eşitsizliklere?

(Tüm çitlerimin çivileri paslanıyor gittiğin gecelerde.)

 

Bir at düşün, iki başı olsun.

(Bir ad düşün bize, kimseye söyleme ne olursun.)

 

Tüm dalları çürük bu ağacın, inanma.

(Başka şarkı söylemeyeceğim artık yakamozlara.)

 

Kimsenin görmediği çatlaklardan sızıyor gözyaşları.

(Özümüzde iyi insanlar bile olabiliriz bu gece.)

 

Yanık kurabiye kokan fırınların önünden geçiyorum sabahın en solgun güneşinde.

(Sayıyorum, hep eksik kaldırım taşları bazı şehirlerde.)

 

Lokomotifleri gıcırdatan bir gidişin var gecelerde.

(Göz kapaklarım ağırlaşıyor, rengi değişiyor hecelerin.)

 

Ben sana kimsenin bilmediği bir yalan anlatıyorum.

(Aramızda kalsın tüm bunlar, bazen seni duyamıyorum.)

 

Ya her şeyi biliyorsak bitenler hakkında artık?

(Ya da bildiğimizden ötesiyse, bir düşünsene.)

 

Katiline ihanet edip başka ellerde ölüyor âşıklar.

(Beni bir kapı eşiği koruyor korkularımdan.)

 

Karelere bölüp de seviyordum yüzünün her köşesini.

(Bazen martılar da karga taklidi yapabilir.)

 

Üşüşüyor tüm kum tanelerine hayalperest böcekler.

(Ben peşimde midye kesiği ellerimi bırakıyorum, tut beni.)

 

Varsa yoksa akıntıya kapılmak olmuş tüm balıkların derdi.

(Derdim ki, dertlerim sanıldığı renkte değil.)

 

Metal soğuğu bir masanın üzerinde yatıyorum, kim ölü?

(Hepsinin mi katilisin yoksa sadece bana mı keskin ellerin?)

 

Kim ölü, öyleyse nasıl konuşuyorum?

(Olmayan adamların gölgelerine bıyık filan çiziyorum.)

 

Elimi hiç düşünmeden daldırdığım garip çukurusun bahçemin.

(Leylaklar ve zakkumlar kuru, kuru tüm bulutlar.)

 

İnançları yüzünden deliren insanlar tanıyorum.

(Ne büyük hata, gözüm kapalı inanıyorum.)

 

Gözlerindeki tüller ve tenindeki tüyler dalgalanmıyor sana dokunduğumda.

(Kimse böyle bir ana tanıklık etmemeli oysa.)

 

Sevdim, bu en derin kuyudur düşülen.

(İsilik olmaz ki kışın ortasında ölüler.)

 

Sordum, nedeni bilinir mi ki silinen isimlerin zihinden.

(Bazı isimler yoksunlukla anılır, bazıları hep farklıdır diğerlerinden.)

TOPRAK KOKAN UNUTKANLIKLARDAN YANIK KOKAN KABAHATLERE BİLETSİZ SEYAHATLER

 Etekleri volanlı, sırtı sarkık hırkasını atıp omzuna, ağrıyan dizlerinin acısına aldırmadan mutfağa ilerledi. Kızarmış biber ve iyot kokan fayanslara dayadı sırtını. Soğuk, sandalyesini yan döndürdü. Sigarasını nemli kibritlere bel bağlayarak üç deneme sonrasında yakabildi.  Kesik kesik ama derin nefesler aldı. Gözlerindeki çapağı temizledi şeytantırnaklı parmaklarıyla. Yüzünü buruşturdu, dudaklarını yaladı. Bir gazete seriliydi turşu bidonunun altında. Kim bilir, hangi geçmiş zamandan kalma. Tek tük karıncalar tezgâhtaki ekmek kırıntılarını taşıyorlardı. Dışarıda doğum sancısı çeken bir gün vardı. Sigarasının külü, çürük bir asma köprü gibi yıkıldı. Birazdan uykulu çocuklar dökülecek sokaklara.

 Tek bacağını yavaşça diğer bacağının üzerine koydu. Dizlerinin içinde birbirini ve etini kazıyan cam kırıkları vardı sanki. Acıdan şakakları zonkladı. İç tabanı erimiş terliklerinden biri o an terk etti onu. Apartman boşluğunu kızarmış ekmek kokusu sardı. Keçi kokan peynirler, asit gibi zeytinler geldi aklına, midesi bulandı. Yerinden doğruldu, kapının kolunda asılı duran naylon poşetin içinde dişinin kesebileceği bir lokma ekmek aradı. Köşesi küflü ekmeği bıçakla yonttuktan sonra ağzına götürdü. Çaydanlığı aradı gözleri. Dışı mat, içi çay karası çaydanlığı.

 Koridorda çocuk adımları duyuldu kadının. Bu ses ancak onun duyabileceği bir sesti işte. Bu, onun mucizesiydi; kimse tarafından bahşedilmemiş.  Koridor duvarlarına değen zarif parmakları, kelebeklere dokunsa incitmez. Birden güneş doğdu apartman boşluğundan. Ama ne güneş, insanın gözünü en yoranından.  Belini kavrayan ve kalbine dokunan sıcaklığı, burun deliklerinden içine ulaştı. Bu kokusu olan bir sıcaklık. Bu onun kalbinin mayalı hamur kokusu.

-Neden uyandırmadın beni?

-Bilmem, daha çok uyu istedim.

-Sensiz?

-Kahvaltı hazırlıyordum.

-Aaa… Ama ekmek öyle mi kesilir sevdiğim?

-Beceremiyorum değil mi?

-Sen sadece beni sev, geriye kalanları ben yapayım. Olur mu?

-Seviyorum zaten seni.

-Hep sev, daha çok sev.

-Hep seveceğim. Vazgeçemem senden.

-Yalan söylüyorsun.

-Hayır söylemiyorum. Seviyorum seni, hep de seveceğim.

-Sen beni sevmesen de ben seni seveceğim, biliyorsun değil mi?

-Ben seni hep seveceğim Sevinç, neden bunları ko…

-Taşıyor çayın suyu!

 Çaydanlıktan yükselen bakalit kokusu bir an karanlığa gömdü onu. Kadın, silik bir mürekkep lekesi gibi okunaksızlaşmaya başladı. İçinden gitme diye haykırmak geliyordu. Gitme, şimdi gitme diye diz çökmek. Dili, beton gibiydi. Çenesi konuşsa dağılacak paslı bir demirdi sanki.

-Beni seviyor musun hala?

-Seviyorum Sevinç. Gitmene rağmen seviyorum.

-Aaaaa! Gitmedim, buradayım işte.

-Gitmedin, göndermedim çünkü.

-…

-Neden yaptın bunu bana Sevinç?

-Beni sevmediğine inandırmıştım kendimi.

-Ama seviyordum. Hala da seviyorum.

-Fark ettiğimde gecikmiştim, özür dilerim.

-Değiştiremeyeceğin şeylerin özrünü dileme artık.

-Ama bak, mutluyuz biz yine de. Değil misin yoksa?

 Karıncaları elinin köşesiyle avucuna süpürdü. Pencere telinin yırtık kısmından çıkardı kolunu dışarı, karıncalar zemine ağır ağır düştü.  Bileğinden avuç içine kadar derin bir çizik açtı tel teninde. Canı acımadı hiç. Derisi bidondaki turşular gibi buruşuktu. Derisi, çürük çiçekler gibiydi, kokmuş ve biçimsiz.

-Mutluyum be Sevinç. Buruk bu mutluluk her zaman ama yine de mutluyum. Bana, hatıralarla mutlu olma eziyeti denk geldi büyük çekilişten. Bana, yaşanmamış hatıraları yaratabilme gücü devredildi terk edişinden. Her yanım ağrıyor, her yanım nankör. Aklım bile alamıyor bazen seni. Seni ve kendimi. Bir haziranın en orta yerinde, sırtımda benimle yaşamaya mahkûm ettiğin dev bir baltayla beraber terk edişini beni. Döneceksin diye bekledim. Önce gurur yaptım, ses etmedim sana; dön demedim. Ama bekledim Sevinç. Bir de baktım haftalar geçmiş. Aylar geçmiş, yıllar geçmiş. Bir de baktım, başkasını sevmişsin. Bir de baktım ölmüşsün be Sevinç. Ölmüşsün sevinç, insan hiç ölür mü?

-Ölür.

-Sen ölmemeliydin. Sen bana bunu yapmamalıydın be Sevinç. İnsan bir ağustosun en terli akşamında ölür mü? Sarı tarlalar gibi kavurdu beni ağustos güneşi. Devrilemedim bile, öyle kurudum kaldım olduğum yerde.

-Bir de beni düşün, ben de olduğum yerde kaldım heykel gibi.

-Seni o halinle düşünemem Sevinç. Düşünemem seni öyle, benden uzak. Bensiz ve hatta yalnız. İyi bakamadılar mı sana? Ne yaptılar sana?

-Hatırlamıyorum.

-Bir daha ölme Sevinç. İnsan hiç ölür mü?

-Çok mu seviyorsun beni?

-Çok!

-Ne üzücü, sen de öleceksin sevdiğim. Sen de öleceksin beni öldürerek hem de. İki kere ölmüş olacağım böylece.

-Daha ölmem be Sevinç. Yüz yaşıma kadar yaşarım belki, sen yanımda ol hele, ölmem ben Sevinç.

-Ama derzlerin arasından koridora kadar uzanan kanın öyle söylemiyor. Birazdan her şey kararacak, yüksek bir yerden dökülen un gibi yere dağılacak diyor. Benim yüzümden mutsuz olduğunu ve geç kalmış bir cinayeti istemeden de olsa işleyeceğin için huzurlu öleceğini söylüyor. Sevdiğim, önce buldun sonra sevdin beni. Kâküllerimin ve küllerimin arasından sana bakan gözlerimi okudun. Bekledin ve yeterince özledin. Yeniden doğurdun beni ve şimdi de yok edeceksin. Kendini de tabii. Bizi, çoktan bitmiş hikâyemizi.

-Bu bıçağı ben neden..

-Bilmem ki neden. Belki talihinin çirkinliğinden.

-Başım dönüyor sevinç. Senin de dönmüş müydü?

-Benim martılarımın kanatları kırılmıştı.

-Uyuyalım mı biraz Sevinç? Miskinlik yapalım, erteleyelim mi eskisi gibi her şeyi?

-Uyuyalım sevdiğim. Belki bize, her şeyi unutabileceğimiz üç kutu bir salon küçük bir cennet bulabilirim.

 Sol iç bileğinin derisi, bıçağın üzerinde tatsız bir meyvenin kabuğu gibi duruyordu. Hırkası kanı çekemeyecek kadar incelmişti. Gevşek çenesindeki ekmek kırıntıları her nefeste kıpırdıyordu. Güneş, sezeryanla doğmuş gibi erken geldi dünyasına. Gözlerini kısacak mecali yoktu. Tüm kasları terk etmişti onu sanki. Ama Sevinç vardı. Sevinç’in dizleri üzeri kar kaplı dağlar gibi. Sevinç’in dizleri, yırtıcı kuşların evi. Sevinç’in dizlerinde kekik ve menekşe kokuları uçuşuyor. Sevinç, alnını sevsin istedi onun, ne olur sanki, kim karşı koyuyor? Sevinç eğildi, affet beni der gibi gülümsedi. Adam, emindi. İnsan severken de ölebiliyor.

-Uyuyalım mı biraz Sevinç?

-Uyuyalım sevdiğim.

KESE KAĞIDINDA TAŞINMAZ Kİ HİSLERİN HİSSELERİ

 Sonra bir de bakmışsın mevsimler değişmiş. Ben kışın soğukluğunda ama kendi yeşilliğinde ve sonbaharın kızıllığında bir ilkbahar yaratmışım bir de bakmışsın.

 

 Hepsine kafa tutuyorum, herkesten daha köpek oluyorum. Sesim kısık, yoksa inan en gür sesle ben havlıyorum. Seni, seni, seni, seni, seni inan en gür sesle ben süslüyorum. En dağınık cesedi toparlar gibi, en likit kemiklerini dik tutar gibi. Şimdi biraz gülümse diyorum, dişleri görelim haydi. Haydi, görelim dişlerinin arasında sıkıştırdığın terk edilişleri.

 

 Geçmişinin insanı nefessiz bırakan mağaralarında geziniyorum. Hep daha derine saplanan bıçak gibi, elim titremiyor artık düşündükçe yerçekimini.

 

 Bana çakıllı kıyılar vaat eden; yüzünü biraz sağa çevirsene. Biraz da yukarı şimdi. Sanki daha önce hiç görmediğin bir meyvenin dalda sallanışını görmüşsün gibi. Öyle kal, öyle kal ben burnunun ardında matlaşan güneşi izleyeceğim. Öyle kal, ben seni daha da çok seveceğim. Öyle kal, bozulmasın bu an. Ben senin yerine de sigara içerim.

 

 Telefon kablosuyla işlenebilecek bir cinayet de kalmadı artık. Ankara da çıktı aradan.  

 

 Bunlar gerçek gözlerin mi senin? Çıplak? Banyodan yeni çıkmış? İzsiz ve tertemiz? Bu gözlerle mi görüyorsun sen beni, beni ve tüm gerçeğimi? Bir, benseniböylekabullendim sarmalı beliriyor çenende. Omuzların çok ünlemli. Tüm ünlemler atağa hazır kılıç gibi. Bunlar gerçek sözlerin mi senin? Böyle mi anlatıyorsun yastıklara beni?

 

 Çay yaprakları her yere yapışıyor. Biraz daha şeker sunuyor bana, tamamen yabancı tırnaklı bir el. Hayır diyorum, yeterince tatlanamıyorum. Demim çok koyu.

 

 Çatı üzerimize yıkıldı ve gömleğimin manşeti tere bulandı. Yüzün; abartılmış bir makyajı beceri sanan küçük kızlar gibi, kan içinde kaldı. Dudakların; olağanüstü bir hızla olgunlaşan patlıcanlar gibi, aniden mora tamamlandı. Ölme, çok üzülürüm.  Ölme, ayrı topraklara gömülürüz. Bırak, senden bana bir isim kalsın, ismimin sonuna eklenebilecek kadar sana ait. Sana ait bir şeyler kalsın – hiç değilse tutunduğumda biriken-  tırnaklarımın içinde.

 

 Tersi de düz bir eşya gibiydi adımları. Ters giden bir şeyler var sanıyordum sürekli. Dünyasını döndürüyordum, kusarsa ona yeni bir isim vereceğim. Kendi adım gibi, henüz bilmediğim.

 

 Disiplin diye bağırıyor kadın, tek parmağı görünmez bir göğü işaret ederken.  Parmaklarımı ovuşturuyorum. Ve gözlerimi ve bileklerimi ve içinden cin çıkmasını beklediğim dört kalem pille çalışan fenerimi.  Sarıp sarmaladığım kesik parmaklarını güneşe çıkartıyorum. Benim de zehrim bu, neyi sevsem dalından kopartıyorum. Öyle rahat mısın? Tamam mı gerekli olan her şey? Tamam, lütfen şimdi saçlarımı okşar mısın?

 

 Merak etme dedim. Merak etme, biz düşeceğimizi bileceğiz. Onunsa paraşütü açılmayacak.

 

 Nuhbiye’nin gözleri, yılan balıklarına yuva olmuş Bafa Gölü gibidir. Nuhbiye, bir ten kahramanıdır; neye bu kadar üzüldün diye soran. Hiçbir şeye aslında derim ona. Aslında her şeye derim kendime sonra. Şimdi bu ikisini der, bu ikisini kızım karanlıkta karıştıracaksın birbirine. Ama ben zaten karanlıkta, karıştırıyorum her şeyi birbirine derim içimden Nuhbiye’ye. Nuhbiye, bir ten kahramanıdır; tüm yaralarıma kısık gözleriyle bakan.

 

 Hangi kedi kendi kuyruğunu kesmiş ki sen beni geride bırakıyorsun? Ben senin yalnızlığını dengeliyordum, düşmeni engelliyordum. Hata yapıyorsun.

 

 Uykunu alabildin mi diye sordu çiçek. Kopartılmış yaprakları ince belli çay bardaklarında köklenmeyi bekliyordu. Ben uykumu koynunda bıraktım onun, gördüğüm tüm rüyaların tabirleri yitti. Ben uykumu koynunda bıraktım onun, uçsuz bucaksız ve kokusu üzerime bile sinemeyecek kadar hafif olan koynunda. Tayların koşu antrenmanları yaptığı, sakat sokakların bile mutlu olduğu koynunda.  

 

 Mağlup olan alışır; bu en büyük güç. İnsanın düşmanıyla ve düşleriyle girdiği savaşların ardından gelen kavuşmalar gibi sanki. Kolum mu kopuk? O halde o bana sarılır.

 Pelerinsiz seyahat edebilen bir süper kahraman olabilirdi ay. Tüm karşılıksız sevgiler için bir işaret fişeği gönderiyordu gökyüzüne, öpüşmelere olanak yaratılabilsin diye. İşaretleri en çok ümitsizler takip eder. En yersiz şikâyetlerde de yetersiz sevenlerin imzası vardır. Şehrin olmayan kapılarına dayanırım böyle zamanlarda, elde çoktan antika sayılacak rakı şişeleri. Böyle anlarda işte, karaciğerim karsız ayrılır masadan. Uyku, karanlıkla el ele zaferini kutlar çamlıklarda.  

 

 Yanlış bardakta içtiğim için zehri, uyarıyor beni adab-ı muaşeret papyonluları. Ölümün bile kibarı diyor. Sana ne diyorum. Düzeltiyor; sizi ilgilendirmez beyefendi.

 Ortancalar solgun bir beyni anımsatmaya başladığında ritmi bozulur hep yoncaların. Damlayan musluk çamur birikintisi yaratır kuluçkalarımda. Kümeslerimde saklanan ve dut yapraklarına alerjisi olan çocuklara hüzünlenirim. Fareler çekmecelerimde tıkır tıkır, günler kendi gecelerinin tecavüzüne uğruyor derim. Ama senin göbek deliğin var. Ama Âdem’i değilsin bu Havva’nın demek ki. Sunduğum tüm elmalar yeşil, hepsi sulu. Hepsi iç kemiren kurtlu.

 Gözleri mutsuz kapandı, tarihini unuttu ardından. Korkma dedi, nasıl korkmam? Sen hatırlayamıyorsun, ben unutamıyorum.

 

 Gece olamayacak kadar eksik bir gecedeyiz. Pencerenin önünde oturuyor, rüzgâr çok acımasız. Saçlarından kulaklarının içine damlayan su, bir tohumu yeşertemeyeceği için mutsuz mudur ki? Başı sol elinin üzerinde, bedeni sanki hacimsiz. Yüzü donuk süt gibi, çizgileri ise çok erdemli halk kahramanı. Alnını yokluyor zaman zaman. Bir şeyi mi kaybetti? Kimi arıyor ince damarlarında?  

 

 Çok kesikli bilek pürüz oluyor gözlerime. Zoraki gülümsediğimiz siyah beyaz ve dokunursak dağılacak fotoğraflarımız olmadı henüz.

 Sıra bana geldiğinde ayağa kalkamadığımı fark ettim. Sesim de beni terk etmişti, sıkıştığım yerde güvercin gibi havalandırdığım ellerim, kollarım da. Belki sen de şimdi… diye düşündüm. Sen de şimdi beni… diye geçirdim içimden. Nefes almak solungaçsız, ne kadar da zormuş bol virajlı yollarında veda hutbelerinin.

Gökten sağanak sitem yağıyor, daha sonra arayacağım seni. Şimdi gitmeliyim, katilim bekliyor.

 

 Elinde şebboylarla, ormanda kaybolmuş öksüz çocuk gibi yitip gidiyor kalabalığın içinde. Ben hüsnüyusufları daha çok severim, onlar solarken de güzeldirler demek geçiyor içimden, susuyorum. Kırık onun hayatları zaten. Onarılamaz harabelerde doğurmuş yavrularını hep. Sütü kesik, teni uyuz. Düşünceleri çok yorgun, kırık şemsiyesinin farkında bile değil. Tutunuyor, devrilecek birazdan.  

 

ÇOK DARDI KIYILARIM, SEN SIĞMAZDIN HİÇBİRİNE

 Bir ara yolun sokak lambaları sönük köşesinden bakınıyorum şehrin en güzel manzarasından çok uzak bir kavrama. Saat sabahın dördü, bu arabaların zamansız yağan yağmurun ıslattığı ve bir dönem uçurumlaşan arka bahçelere savurmak için karlı kışları bekleyen asfaltta bıraktıkları lastik sesleri neden? Işık gidiyor, ses geliyor. Ses gidiyor, ışık geliyor. Biliyorsun, hepimiz biliyoruz; insanlar çöp kokuyor.

 Ben o mektupları el yazım çok çirkin diye yazmıyorum. Yoksa biliyorsun, seni seviyorum.

 Kimse gelmeyeceği halde haykıran kedilere kulak verdim. Bu anlam verdiğim anlamına gelmez. Anlam verilmemeli zaten anlamsız şeylere. Yarım kafamla yarım yamalak bunları mı yazıyorum? Tuhaf, bugün artık pazar, bugün artık pazar yüzüm şişti; elmacık kemiklerimi görüyorum. Odaya sinen gaz kokusu birikmiş sigara dumanı mıdır? Yoksa dışarıda bir yerlerde bir çatlak mı bulmuştur kendine bir şeyler? Su borularından gelen sesi dinliyorum. Birileri sevişti, sabahın dördünde hem de. Birileri sevişti ve şimdi uyumadan önce duş alıyor.

 Günün en sevdiğim saatindeyim. Sen de kahve ister misin diyor bedenim sana;  yüzüm kendime mi dönük?

 Bir gün bir şey olmuştu kemiklerimi çatırdatan ve damağımı kaşındıran. Kaşınıyorsa iyileşiyordur dedim kendi kendime. Kabuk atacaktır, düzelecektir. Hep gerekli şeyler üzerine konuşuyor olmamın haklı gururunu bir kenara bırakıp ağzıma geldiği gibi konuşmaya başladım. Kaşınıyor, iyileşecektir. Kimse dinlemiyorsa dilsiz taklidi yapmamın da sakıncası olmazdı, ama ses çıkartmak istedim. Kendi sesimi tanıyamadığımdan belki, belki gerçekten de sesim anneme mi benziyor diye kuşkulandığımdan.

 Evde yalnız kalabilen çok küçük çocuğum. Herkes beni seviyor, herkesin ağzında bir aferim.

 En küçük tümseğe takılıp sendeliyorum. Bilseler, sevmezlerdi beni. Buklelerimi parmaklarıyla şekillendirmezler, kardeşin var mı diye de sormazlardı. Sobada yanıyor üzerinde ölü kedilerimi uyuttuğum yün yumakları. Sanırım ilk kez kin duymaya burada başlıyorum. Küçük kutularda mısır gevrekleri var, yuvarlak masanın üzerinde duruyorlar. Ben garip bir çocuğum, çikolata sevmiyorum, öyle diyorlar.

 Bir dakika demek yerinde iki dakika diyerek bekletirdim insanları telefonun diğer ucunda. Çiçek isimlerini ezberleyemezdim bahar aylarında.

 Tavana değmek için zıplıyordum, zemine yapışan dudaklarım ve gözümü açtığımda üzerime yıkılmış bordo kadife kaplı makyaj masası sandalyesi oldu sonu. Şimdi nerededir diye düşünmüyor değilim o sandalyeyi. Seviyordum ben onu, neden kimseye söylemedim? Babamın bir fotoğrafı vardı, baştan sona kirpik olabilirdi adı. Yeşil bir telefonun iki karış üzerinde bir çerçevede hapis dururdu. Neden herkes babamın önünde en özelini konuşurdu? Babam sağır mıydı? Babam kör müydü ya da; dudak okuyamıyor muydu? Gidip selam veriyordum bazen ona, tek bir kirpiğini bile oynatmıyordu.

 İlk baktığım falda martı ikinci baktığım falda ağaçların altında yatan ölü bir adam görmüştüm; ihtiyar. Oysa herkes kadar ben de silgi koklayan bir çocuktum.

 Soluma yatıyorsun, kalbim hırçınlaşıyor. Kafesini parçalayabilecek bir kanarya gibi sanki. Sürekli çocuklarını kötüleyen çirkin kadınların yalnızlıkları gibi benimkisi. Gizli gizli pencerede bekliyorum. Bir gören olursa çiçekleri suluyordum diyorum, yüzümü ekşitiyorum. Paslı menteşelerin ve zemine sürtünen ağır kapının sesi bana bir gün senin de gelebileceğin umudunu veriyor. Tüm bunlar yıllar öncesinden çıkıp geldiyse şimdi, sen de gelebilirsin belki? Hem bahsettiğim kadın ölü, biliyor muydun? Buna rağmen geldi, giderken de taksinin plakasını alın; beni kaçırmasın dedi.

 Leş bir küvet ve yosunlu bir tabut görünür yarısı yıkık duvarın ardında. Tüm ekmekleri küflüdür onların, bayramları kanlıdır.

 Beyaz çorabıma çamur sıçratmışım gibi üzülüyorum. Yıkarsam geçer, belki yıkılırsam da. Düşündüm hep bu kadar çok mu seveceğimi seni. Düşündüm işte, birkaç fincan kahve içtim. Biraz gofret kemirdim, sigara içtim; çok esiyordu açık pencereden, irkildim. Gözlerini kapat diyen sesini duydum yeniden ama bilsen ne boğuktu. Hep böyle anlarda işte, böyle kopukluklarımda ağlamama ramak kalıyordu. Bir şeye takılıyor yine ayağım, neyse o artık. Hayır, bu bir veda sahnesi olmamalı, şimdi değil.

 Bıyıklarının altından konuşmayı marifet sayan adamların karşısında dimdik duruyorum. Köşeli sopalarını utanmasalar cam bir dolapta kupa gibi sergileyecekler.

 Her zaman sessiz biri oldum. Geldiğimi ve gittiğimi ve çoğu zaman da bittiğimi duyuramadım, duyurmadım belki de. Düşen şeylerden ve aniden yükselen seslerden daima korktum. Geceleri kulaklarım zonkladı, gündüzleri gözlerim. 12.00-15.00 saatleri arası ayak tabanlarım yandı. 15.00-19.00 saatleri arası nabzım hızlandı. 19.00-22.00 saatleri arası yapacak bir şey bulamamakla geçiyordu. 22.00-01.00 saatleri arası ses kesiliyor, ben başlıyordum. 01.00-04.00 saatleri arası ne olacak tüm bunların sonunda diye düşünüyordum. 04.00 olduğunda zaman yavaşlıyordu. Ne bir kuşun sesi ne de sayıklayanların anlamsız iniltileri. Ben vardım, gölgem bile yoktu.

 Bir gece ağlayarak anneme sarıldım. Bende de aynısı oldu, sonra annem öldü dedi.

 Gözlerim bir çift siyah zeytin gibi yerlerde. Kedilerin geçici mutluluk kaynağı olarak yaşayabilmem bile bir anlam. Sen diyorum, yirmi sene insanları mutlu ettin. Tüm dünyadan birilerini hem de, hem de her gece. Ben ne yaptım peki? Ne yapabileceğim, ne kaldı ki? Yaparken bunu hiç düşünmemiştim bile, geçinmeye çalışıyordum dedi. Çayı soğutmadan, birayı ısıtmadan içer. Bardağını bitirdi, ikinci bir bardağı istemedi.

 Yılın üç yüz atmış beş günü dondurma ve tatlı tutuşturulurdu elime. Ben gidip ince dilimlenmiş limonlardan çalardım.

 İspirto şişeleri ateşe çok yakın duruyor. Telleri isli pencereden geniş bir bahçenin gerisinde duran otele bakıyorum. Boyum aslında hiçbir şeye yetişmiyor. Anahtarlarım yok, anahtarlıklarımı sevmek zorunda kalıyorum. Her zaman kaybolan bir anahtarlık vardır. Birileri yerini doldurmaya çalışır başka anahtarlıklarla. Renk tutmaz, yalancı ojeler böyle zamanlarda anılara bulaşır.

 İlk tavşanım kavun yediği için öldü. Çöp kutularına yaslanıp ağladım, kediler istiflerini hiç bozmadılar.

 Ayakkabılarını eline almış koşuyor karşı kaldırıma travestiler. Şimdi büyüdüm, kimsenin elini tutmuyorum. Şimdi büyüdüm, gözümü dikip de bakmıyorum polislere. Bu okulun avlusunda ne var acaba diye düşünmüyorum. Bir şiirin bir dizesini bağdaştırmıyorum mesela o avluyla. Hiçbir güvercin konmaz ki oraya. Ayakkabılarını eline almış, karşı kaldırıma konuyor travestiler. Şimdi büyüdüm, üzülmüyorum.

 Çok sadık bir kedim vardı uykusunda bile hırıldayan. O da öldü, iki kedim var şimdi birbirleriyle hiç anlaşamayan.

 Bir ara yolun sokak lambaları sönük köşesinden bakınıyorum şehrin en güzel manzarasından çok uzak bir kavrama. Saat sabahın beşi. Yatağa geç geldiğin için azarlayamıyorum seni.  Yastığı bile titreten bir alarm sesi uyanmamızı emrediyor. Kim uyudu? Kimin rüyasında figüranız? Kimin açıkta kaldı kıçı, rüya değil; kâbus olur olsa olsa bu. Neden ayrı ayrıyız?

SON ÇAĞRIYA BIRAKILMAYAN VEDALAR DAHA AZ ÜZÜYORMUŞ

Yanlış yerde uyuyorum, tüm ekinleri kurutan ve teni çatlatan güneş gözüme giriyor.

Yanlış yerde sayıklıyorum, koridor çok uzun, güçsüz ellerin sıkıştırdığı musluklar firari.

Yanlış yerde uyanıyorum. Tüm bu titrek çiçekler ve korna sesleri, kimim ben der gibi.

 Her şeyin hızla küle dönüştüğü, yapay gülücüklerin ve topuk seslerinin kafamı tam da omuz hizamdan kesmemi emreden çığlıklarına gömüldüğü yerdeyim. Tam ortada işte, en ortasına karmaşanın. Üç kişi daha çarparsa omzuma, görünmez olduğuma inanacağım. Belki bir bankayı soyar, belki bir adamı boğazlarım. Hiçlik, insana öfkeyle karışık cesaret yüklüyor. Tırnaklarım saçlarıma, kazaklarıma, ceplerime, kendi kendilerine takılıyorlar. Bir tek kalbim ritmini bozmadı; dakikada yüz otuz iki.

 Tüm ayarları bozulmuş şehrin. Çıngırağım kaybolursam beni bulabil diye, ellerimin arasında bir yerlerde. Loş ışıkta ne de güzelim. Olmaması gereken yerde olmayan pencerelere bakıyorum, yağmur mu yağacak? Bir reflekstir, sana sesleniyorum. Ağzım yayvan, ellerim karışık. Sağ ayağımın üzerine ağırlığımı vermeden buralarda bir yerdedir umuduyla evi tavaf ediyorum. Günler hatsız ve hatırasız.

 Susuz da solmayan çiçekler evin dört bir köşesine yayılmış. Sen balkonunun solmuş çalılarını suluyorsun. Saçlarını tarıyorsun ya da çay içiyorsun. Bunların hepsini bir yere geç kalmışçasına seri hareketlerle tamamlıyorsun. Sesin bir yerlerde yaşadığının kanıtı. Koordinatların yanlış, hafızam silik veyahut da. Teleskopla izlediğim gözlerin ne kadar da bulanık. Sabahları her şeyi içine çeken saçların, odayı dolduran kokun ve birbirinden nefret eder gibi iki yana dağılmış bacakların.

 Hangi yöne döneceğimi bilemiyorum. Kıbleyi hesaplayamayanlar misali. Şimdi ne tarafımda kalıyorsun? Şimdi ne tarafında kalıyorsun seslendiğim sensiz odaların? Kediler bağırıyor, çağrım onlara mıydı ki? Bir ses çıkartıyorum, birkaç gürültü belki. Herkes üzerine alınıyor.

 Kendi kâbusuma âşık oluyorum. İşin içinden çıkamıyorum, sürekli bir kavşaktayım. Sürekli bir yavşak sırıtışlardayım. Yine yine yine ne kadar da değişmişsin yolda görsem tanımazdımlar.

Aksine ben izmaritlerimi görmekten keyif alıyorum.

 Ama hepimiz- ama ben de- aynı hataya bulanıyoruz. Üzerimi kaplayan bir pudra şekeridir sanıyordum. Terin toprağa düşen cemredir, gözlerin renk değiştirebilen bilyelerdir. Şimdi ağlarsam yankının yankısı olur bu. Ne gerek var tüm bunlara?

 Geldiği yere dönüyor tüm bu oluşumlar. Bir pazar sabahı uyanıp da yokluğunla karşılaşırsam ne olur? Bir pazar sabahı kalkıp kendimi sevmeye başlarsam, bir pazara gidip en iri demet maydanozu seçmeye çalışırsam ne olur? Hep üşendiğim için bir son yazamıyordum ya da aceleye getiriyordum bu işi. Son birayı içerken, mekândan ayrılmadan işeyip işemeyeceğini hesaplar gibi. Şimdi bir gün diyorum mesela, ben olsam da yakınında olmasam da, toprağa mı dönüşecek bu çarpışık ayak parmakların? Gülüşün hep aynı kıvrımda, kokun tam kıvamında mı kalacak?

 Rüyalarımda repliğimi unutuyorum. Sürekli bir seni seviyorum tekrarı. Neden sevdiğimi açıklamaya da çalışıyorum, kelimeler ne kadar gereksiz. Bakışarak da anlaşabilirdik, bana bakmıyorsun. Tüm bunlar bir zamanlama hatası. Tüm bunlar benim erken yola çıkışlarım, senin geç kalışların.

 Kadının biri düşüncelerimi iki dakikada tükenecek iki durak arasında okudu gözlüklerin arkasına gizlediğim gözlerimden. Okudu ve tarif edilemeyecek mavilikteki gözleriyle hiç kıpırdatmadan bakışlarını onayladı beni. Dudakları durdukları yerden dene ne olacak diyordu. Burnu iki deliğinin arasındaki parçacığın her nefeste nemlenişiyle artık çok geç, boşver diyordu. Elleri tutundukları demirde parmak izi bile bırakmaksızın beni işaret ediyordu katil bu diye. Gizlenmem mi lazım? Ortaya çıktım mı ki o kadar? Ne zaman oldu tüm bunlar, ben nerede neyden kaçmak için uyuyordum yine? Dişlerim sallanıyor, karıncalar güneşsiz günlere uyanacak demek ki.

Bir süre sonra ve biraz daha süre sonra. Sonra daha da sonra ve en sonunda…

Gözlerimi kısıp metal duvarlara baktım, teleskopla izlediğim gözlerin ne kadar da bulanık.

Sevgilim, her şey şekilsiz. Şekilsiz ve şemalsiz.

Çapsız midemde kusabileceğim kadar tortu da birikmedi, boşa öğürüyorum.

Sevgilim, bilsen seni ben… Bu yüzden bazen, bu yüzden çoğu zaman, bu yüzden her zaman saçmalıyorum.

 Anonsla beraber hepimiz aynı kapıdan çıkıp aynı yöne yürümeye başladık. Onlar hızlandıkça ben de hızlanıyordum. Ya da ben hızlandıkça onlar yetişiyorlardı bana. Kendi topuk sesimden ve kendi hırıldayan nefesimden uzaklaşmak için seni düşündüm. Yastıkların arasında kopuk saç telleriyle süslenmiş ışıksız yüzünü ve neden olduğunu anlayamayacağım sıçrayışlarını uykunda. Uzandım, alnının en berrak kıyısını öptüm.

KARANLIKTA VE AYDINLIKTA DENKTİ GÜZELLİĞİN, AMA BU YÜZDEN SEVİYOR DEĞİLDİM SENİ

 İleride özleyeceklerine doğru atacağın her adımda dikkatli olmalısın.

( Bunu bana vicdan azabın mı söylüyor? Yoksa sen çoktan sustun da bu inleyen benim kendi ayak seslerim mi?)

 Geçip giden geçip giden geçip giden hiçbir arabanın plakasını aklında tutamıyorken, anılar anılar anılar anılar, fazla gelir; taşıyamazsın.

( Ben kısa görüntüleri biriktiriyordum hafızamda, hep yarım gülüşmeler ve yarım kalan hikâyeler üzerine bir çalışma yapıyordum. Dikkatim dağınıktı, tam odaklı sevemiyordum.)

 “Bensenineremegizleyeceğimibilemiyorum” diyor dişlerim sinsi sinsi. Günlerden pazartesi.  Kimi günler bir perşembe bekliyorum, kimi günler bir çarşambadan korkuyorum.

Onu uçuşamayacak ağırlıktaki perdelerin arkasında da gizleyebilirsin.

Onu süslü bir ahşap kutuda da uyutabilirsin.

Onu bir kokuya ya da bir kaybetme korkusuna da hapsedebilirsin.

Şişşş, geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

Sonra koridorlar geriye, deniz geriye…

Sonra sonlar geriye, en derine…

 Akıyor, akıyor.

 Akıyor, ben bir şey duyamıyorum.

 Saç diplerime kenetlenen öz parmaklarım ne kadar da üvey. Çekiştirdiğim derim yetersiz, kalbim çok sesli.

Şişşş, geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 "Benseninasılbukadarçoksevdim" diyor ellerim gizli gizli. Bir ürperiştir şimdi tenindeki sezgi. Yarım yamalak bir çabayla günleri birbirine yapıştıran, makası kesmemek için yaratılmış küçük çocuğusun oyun bahçemin. Çiçeksiz ve polensiz dinlenişlerinin dizlerindeki akşam kesikleri, ellerindeki hicret lekeleri. İnsan nasıl son saniye kahramanı olur adında bir kitap yazıyordum. Karaktersiz ana karakterim, tere bulanmış alnı ve çamurlu dudaklarıyla tek gözünü kısıp uzaklara bakıyordum tam. Kapıda sen beliriyordun, seni şimdi kurtarmam lazım.

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Beni gönderme ada çayı kokan çekmecelerinden. Pudraya bulanmış gibi mat teninden ve iri ellerinden. Tonsuz gökyüzünün en derine batan güneşini yakalamaya çalışıyordum, ondan terliyim. Kirliyim, susadım ve seni ne kadar çok sevdiğimi henüz yeryüzüne söyleyemedim. Beni gönderme burnunun dudağına secde ettiği noktayı en kusursuzca görebildiğim köşemden.

 Şubat, yirmi sekiz günde bir ay olabilme sıfatına sahip oldu. Ben, yirmi sekiz günde yastık taklidi yapabilmeyi öğrenemedim. Koltuğunun karmaşasında gizlenebilir, bazı günler saçlarına; bazı günler dudaklarına dokunabilirdim. Nefesinin buğusunda nemlenebilirdim ve belki ellerinde şekillenebilirdim. Şubat, yirmi sekiz günde bir ay olabilme sıfatına sahip oldu. Ben, yirmi sekiz günde yeterince öpemedim seni.

 Tozlu kentlerin sorunudur erken dinen yağmur. Sağa sola kaçışıyor içe içten basan ayaklarım, daha fazla yorulamayacak kadar yorgunum. Çocuklar telve yalarken ağdalı kelimelerle konuşamadığım için kendime kızıyorum. Her öfkemde dilaltıma koyabileceğim bir gülücük gizli gömlek cebimde. Arkana gizleniyorum, gelip alamazlar beni. Öyleyse neden korkuyorum?

 O ben orada var mıydı yoksa bakış yolumun üzerinde diye mi var oldu? İz bıraktım mı? Zedeledim mi? Kırdım mı? Onardım mı ya da? Bulunduğum noktadan ayrılıyorum, şimdi evren daha geniş. Ağzın daha net. Yaklaştıkça sana, gözlerin bulanıklaşıyor; onlar bir çift kapalı kutu. Onlar bir çift ipek kozası. İçerisinde hangi görüntüler gizli, gizli öfkelerinden yükselen öğürtülerin karargâhı mıdır yoksa orası? Beni bakışsız sevmiştin –buna inanmıştım ben- devam edebilecek misin buna sahi? İnsanın kendini korumak için kurduğu tuzaklara kapılmaz mı ki sevgi?

 Çenemde titreyen söyle…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Bazen ellerim be…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ya ölürse kor…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Sevgi insana nel…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ya bir gün bana der…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ben onun en çok se…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ben onun en çok el…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ben onun en çok te..

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ben onun en çok bak…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ben onun en çok uya…

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Geri dönüşü var mı bu göçlerin? Kimin doğrusuna göre şekilleniyor ağaçları şehrin? Sokakları denize dik uzanan karmaşalar kumpanyasından zincirlerim bileklerimde beynimin sol lobu geride talaşlar içerisinde, kaçıyorum. Beni senin sırtında arayamayacakları kadar habersizler. İlk gongun sesi ninni gibi, göz kapaklarımız şefkatle kapanıyor. İkinci gongun sesi şekilsiz martıların uçuşmaları gerektiğini emrediyor. Üçüncü gong, tüm eklemlerimizi kireçlendiriyor, olduğumuz yerde sadece göz kırpabilen anlamsız heykelleriz şimdi. İçimden bir oyun oynuyorum; içe kadar saydığımda kırparsan gözünü seviyorsundur beni.

 Ağzımı aralıyorum, tüm kelimelerim tökezliyor. Neyse ki sessizim, neyse ki sevimsizim. Yaramla konuşuyorum, ona hep orada kalması gerektiğini söylüyorum. En azından bir küçük çizgi ya da deride belirsiz bir renk değişimi gibi. Dağınıklığın tek kabul edilebildiği yere, saçlarına sabitliyorum bakışlarımı. Ele gelen kaburgalarımın altında, kalbim uçuşan boş poşetler gibi. Bir balkona açılıyor evin sonu. Kuşların gölgelerini sergiledikleri, ne sattıklarını anlayamadığım satıcıların seslerinin tırmandığı, uykumu saat on civarı sarı bir güneşle bölen ve bir iki kez yan yana bulunduğumuz bir balkon bu incelen ve uzayan.

 Bir selam sahnesi hatırlıyorum. Her şey dökülürken etlerim nasıl bende kalabildi? Gün daha güneşliydi, sen daha mutluydun. Ben karmaşalar kumpanyasına ne zaman geri döneceğimi bilmiyordum, düşünmüyordum bile. Tutunmaya bile ihtiyaç duymuyordum sana, sen tutuyordun beni. Baktığın her yerden su çıkartabilirdin bu kuraklıkta. Ayakkabılarımın bağcıklarını açıyordun. Zemine değen her adımımda sana ait bir şeylere bağlanıyordum.

Şişş geçecek.

Birazdan gelip öpecek seni, uyanacaksın. Sonra kâbuslar geriye, sen geriye…

 Ense kökünde bir saç teli ya da teninde bir doğum lekesi olabilir miydim? Bunu bir gün içerisinde becerebilir miydim? Düşüncesi bile kollarımı ağrıtıyor, bacaklarımı uyuşturuyor gidişlerin. Saatler geçiyor, ayaklarını izliyorum. Oradan oraya bir şeylere yetişmeye çalışır gibi yeri inletiyorlar. Aslında her halini seviyorum, bunu itiraf edemiyorum sadece kendime ve kesik düşlerime. Bir enkazın altındayız aslında, sen toza sitem ediyorsun. Bir ya biterseye atılacak adımın tam da köşesindeyiz, sen düşüncelerin dağınıklığına takılıyorsun. Sırtın en geniş bahçesi oluveriyor cennetin. Tüylerim diken diken oluveriyor. Dilim damağım zonkluyor. Aslında her halini seviyorum, her halin bana seni hatırlatıyor.

 Burnum tıkanıyor, kokunu alamıyorum senin. Şimdi daha yakınına gelip soldururum korkusu yaşamaksızın koklayabilirim seni. Gözlerim bulanıklaştığında nefesini soluyacak kadar yakınına gelebilirim. Sırtımı sana, ellerimi ve ayaklarımı… Kalbimi sırtına, çenemi ve kasıklarımı… Uykumu uykuna yaslayabilirim. Benim adımımla üç senin adımınla bir olan mesafeleri kolayca aşabilirim. Ama sonra mesafeler bir kilometreyle anılacak. Ama sonra mesafelerin adı; uzaktasın olacak.

 İçimde bir ağaç büyütüp kurutuyorum.

( İstediğim çaputa seslenip dileyebilirim artık seni. )

 Karnıma acımasız yumruklar atan her hissin ortak parantezinde aşk yazılı.

( Dudaklarının dokusu, eksik parçalarımı koltuğun altından çıkartıp beni tamamlayan bir yapbozun parçaları sanki.)

 Gizliden gizliye beni daha çok sev istiyordum. Şimdi inat yapar gibi zaman  akıyor, akıyor.

 Akıyor, ben bir şey duyamıyorum.

 Saç diplerime kenetlenen öz parmaklarım ne kadar da üvey. Çekiştirdiğim derim yetersiz, kalbim çok sesli. Güneşin zeminde bıraktığı gölgelerden kahve falıma bakıyormuşum gibi. Tez vakitte bir vedan var, çok vakitte ağlatacak seni mutlu hatıralar.

BAZEN PEMBE DE YAKIŞIR ÇATIK KAŞLI ADAMLARA

Derbeder oldum diye sonlandırabileceğim bir paragrafa giriş yapamadım.

( Yapamadığım onca şeyin arasında bu bir hiçtir.)

 

Koridorlar koridorlara bağlanıyor, irkiliyorum.

( Sedyesiz süzülen yarı ölüler görürler mi ki beni? )

 

Hep sabah olurdu, hep perdeler aralık kalırdı.

( Hep en zamansız zamanlarda gök gürlerdi, şehir bu, sus diyemezsin.)

 

Lüzumsuzdur plastik çiçekleri yol kenarlarının.

( Lüzumsuzdur, neden ben soruları, soruların sonlarına konan soru kıvrımları.)

 

Beyaza bürüyor çimento fabrikaları saçlarımı.

( Toz duman, her yeri talan, kapalı bir kutu içerisinde, bir köşede…)

 

Kuş tüyü de değil devrildiğim yastıklar.

( Olsa olsa camyünüdür durmadan kaşındıran.)

 

Ben boşlukları doldururken sen beni koruyacaksın.

( Kimdi düşmanımız, bilmiyoruz bile.)

 

Bir poşet içerisinde taşıyamazsın keskin kılıçları.

( Anılar sağa sola saçılır, küflenir huzur.)

 

Öyle bakarsan gözlerim kararır.

( Aydınlatamam ağzımın ağzına dörtnala koşacağı dar sokakları.)

 

Rüyamda tele takılmış bir çift çorap gibiydik seninle.

( Eşleşemiyorum kendi düşüncelerimde bile benzerliklerimle.)

 

Kül dökülür, ahenk bozulur.

( Sen yere doğru eğildiğinde kanım terk ediyor sanki beni.)

 

Ellerim henüz soğumuş bir cesedin elleri.

( Sen istersen böyle de seversin beni.)

 

İzimi arıyorum, bulanların insanlık namına ilgili numarayla…

( Bizi mi arıyorum? Bulanların uzak durmaları kendileri adına…)

 

İsim koyamam, isim koyarsam öldüğünde üzülürüm.

( Sınır çizemem, bir adım ötede durursan çözülürüm.)

 

Her direniş bir yanık izi.

( Sonu yok geçmişe bilenişin, anlatamıyorum bunu umuma açık alanlarda.)

 

El falımda çizgisizlik çıkmıştı.

( Yol falına bakıyorum, ilk sağdan dönersen eğer, benimsin.)

 

Çok fazla şey vardı göstermek istediğim.

( Ama çok fazla şey gizledim akşam haberlerinden.)

 

Bir kıvrımı var dudaklarının, yüzme bilmesem boğulurdum.

( Ağlarsam yosun en çok tırnaklarıma tutunur.)

 

Kazıyamaz ki insan kahkahasını aniden ağıza kapatılmış avuçlarından.

( Bilsen, her sırıtışımda bir seni seviyorum gizlidir.)

 

Acemileşiyor her kaldırım taşı şehirden bir tank geçerken.

( Yağmalıyor beni haddinden fazla aç bırakılmış fiiller.)

 

Bir ünlem işareti dikiliyor kaşlarımın ortasında.

( Bu güneş sensizken de batardı, o yıllarda bu çok anlamsızdı.)

 

Kimsenin dokunmasını istemediğim eşyalar gibisin.

( Akla ilk gelecek yere saklıyorum seni, kendimden emin.)

 

Bir neştere bakar seni görmeleri.

( Bir testereden yansıyan görüntümüze bakıyorum şimdi.)

 

Yokla var arası bir koku, ne kadar da uçucu.

( Simsiz bir parıldayışın en göz alıcı sahnesini çekiyorsun.)

 

Sigara kokusu sinmemiş kıvrımlarına âşık oluyorum.

( Ne büyük mucize, ne büyük mucize, tutukluk yapıyorum.)

 

Bir korna sesiyle gerçekliğe dönüyor gibi akışkanlığın.

( Biraz pas tutmuş, ama hala kullanılabilir.)

 

Bu heceler başka kelimeleri de oluşturabilirdi.

( Bazen, umulduğu gibi değil, değil ya da sanıldığı gibi.)

 

Parmaksızdır her balığın sevişmesi.

( Ben en kirpiksiz bakışlarını seviyorum senin.)

 

Gölgeler geçmiyor hiç gözlerinden.

( Böylesi bir yalnızlık ancak aşka yakışır.)

 

Uzakta olmak kurulmaması gereken cümleleri kurduracak en sağlam tuzak.

( Uzakta olmak, uzakta olmaktır işte, gereksizce uzatılamayacak.)

HAVA KARARINCA ÖLÜYOR VE BÖLÜNÜYOR KARANLIK KARINCALARI DÜŞÜNCELERİMİN

(Bir daha deneyemez.)

 

 Sağ kulağımın yanından ılıkça akıp geçiyor. Bir rüzgârın en son notası olamayacak kadar kindar. Geçmek bilmeyen günlerin hemencecik geçen geceleri gibi, perdeleri kapat. Perdeleri sıkı sıkıya kapat.

 Metale bürünmüş küllükleri bu evin. Bu kavganın sonunda kırılan sadece seramikler, dökülen sadece boya kalıntıları olmayacak. Kendimle girdiğim savaşın en susuz geçen öğlenleri gibi, gölgeye kaç. Gölgeye kaç, gölgeler gizler hüzünsüzlükleri.

 Kimse kimseye neden böyle olduğunu sormuyor. Evet, nedenler var, cevap almak için sorulmamış sorularda. Evet, nedenler var, kendimi haklı görmeme sebep olan. Düşünüyorum, kimseyi suçlamadığım bir hayat yaşıyordum. Öyle olduğu için öyledir diyordum. Öyle olduğu için öyle olmuştur, bir suçlusu olmamalı bunun. Vicdan muhasebesi yapılmış iki cümle aralarının en kapı zili çalmayan saniyelerinde fincanı devir. Fincanı devir, haşlansın tüm yalanları dudağa değmemiş belkisiz düşüncelerin.

 Kargalar şehrinde tanıdığım tek güvercinsin demişti, bir başkası – hayallerde – hayır sen eşini kaybetmiş kumru kuşusun demişti. Bunu yazmıştım. Yaz da değildi ama yaz kadar aydınlık bir günün gecesiydi. Birini seviyor olmanın mucizeler yaratmasını bekliyordum. Durmadan bir ileri bir geriye sallanan tahta bir ata binmiştim, midem bulanıyordu. Uçuşan tozlar, dağılan közler, yanıyordum. Yangının en gösterişli alevini sahneye sunduğu anda cama doğru kaç. Cama doğru kaç ve kurtul anılarının derini eriten, gözeneklerini dolduran sıcaklığından.

 Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?   İnandığım doğruların baştan sona bir başkasının edinmişlikleriyle? Başkasının gücüne gidiyorsa tüm bunlar, ben olmayan? Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?  Ya öyle değilse?  Ya öyle değilsem ve değişemeyeceksem?   Bir değişimi kabullenebilir mi ki derim? Bu yüzden mi kabarıyorum? Bu yüzden mi kabuk bağlamıyorum? Biliyorsun, bunu benden başkası hiç edemezdi. Biliyorlar, elimi attığım her çiçeği soldurmamla ünlendim. Tavanın zemini öpmeye başladığı evlerde radyoyu aç. Radyoyu aç, iki istasyon arası acımaz rüyalar.

 Üst üste dizilmiş camların aralarında çiçekler kurutuyorum. Bir başkasının yansımasını kabullenebilecek kadar büyümedim. Aynalarım bulanık, ellerim çok acemi. Düşersem doğrulamıyorum. Doğruluğunu bir belkiye başladığım her ihtimalin kabuğu incecik. Saydam acıların diş sıkışlarında kitabın kıvrık sayfa uçlarından gözümü alamıyorum. Bir bütünlük daha kopuyor. Lime lime olan her iplik bir duanın tutunamayışı. Benim de mumlarım sönmüştü ama ağlamamıştım diyorum, gözlerini kısıp düşünüyor, eminim ki mumlar benden daha çok ağlamıştır diyorum. Dudağını büzdü, şimdi konuşacak. Ağzından çıkan anlamsız hecelerin seslendiği noktayı gördüğün anda makasa uzan. Makasa uzan, bir makas girdi mi devreye; yankılar susar.

 Merdivenlerini hiç bilmediğim bir binanın nereye göre kaçıncı katta olduğunu yattığım yerden çözemeye çalışıyorum. Ciddiyetsiz işlerde takındığım ciddi tavır beni kanser edebilir. Kalbimin kulaklarıma çok süslü zarflara sarıp gönderdiği davul sesi anlayışlı ve gülümseyen ifademi yüzümden kazıyor. Dikiş tutamayacak kadar derin yırtıkları var bu öfkenin. Duvar dibinin en taşsız ve en az kumlu noktacığından fışkıran ve tutuna tutuna duvara kertenkele yuvaları yaptıran sarmaşığın ne günahı var? Ağlıyorum – kimse görmedi ki – o an tüm kumlar eriyor. Şimdi tutun bakalım tutunabildiğin kadar duvarlarına, köksüz. Kökensiz sevgilerini ve sevdiğinin uyandırmaya kıyamadığın yastık üzerindeki saç köklerini… Neyi nerene saklayacağını bilmediğin böyle üç kuruşluk kelime oyunlarında gözlerini ovuştur. Gözlerini ovuştur, parlasın tüm olmayanlar.

 Dengesi bozuk tüm kedilerin. Zig zaglaşan kuyruğumu haddinden dar pantolonumun içinde gizli tutmaya çalışıyorum. Tüm zeminleri kaygan bu hissin.  Bir otobanı var bu şehrin, kimsenin bilmediği. Ben yola mısır taneleri saçıyorum, bul beni. Belki de seni buraya, şuraya, oraya diyorlar durmadan. Diyorlar ama benim yerim yanınsa senin ve yansızlığın bir ulusa sesleniş kıvamındaysa? Varlığından rahatsız olduğum bir lekenin kazındıkça daha da derine gömülmesi gibi tende. Bazı kelimeler cidden kanserojen içeriyor. Güm  güm  güm  güm  güm  güm ve en sonunda çatırdıyor gözlerim. Ağır çekimde düşünüyorum – bu yüzyıllar demek – konuşmam ise an meselesi. Dudaklarını açtığında orda olmaktan mutsuz dişlerinin göründüğü anda ayaklarına odaklan. Ayaklarına odaklan, ne kadar hızlı kaçabilirler bir kimsesizliğin patlama anından.

 Avucumun içine kalemsizce üç beş sayı karalıyorum. Tüm bu kıvrımlar önemli günlerin not alındığı deri ve izlerden oluşan bir takvimdir. Bak mesela bir yılbaşı ertesiydi, alnım kanıyordu. Bak mesela bilmediğim bir otogar bozmasındaydım yarama sinekler konuyordu. Bak mesela, kendimi hiç mi hiç beğenmiyor ve aslında derimi yüzmeye filan da çalışmıyordum. Anlatmıyordum ve o da dinlemiyordu. Birileri durmadan hareket ediyor olmayı kendilerine huy edinmişti. Aklımı bulandıran tonlar ağırlığındaki sesleri itina ile çıkartarak içimde henüz uykuya dalmış olan tüm kuşkuları uyandırdılar.

(Bir daha deneyemez.)

 

 Kaşlarımı geren, kasıklarımı çeken, dilimi delen bir basıncın hangi noktada yiteceğini düşünürken uykuya daldım. Uyandım, her şey bölük pörçük. Göz kapaklarımın yapıştırıcı etkisi var mıdır diye düşünerek bir daha gözlerimi yumdum ve yeniden açtım. Yine aynı görüntü; çok gürültülüydü. Güzel, seviyorum, neler değişecek der gibi duruyor bacakları. Elleri bir daha dokunursa gidemem. Olduğum yere sabitlenmiş kirpiklerini, mimiklerini ve ses tonunu düşünüyorum. Her hali beni öldürüyor. Peki bu kadar mutluysam, neden korkuyorum?

KUSMA KRİZİ YA DA YANKI

 Kediler uyumamışlardı. Uyumaya da niyetleri yok gibiydi. Raşitizm şehre hâkimdi, insanlar tenekelerinde yaşıyor, zaman zaman da çürüyorlardı kendi başlarına. Duygular törpülenmişti ve artık aşk, kangren bir güvercin bacağıydı. Onu kesip almalıydı, o yayılmamalıydı, kararmamalıydı. Bir sigara daha yakılmamalıydı efkârla. Efkâr kar yağmadıkça kaybolamıyordu, gömülemiyordu.

  Sesin tanıdıktı çok. Arka masamda ilgimi çekebilecek bir konuşma yapmıştın belki bir gün, ya da yolda kınadığım kadar acizce bloklaştırıyordun kadınlarını. Şarap sirkeye dönüyordu ve biraların da asidi kaçmıştı. Zaten bardağın yarısı da köpüktü. Dolu olan kısmı gördüm ve onu da tükettim. Barda kedilerden başka ayık kimse yoktu. Bir de ben vardım, kafam yaşanamamışlıklardan dolayı güzeldi. Kalktım evime gittim. Hangi meridyende yaşadığını hatırlamıyordun sen. Aklım sendeydi, aklım esirdi.

 Kusma krizimde tanıdım seni. Seni bana gönderen her neyse, teselli bulmamı istemişti belli ki. Gündemimde paranoya vardı. İnanıyordum sana ama düşünceler işte. Düşünmeye hakkım yok muydu? Hemen bir taksi bulup kendimden ve geçmişten çok uzaklara gitmeliydim. Ancak sokakta kedilerden başka kimse yoktu. Seni özlemek zorunluluktu. Suydu seni özlemek ve temmuzdaydık işte. İster istemez. Susuyordum.

  Birkaç hecende başkalarının gölgesini görsem de, gözümü kör edip algımla oynadım. Film şeritlerine jilet attım. Hafızamın bir kısmını karaladım. Kibrit kutularındaki tırtılları dut ağaçlarına saldım. Yani sen de ben de gönül rahatlığıyla ölebilirdik artık. Yalansızlık ispat edilmişti kendilerimizce. Bir kere daha deneyecektik ve bu son olacaktı. Kendimizi kandırmakta ustaydık, biliyorduk bunu ama yine de… Seviyorduk, en azından sevdiğimizi hissediyorduk. Bana göre bu teslimiyetti, sığınıştı. Bu her şeyi feda edebilme gücüydü.

  Kalktım gözlerimi kaplayan tozu sildim. Hiç görmediğim yüzüne bir daha baktım. Sende tanıdık kimse yoktu ve bu iyi bir başlangıç olabilirdi. Geçmişi kâğıt gemilere bindirip kanalizasyonlara saldım. Evet, bu güzel bir başlangıç olabilirdi. Adına aşk denebilirdi. Şehir derin bir oh çekerdi ve artık tüm uykusuz kediler de uyuyabilirdi.

  Çünkü sen kesilmiş kangren bacağımla bile sevebiliyordun beni. Bende çirkin bir şey kalmamıştı, yarımdım ama iyiydim. Sense uzaktın sadece. Kilometrelerle değil, zamanla ölçülen bir uzaklıktaydın. Seni görmeden ölmeyeceğime dair kendime söz verdim. Sigaram izmarite dönüştüğünde ruhuna sarılıp uyumayı planlıyordum. Çünkü ikimizin de meridyenine güneş göz kırpmıştı çoktan. Artık kediler uyuyabilir ve biz kendi içlerimizde diz çöküp, “Huzur mu bu?” diyebilirdik, şükreder gibi…

Seni düşündükçe tanrı yankılanıyordu.

(2008)

FARK ETTİM Kİ SUZ SIZDIRMAK ZORUNDA DEĞİL HER ÇATLAK

 Perişan ediyor bazı günler gecelerini. Düşünürsem bir çıkış yolu bulabilirmişim gibi sanki. Dönme dolaptan şehrin en güzel kıyısına bakıyorum, mide bulantısı olmaksızın. Her sabah aynı sise çıkan yokuşu anımsıyorum, herkes kokuyordu. Çok suratsızdım. Sanmam, çirkinlikten ölecek kadar abartmadım hiçbir şeyi. Sanmam, sanrılar tüm gün mutfakta oturuyor olamaz. Göz kırpıyor, düşündüğümden daha kirpikliymiş bakışları. Böyle yaparsan diyesim geliyor. Böyle yaparsan dökülür tüm küllerim. Koyunlar çitten atlayamıyor böyle zamanlarda bir de. Her günün ardı bir ayın tam da ortasına çıkıyor. Bilmezsin, bilemezler ama benim aylarım hep yirmi üç çekiyor. Işık silikleşiyor, şimdi geçecek işte hepsi. Hepsi hepsinin birer kopyası bu güllerin. Kıvrımları anlamsızlaşan dudaklara dalıyor gözüm. Dövülmüş et gibi, biraz da lezzetsiz gibi hepsi. Hangi kurbağayı öpsem prensese dönüşür. İçimdeki çöplüğe dadanıyor kedilerim, şimdi olmaz hayır. Şimdi tam da buradan kalkıp başka bir noktasızlığa gitmeyeceğim. Sonu yok ki, neresine noktalar iliştireyim bitirememişliklerimin? Soru işaretleri kulaklarıma küpe. Olmasaydı ne olurdu sanki, sanki başka ihtimal mi vardı çok ihtişamlı aynaların karşısında? Tüm ampulleri patlıyor kasabalarımın. Yıldızı hiç bir geceye gömülüyorum. Nasıl olsa sabah olacak. Ayarsız ateşler sağa sola saçılıyor, yanmaz ki gözyaşları, neden üzülüyorum? Bir depremin en kusursuz sıçrayışıdır evden eve. Kapıyı tıklatıyorum, kendim bile duyamıyorum bunu. Varlığımı neye armağan edeceğimi bilmeden vagonları geziniyorum. İs doluyor ciğerlerime zaman zaman. Şimdi tutunduğum eli bıraksam düşerim işte. Şimdi yer yarılır lava bürünürüm. Neyi düşünsem hepsi aynı son. Rüzgâr pencereyi titretiyor. Sokaktan biz yüklü bir kamyon da geçmiş olabilir. Belki bir sus borusu patlamıştır, çocuklar mutludur. Anneler huzursuz, babalar gururludur. Olduğum yerde dalgalanıyorum. Dibimden kul çıkartacak bir tanrı da var olmadı henüz. Saate bakıyorum, bir şeyler hep geçiyor. Kırk bir numaralı perondan kalkacak otobüslerin tamamı gecikiyor. Birkaç dakika daha için yoruyorum gözlerimi. Şehrin en uzak kıyısına bakıyorum, neden yoklar? Burası bir başka hatıraya da benziyor. Evler daha küçüktü. Sular daha derindi. Yosunlar daha yeşil ve taşlar daha gri. Huysuz ihtiyarlar genç kızların kalçalarında göz dinlendirir, çocuklar dondurmalarını eritirlerdi. Sesini anlayamadığım biri konuşurdu, konuştuklarını anlardım. Yastıkların krem koktuğu ve saçlarda tuz parıltılarının aldatıcı etkiler yarattığı gecelerde erken uyurdum. Çünkü çocuktum ve çekirgelerden korkuyordum. Birinin henüz dokunmadığım sesleri var. Kadehlerde kalmış su kokuları ve radyoda bilinmez dillerde cızırtılı şarkı. Hatırı yok böyle zamanlarda bazılarının. Elmacık kemiğime gidiyor elim. Burada bir tarih gömülü, sen bu toprağa gömüleceksin diyorum içimden. Kendi ellerine gömülen akılsız baş sahiplerinin gözleri ve tıkalı burunları. Kimse ağlamayacak, benden ve takalardan başka. Taklacı güvercinlerin en beyaz tüyleri ve şişkin kursaklarında uykuya dalacağım, geçecek birer birer. Dur şimdi yapmayalım, bu anı bozmayalım diyebileceğim bir şeyi bekleyeceğim. Döne döne tırmandığım bir dağın eteklerindeymişsin oysa. Ben oraları hep tarla sanıyordum. Tonla buğdaydır diyordum, tonla rüyadır. Bulutsuzluktan ağrıyor başım. Çok biçimsiz bir atlayışın sırtımdaki kızarıklığı oluyorsun. Perişan ediyor bazı günler gecelerini. Gömme dolaptan nehrin en serin derinliğine bakıyorum. Ensenin kokusu ve ellerime büyük gelen ellerini düşünüyorum. Eminim ki ağzın biraz aralık ve tenin sıcak. Eminim ki yanımdasın ve çözümsüzsün. Böyle yaparsan diyesim geliyor. Böyle yaparsan dökülür tüm küllerim. Hem benim, bu benim dediğim her şey kendisine ait. Birazdan uyanacağımı bilerek paslı askıyı şah damarına monte ediyorum hiç de nazik olmayan bir hareketle. Her şey şekil değiştirmeye başlıyor, sen bile. Mutsuz çocuk dudakların tanrısal bukleler oluveriyor alnında. Kolların karnımda ağırlaşmış birer kayaydı misal, ama şimdi sıcacık ve sensin. Belim ağrıyor diyorum içimden. Sen onaylar gibi derin bir nefes alıyorsun. Rüya gördüğünü gizleyen bir yanın da var sanki. Yanımda farkında olmadan kelebek diriltiyorsun. Uçuşan binlerce toz var, açamam gözlerimi şimdi. Kâbusun son karesi de işaret parmağımdan çıkıp gidiyor. Saat bunca mutluğunun ardından gelebilecek olan mutsuzluktan korkma vaktini vuruyor. Hiç uyanmazsan da bozulmaz bu an. Ama gözlerimi kapayıp bu kareyi beynimde bir yerlere hapsediyorum. Böylesi en zararsızı. Öğle uykusuna direnen ve sonunda yenilen bir çocuğun dingin nefes alışları var sende. Birazdan uyanacak ve bir anlığına beni yadırgayacaksın. Ardından sadece benim var olduğuna inandığım bir gülümseme yerleşecek burnunla ağzının tam ortalarında bir yere. Bunlar saniyelik ölüp dirilişlerim işte benim. Hayır, bu sefer bunların hiçbirini hiç etmeyeceğim.