PİÇ ERİK

Kimseye söylemedim nereye gizlendiğini. Bir yolculuğa çıkar gibi heyecanlıydın. Sonra kayboldun birden. Kapıdan bile çıkmadan. Tuhaf, eteğimin altında da yoksun. Seni bazı raflarda aradım. Bazı kavanozların arasında. Bazı kitapların, zarfların, baharatların arasında. Kirlidir şimdi nefesin. Bütün gün ağır aksak kendime tırmanıyorum, kendimden iniyorum. Ellerimin merdivenleri çürümüş. Bazen bir sessizlikle sesleniyorsun, çok sigara içmişim, koşamıyorum. Durdurmak mümkün değil gibi. Ayağının arkasında kedi var desem de hareket edeceksin sanki. Yani gideceksin. Beni bile ezdin. Beni bile bezdirdin. Parçalarken yakamı gözlerim az yaşlı, nefretle bağlanıyorum ismine. Kimseye söylenmemiş bir şey bulamadığımdan belki; susuyorum. İnsan gecenin bir yarısı tere gömülürken neden hatırlar ki attığın kazığı? Çok karakterli harflerle bezenmiş özensiz cümlelerdi söylediklerin aslında. Altını çize çize tekrarladıklarının anlamı yoktu. Hep bir dumanın ardından sözlerine bakıyordum. Buruşturduğum yüzümde her filmden bir sahne var, bakmıyorsun. Ölüm kadar bulanıksın. Ölüm kadar herkese birsin. Hiçbir önemim yok. Ve sen, zamanı bile aşağılıyorsun.

Yanlış kelimelere düştü çocuklar korkmadan, kanamadan. Devrilen fincanlar gibi nazik kırıldılar. Ben plastiğim, bana bir şey olmadı. Duvarda yankılanan taşın sesi, pencereden sızan lanet ışık, ağrıyan bacaklarım, ensemdeki ter de beni terk eder. Senin adın geçtikçe geçiştiriliyor bazı şeyler. Sıkışmadığı için huzursuzdur boşluğa gömdüğün kelimeler. Beni bırak. Başlamak istemiyorum. Ağzımdan fışkıran sevgisizliğim; en son kime yalan söylemiştim, hatırlamıyorum. Ben bezmişim. Ben tahammülsüzüm. Ben yoruldum. Kedi gibi gerinip olduğum yerde yuvarlandım ben. Benim kuyruğuma senin yokluğunu bağlamışlar. Benim sana ait bir anım da yokmuş üstelik. Şimdi kimleri hatırlatır güneşli günler, bilmiyorum. Senin hayatın yalan, benim hayatım fabl. Kamyon geçse sıçradığımız bir tedirginliğin içerisinde, sana hissiz elimi uzatıyorum. Elimi tutarsan koşacak gücü bulurum belki. Gider bir arka bahçeye düşerim. Kemirsin beni kimsesizlik. Yalnızlığın farkında bile olmadan yaşamadık mı? Bunlar senin kötü günlerin, şunlar benim kötü günlerim. Kapışalım. Belden aşağı da vur, acımam.

Tırnağını geçirmişsin sırtıma. İstesem giderim. Ama her gün yeni bir katil bulamıyorum kendime. Kimse senin kadar istikrarlı okumuyor canıma. İzi kalacakmış, kalsın. Seni katil kargalar bile alkışlamaz artık, öyle çok yalnızsın.

 

DUT

Yolun kenarına bırakıp onu; gidiyoruz. Dağılmış bir gelinciğin dibine dibine. Bir leş kokar ötelerden, kırışır yine ruhumuz, gidiyoruz işte; unutmuş gibi gidiyoruz. Bana ellerinin posasını bırakıyorsun. Kaygan hepsi, kaygan bu yüzsüzlüğümüz. Ağlak oğlanlar köşelerde kendi gecelerine şiir okur. Bir yol dengesini yitirir, içimize burkulur. Bazı camların ardından bana bakan silik yüzün, gözlerinin asırlık tozu, ağzını dolduran kireç gibi… Başka başka yerlerden duyarız o yarım melodileri. Bu ruh kesintilerinde sen benim bozuk jeneratörüm… Kirpiğin gibi dökülüyorum senden.

 

Önümde ilerleyen kadının sivri topuklarının sesi, rüzgârla dağılan ağaçlar, sızan güneş gözlerime, öyle sancı, öyle saplı iki bıçak gibi şakaklarıma, bozduğun ahengi de bir daha yakalayamayacaksın. Belediye sinsi sinsi gezinip zehirledi tüm sokak köpeklerimi damarlarımda. Kendimi rutubetten dökülen sıvamdan izliyorum. Tahammülsüzlükle başlayan ve deliliğe giden tek adımlık bir yol. Beni kinsizliğimin orta yerinde bırakıyorsun. Beni sık sık bırakıyorsun.

 

Kendimizi korumaya çalışıyoruz bir bıçakla kuru ayazdan. Faydasızlıkla bezenmiş ömürlerimiz. Hep aynı dört yol ağzında hüznün bozgununa uğruyorum. Tomurcuk vermiş tüm dallar. Yani bahar, yani mayıs gelecek. Tanrı bile bilmeyecek neyi hatırladığımı. Leylek sayacağım. Hiç hatırlamamayı dileyeceğim. Ne kadar iz varsa, o kadar kırık his. Biz, ismimiz, tüm bu deneyimlerimiz; tatsız bir bahis.

 

Kurtulamadık kâbuslarımızın ellerinden. Ve tekrar tekrar düğümledin beni. Ağrılar içinde doğruldum zehir yatağımdan; yaşadım perdeleri hiç açmadan. Melankoli evleri, hatırladım beni nasıl hayretle izlediklerini. Saf sevgisizlik, saf kibir. Kanıma bakıyorum, gizlenecek bir kuytu kalmadı. Hepsi seninle dolu. Seni görmesinler, seni bilmesinler. Seni almasınlar benden. Kayboluşuyla ünlü bir aşk kahramanıyım. Gözyaşlarını kurulamak için o pelerinler. 

KUM

Toprağın altından birden belirmiş gibi bir şehir. Her şey kirli, her şey yorgun. Zaman zaman sesini yükselterek sokaktan ilerleyen birilerinin arkasından, kuşlara kruvasan kırıntıları saçarak ilerliyordum. Eski pencerelere bakıyorum, hayal etmek ne basit. Her şey eskirken; hayal etmek ne basit. Sol yumruğumun ağrısına sağ elim merhamet gösteriyor. Hiç geçmeyecek bir sızı gibi, durmadan kendini hatırlatmayı görev bilmiş kendine. Şerefsiz. Hayır, sana söylemedim. Birini beklemiyorken de oturup bir banka kitap okuyan insanları sevmeli. Denize açılarak kutsanmış sokaklardan geçmeli. Keskin turunç ve nem. Yeniden kapısını tıklattığım gülünç hikâyeler. Köşeyi dönünce düşecek. Hepimiz şaşırmış gibi yapacağız. Şehrin ortasında samanın ne işi var? Elim beni öldürecek. Elim birini öldürecek, umuyorum ki beni. Sakin ve trafiğe yarı kapalı sokaklardan geçip eski bir boşluğu yokluyorum gözlerimle. Kediler inadına aç bakıyor. Ağaçlar ne? Akasya mı? Bir leylağın altında ağlıyordum oysa. Ama geride kaldı bu da. Şimdi televizyonda şakayık bahçeleri. İzlediğim bazı filmleri bölen gece işçileri. Pencereleri kapatıp kendi soluğumun sesinden kurtulmaya çalışırken ısınan yastık, soğuyan ayak bileklerim, beni yoran şarkılar. Kadının sesi de geride kalabilirdi. Beni ağrıtan ne varsa işte. Köşeyi dönüp ölecek. Hepimiz sararmış gibi yapacağız. Suyun yüzeyine, boğulmaktan son anda kurtulup, fırlamış gibi bir ada. Kumu kurcalarken kendi kemiklerime kavuştum sonunda. Arkadan fışırdayan ağaçların sesi ve sıcak asfalt kokusu geliyordu. Kalbim yanıyordu, aklım karışıktı. Kimseye bir şey söylemeden uzaklaşabilecek kadar sağlam bacaklarım yoktu. Teleferik kademe kademe inerken, görüp görüp kaybettiğim ışıklar, gemi miydi onlar? Her şey tuzlu, hışır hışır yalnızlığım. Kum böceklerinin taşıdığı onca ıvır zıvırdan biri de benim hıçkırığım mı? Deniz kabuklarından yükselen o sesi de unutmadım. Kimse kurtuluşu müjdelemiyor artık. Ağlamayan kemanları daha çok sevdiğimi bu anda fark ediyorum. Öksürüğü dinmeyen bir adama acırken. Göğe tırmanmış gibi bir şehir. Buradan düşersek kesin ölürüz dedi, kendinden çok emin. 

YAVRU CEYLANIN ÖLÜMÜ

 

     Ben neye ağlıyordum belli değil. Bir sürü dağılıyordu, biz de göç ettik. Biz burada yaşayacağız, zehrin içinde. Burada ancak, biz yaşayabilirdik zaten. Sen yırtıcısın, ben sürüngenim. Geçecek bu da. Doğa da yıkılacak tepemize. Yani tam ortasından kırdım ben bardağı. Elim çok ayarlı. Gözlerini aralayıp baktığın o manzara, o tavan, o zifiri anlar. Hepsini içinden sökeceğim senin. Benim bir boşluğum ağrıyordu, adını da sen koy bunun diyeceğim. Ağzımı bozup ellerimi onaracağım. Kimse bir cinayete karşı koymamalı böyle anlarda. Ayıların gözleri cüsselerine göre ne küçük. Böyle anlarda çok alakasız şeyleri fark ediyorum ben de. Yakınmakla başlayan yıkımlara uğruyorum. Zor şarkılar bunlar. Benim sesim yetmez sana. Zamanım çok ama beni oyalama. Şimdi uyuyacağım, sonra hiç geçmeyecek. Sol elde titreyen sigara; sağ el cümlelere nişan almakla meşgul. Beğenmedim, o sahneyi bir daha çekeceğiz. Benim gözlerim daha kara. Ama ne kara… Sen korkudan adını unutmalısın bu defa.  Ama o boktan plastik çiçeklere takılıyor gözüm. Bize layık gördükleri dekoru da sikeyim. O minik mızıkanın hatırlattıklarını da atamadım çöpe.  Ben nerede kırılıyorum, hiç bilinmedi.  Ben nereden kırılıyorum, hiç bilinmedi. Ben, durduk yere mutsuzum. Ben, böyle süreceğini biliyorum. Bana nefes alacak bir alan bırakmamışlar. Benim değer verdiğim tüm kedileri tekmelemişler, köpekleri zehirlemişler. Tavşanlarım ishal, civcivlerim dayanıksızmış benim. İnsanın affı nerede kırılır biliyorum. Öğrene öğrene bunu öğrendim. 

BUĞUYA YAZILMIŞ NOTLAR

Yersiz virgüllerle sıralanmış cümleler, bunları hiç düşünmemiş miydim azapları, yağmurun temizlediği cılız çamlar, fotofobi, hep bir baş dönmesi ve ben sana aşığım. Tüm bunları bir kalemde söyleyebilecek gücü bulacak kadar; saçmalayacak kadar aşığım. Bir akordeon böler sessiz avluları. Topluca öldük kaldırımları yenilenmiş sokaklarda. Kimseye anlatmaya cesaret edilmemiş kâbuslar gibi, sızı gibi kaldım orada. Köşelere gizlenemeyecek kadar biçim yoksunu bu sevdam. Kendimi neyle cezalandırdığımı da hatırlayamıyorum üstelik. Yutkunuşuma baksaydın, anlayacaktın tüm geride kalanları. Birbirine uzaktan kin kusan insanların arasında geziniyoruz. Sürekli, ama sürekli özlemekle meşgulüm. Karıncalanıyorken kafa derim, düşündüğüm tek şey nasıl hissettirirdi dokunsa bana ellerin.

Bir yere yazmam gerekirdi, şimdi unuttum. İstediğin bir şey mi vardı, ne demekti o kelimeler, hiç bilemedim. Bilmem lazımdı bunu. Belki bunun yüzünden çarpıyordur kapılar. Belki rüzgârın, bunun yüzünden geziniyordur peşimde. İkimiz adına bir cümle kuramaz oldum. Üzgünüm, ayakkabılarımı kirlettim düşünürken. Toza ben de bulandım üstelik. Her yerinde duranın kaçınılmaz sonuna eriştim. Ağlarken apartman boşluklarında güvercin yavruları, pencereleri kapadım. Kulaklarımı kapadım. Gözlerimi kapadım. Huzursuzluğum ve ıslak camları kaçakların şehirlerinin. Doğru söylüyorlardı, göçebe gibi yaşayamazdım.

Kimilerine verilmiş gidebilme gücü, bende hiç yok. Susabilmek ve umursamamak da öyle. Herkes kadar unutkan öleceğiz. Şimdilik bunu öğrenebildim hayatta. Hatta hatırladığımız insanların bile, adlarını da kaybedeceğiz. İkimizden birinin elleri kimsesiz olacak. Düşününce sokağa bakıyorum. Belki geceleri uyuturuz birbirimizi. Sana, nerede sevmeye başladığımı gösteririm seni. Nerede burkulduğumu. Nerede unutulduğumu. Nerede gizleyememiştim gülümsememi, nerede kaldırımları işgal etmişti sevincim.  Ve bir gün kelimelerin silinmeye başladığında, topuğuma kadar uyuştum. Hata yapmak korkusudur tam da bu. Bildim beni ne zaman sevdiğini, sevmediğini.

Kendini tekrarlayan bir hal aldı geceler. Acıma çizik atmaktan keyiflendi. Seni özleyip durdum. Güne de yayıldı üstelik. Belki, yıla bile yayıldı. Gündüzleri fotoğraf sergisi, geceleri hüzün dinletisi. Sürekli sarsıntı, sürekli çarpıntı. Belki bir takıntı gibi hatta. Hatta ben, parçalanmış defterlerin arasında adını her görüşümde duyduğum heyecanı da, paketleyip hislerimle, sana vermek istedim. Ama yine de ne yaptıysak kırgın kaldık. Gök gürültüsüne uyanan çocuklar gibi, korkak kaldık. Kütlesiz kelimeler gibi ağırdık. 

ORTANCALAR ALDANMIŞ

    Su topluyorum. Bedenim başkalarının ruhlarına vazo. Kendi doğrumu doğuruyorum karlı gecelerde. Çöp poşetlerinde donar onların da keşkeleri. Burnum kaşınıyor, ağlayacak mıyım? Bu dönen başlı başına benim başım. Yaslandığım kendi pişmanlıklarım. Düşecek miyim? Düzelecek miyim?

    Omuzuma çarparak bulaştırdığın bir şeyler vardı. Hiçbirimiz buna bir isim bulamadık. Seslenmeyi ve hislenmeyi unutalı çok zaman oldu. Bilmeliler ki tüm o içi geçmiş bahçeler geride kaldı. Haşlanmış pirinç gibi kıvrılırken kâbuslarım bembeyaz; beni de bunlar delirtiyor işte. Bu tadını hep ekşi hatırladığım yalnızlık ve ayaz.

    Teneke kesiği gibi acıtıyor bırakışın. İçime sinmeyen kelimelerle sahnelendi tüm vedalaşmalar. Birileri hep sürüklenecek birilerinin ardından. Kimse özlediği evi yeniden göremeyecek. Ama ben sahiplerinden de çok sahiplenmiştim o evleri. İlk ben terk ettim ve asla geri dönemedim. Pusulamızı da yitirmişiz. Hayal kurma özgürlüğümüzü de yitirdiğimiz gibi.  

    Ben seni ıssız bir hissizliğin ortasında kaybettim. Senin de adın yok, bir ilanda geçirebileceğim. Bulanların benimle iletişime geçebileceği bir koordinatım yok. Her neredeysen biraz gel, çocukluğumun penceresinden bir bak. Ortancalar aldanmış.

    Konservelerde büyümeye çalışan çileklerimi hatırla. Deli kedilerimi ve toplu iğnelerimi. Anımsayamadığım apartman numaralarını ve sokak adlarını. Orada bir kadın var; ona dokun. Al ondan bilmeden bulaştırdığım eziyetimin izlerini.

    Ama suskun ağlar kadın. Ve kimseye söylemez düşlerini gömdüğü yeri. O benim de su birikintilerimin katilidir belki. Belki ben onu, ellerim oluşmaya yeni başlamışken, tutamamış; düşürmüştüm. Çürütmüştüm kendimi de böyle küskün bir günde.

    İnsan öleceğini hissedermiş. Sağ gözüm hissediyordu. Öterdi martılar, oysa denizsiziz. Bir yanlışlığın ortasında kalmışız; kimsesiziz. Senin ölülerin var, benim kendi ölümüm. Tüm zarafeti geride bıraktık. Camın üzerinde yürüyen bir kedi gibi olamadık.

    Kanat gibi kıvrılan merdivenlerden özümüze tırmandık. Birbirimizi kaybetmemiz bu ana denk geldi. Ne büyük bir kurtuluş, ne kutsal bir bağımsızlık. Zaferimizi kutlayacak bir şarkı bile bulamadık. Herkes kendinden düşüp öldü ve rahatladık.

    Gece sonunda sarhoş olup kendimizi aşağıladık. Hep gitmelerini sevdim onların ama sen gitme. Biliyorsun bir zamandan sonra zor oluyor. Amaçsız ve acımasız oluyor. Anlatılamayan bir his bu, kelimeleri ağlatıyoruz. Ama onları da düşün bir. Kimseyle bir olamadılar. Ama onlar da acı çekti. Sadece kısaca anlattılar.

    Gıcırdayan kapıları açıp kapadık. Küfrettik hep en derinimizden. Ağzımızı doldurmuyordu çünkü aşk. Çünkü yarım kalmış olmanın asaletini anlatarak kavurdular bizi. Acının olgunlaştırdığından ve kırıklıkların gerekliliğinden bahsettiler. Biz büyüyünce geçeceğine inanıyorduk. Kendimize bu yüzden acılar yaratıyorduk.

    Sana ne yapamayacağını söylemem gerekiyordu. Beni üzmemelisin diyemedim. Beni asla sevemeyeceksin dedim. Bana inançsızlık, hüzün ve yoksunluk yakışıyordu çünkü. Yani ellerimde ellerin ya da koynumda yüzün; düşünülmemeliydi.

    Yani, yakışır kalbime o çivi. Yani, pas akarken gözlerimden geceleri. Yani, belki asla bilmemelisin ne kadar sevdiğimi seni.

KARALAMA DEFTERLERİNİN YIRTIK SAYFALARINDA KALMIŞ TELEFON NUMARALARIYDILAR BİRBİRLERİNİN

    Kimse affetmedi, ortada kayda değer bir kusur bulunamadı. Çirkinlikleriyle övünen kısık gözlülerin arasından dumanla arındırılmış vadilere ulaştık. Bu olsa olsa bir rüya, Kuklalarımın bile gülüşü samimiyetsiz. Nasıl nefret ediyorsam kendimden, senden de öyle ettim.

    Bir başka içkinin bardağına dökülmüş gibiydik. Aşk da oksitlendi. Tıka basa doldurduğun nefretin boğdu seni. Ama yenilenmeyi bildin. Yenilmeyi öğrendin. Büyüdün ve çürüdün. Sigara çoğaldı ve sesi kısıldı sitemin. İsli gözlerinle baktın bana. İçinden küfür geçen kollarınla kucakladın. Gitmeyeceğim dedin, lanet gibiydin.

    Üzerinden sıçrayıp tüm bunların, gitmek lazımdır belki en uzağa. Çünkü kulaklarımızı da bozdular sonunda. Birbirimizi anlayamayacak kadar bozulduk. Tüm şehirler şahit, seni seviyordum. Koparken dalımdan, pek de farkında olmadan, soluyordum. Ama biliyorlardı, yüzüm üşürken sevemezdim seni, anlıyor ve ayırıyorlardı. Etlerimden başlayıp, kurutana kadar tüm hislerimi.

    Neye dönüştü gün dönümleri bir bak. Uğuldayan damarlarını tıkayacak bir gün keşkelerin. Ama toprak sert artık.  Çocuklar kimsesiz ve hayatlar sefil. Bencillikler atlasında bazı solgun bayraklar. Her şey dümdüz, kıpırtısız. Kirpiklerine bile bulaşan bir durgunluk düşün. Birbirimize ölü bakıyoruz, aşkı diriltecek bir akım yok artık.

    Benim düşlere de kinim var. Kendinden beneklidir onun elleri. Kim artık huzur diler? Belki yalnız ıslak kediler. Ve bir düş görürsün, yüzün şişer. Ve sonra şişeler, şişeler, şişeler. Ellerimizi de bozdular. Tutunamıyoruz. Dikiş de tutturamıyoruz anlayacağın. Öyle sökük kelimeleriyle şatafatlı dönemlerimizin, ayakta kaldık bak; yıkılmadık der gibi sürünüyoruz.

    Son satırını okumuş sadece. Bu yüzden hep yanlış bilecek. Saniye sayılan hesaplaşmalar ve hesaplanmış cümlelerle edilen vedalar. Kim daha çok ağlarsa en çok o arınacak. Kuşları da bozmuşlar. Birbirimize seslenemiyoruz şimdi. Soğuk ve az pişmiş akşamlara gömülüyoruz. Kafiyeli çıkarcılıklarla övünüyoruz.

    Ateşin içinde kalıyor son hasarın.  Bilsek kaçar mıydık? Bilsek şaşar mıydık tüm bu olacaklara? Yağıyor mu diye baktım. Hepsi bir yanılsama. Yoksa çoktan toza dönüştü yeminlerin. Ara sokaklar ara sokaklarla kesişiyordu. Biz ancak bileklerimizi keserdik yan yana anıldığında adımız. Tarihimizi de terk ettik.

    Pirinç üflemeliler kovalamaya başladığında gerçekliğimizi, sustuk. Hislerin tekrarı da sustu. Bir saygı duruşu gibi, bitsin diye beklerken uyuştuğumuz, unuttuk. Kimin sesine yöneldiğimizi, ellerimizi nerede kaybettiğimizi, titreyen, inleyen, lütfen diye yalvaran belki, kim kimdik koynunda gecelerin, unuttuk.

    Merdivenlerden yuvarlandık, içimizin boşluğu yankılandı. Büyüdükçe yırtıcı olacağımızı unutarak emzirdik birbirimizi. Unutulmamayı diledik elbette. İçten içe bizi kemiren kurtlarımızı bu aşkla besledik. Tükenirken ya da tüketirken geniş zamanları, birbirimizden kurtulduk kendimize daha yabancı ölebilmek için.

    Demek isterdim ki yas tuttum. Saçlarımı taramadım ve hiç sevilmedim. Gülümsemedim, öfkelenmedim, irkilmedim. Başka seslere yönelmedim. Kimsenin gözlerini bir başkasına benzetmedim. Yaşıyor gibi yapmadım ama ölür gibi de değildim. Öyle durgun, öyle kendine bile uzak. Bir harfi bile çağrıştırmayan suratlara bomboş bakıp, demek isterdim ki hüzün bile giyinmedim. 

ALNINDAN ANLADIM PİŞMANLIKLARINI, ÜZGÜNÜM, İZLERİN ÇOK DÜRÜST

    Başka birine dönüştüğümüzü hatırlattık birbirimize. Bu tam da istediğimiz şey değildi belki. Ama sen inkar edemeyeceğin bir huzursuzlukla taçlandırıldın. Benimse ellerim boşalmaya başladı. Neyi tuttuysam düşürdüm ve kırıklıkların üzerinde yürüdüm. Alıştım. Alışmış olmanın acımasızlığına bile alıştım.

    Bir yer vardı. Okuduğum kitapları bile hatırlayamadığım. Pencereden bakınca hiçbir şey göremediğimiz bir boşluktaydık. Zaman zaman sarılmayı deniyorduk. Eminim ki beni en çok uykumda seviyordun. Çünkü herkes böyledir. O zamanlar bunu bilmiyordum. Merhametini üzerime alınmıştım ve buna çok inanmıştım.

    Duvarlar bize ne kadar sadıktı bir düşün. Kimsenin sırrı dışarı çıkmadı o odalardan. Yerdeydik ve seni hala seviyordum. Beni öldürmenin hiçbir anlamı olmadığını da biliyorduk. Seni neden bağışladığımı soruyorlardı, kaçıyordum. Şimdi bambaşka mutlulukları var onların. Dalga geçtiler, dalga geçtik ve şimdi, çok yabancıyız.

    Sigara dumanıyla kutsanmış aşk bakışmalarını da unuttuk. Unutarak yaşayabiliyorduk belki. Hala sana kızmıyordum. Bu dünya iri desenli bir kumaş parçası benim için. En azından bir tek buna inanabiliyorum. Ve bir gece genzime sinmiş aseton kokusuna hiç aldırmayarak sana ellerimi vermiştim. Ve sonra neye uzansam hep sen var oldun. Kristal aydınlığının altında omzuna yaslanıyorum ve her şey birden geçiyor. Buna zaman da dahil.

    Sabah olmasını bekledim, mide bulantısı geçmiyordu. Bir hareket tutması gibi, gözlerin beni tutuyordu. Kusacak gibi oluyordum bakışlarını bana diktiğinde. Öfken gün geçtikçe büyüdü ve sonunda birbirimize benzedik. Aynı tekniğe sahip katillerdik. Bu yüzden hiç öldüremeyeceğiz birbirimizi. 

    Ama duvarlar hiçbir sırrı dökmedi başkalarının yatağına. O odalara kim girdiyse biz olmadan çıktı oradan. Başımın üzerinde sallanıp duran hatıraları birer birer yakaladım. Pencereden fırlatılmış öksüzlüklerimizi de hatırlattım sana. Şimdi şehre çok isteksiz bakıyoruz. Yan yana olmamız kimse için bir şey ifade etmiyor. Tüm hainliğimizi kaybettik. Yalan söylemeyi unuttuk. Rüyalarla dalga geçmeyi ve bağışlar gibi görünmeyi.

    Havai fişeklerle aydınlatılmış yalnızlık gecelerimize bir bak. Rutubetli yatağa sığınan çocukluğumu da unuttuk. Ve sonra ben ağladım.  İçimi küf sardı. Tüm duvarlar ve sönüp duran yıldızlar da geride kaldı. Tüm o kokuları da unutmayı dilerdim. Çekmecemi açtıkça yüzüme çarpan bir sen düşün, ne korkunçtu. Özlemek insana pek çok şeyi bilinçsizce yaptırabiliyordu.

    Ama sonra ben önüne geçemediğim bir akış içerisinde ilk önce beklemeye inandım. Sonraları kabullenmeye inandım, dönmediğinde. Buna bir gün bile biçmiştim kafamda oysa. Oysa kafamda en ufak bir yer bile kalmamıştı. Tamamen acıya doymuştum. Bunu kabullenmek kolaydı işte, daha fazla acıyamazdı. Kendime daha fazla acıyamazdım.

    Sonra yalnızlığa inandım. En kolayı belki de buydu. Yüzümü ve sesimi sildim önce. Sonra cümlelerim ve en sonunda da kelimelerim. Artık her şey kontrolüm altındaydı. İstemediğim sürece kimse bana ulaşamazdı. İnkar etmeyeceğim, biraz kalp kırdım. Ama hep bir kurban verilir.  Ve sonra tesadüfe inandım. Ah, buna sen bile inanabilirdin. Buna herkes inanır. Ve bu iyi değildi işte. İyi olmak zorunda değillerdi.

    İyi değildim artık. Delirmeye yakındım belki. Ama sonra iyileşmeye inandım. Bunlar bir süreçti işte, kendim olabilmem için. Beni yanlış yarattığını kabullenmem için. Gücünün farkında değildin, küçük deneyler yaptığını sanıyordun üzerimde. Ama ben bozuldum. Onarılamayacak kadar bozuldum. Ve bana bir kesik attıklarında senin izlerine de eriştiler. Yine ağladım. Ağlamamalı insan, geçmiyor.

    Uğuldayan kulağımla seni, kuruyan gözlerimle başka birini, kilitlediğim çenemle de bambaşka birini düşündüm. Belli bir saate erişildiğinde elimizde sadece düşünceleri kalıyor onların. Gerçeğe yakın bile olmayan, hafifletici sebepleri bol. Ben sana her şeyi yaptım. Sen bana her şeyi yaptın. Buna aşk da dahil  Yine de iyileşemedik. Çürük kalbim düzelmedi. İnanmaya değecek bir şey yoktu ki ortada hem. Sisten bir şey göremediğimiz günler çoğunluktaydı. Sonra, unutmaya inandım. Kendimi, nerede yalan söylemeye başlayabileceğimi, kimi sevdiğimi, nasıl sezdiğimi, sahiplenmeyi, tutkuyu, zaafı ve aşkı da.

    Yonttuğum ellerini hatırla. Şekillendirdiğim dudaklarını, omuzlarını, sırtını, sıkıntını ve hıncını.  Her hikayeye sızdın ve katil hep sendin. Evet, bu benim sorunum. Benim sorumsuzluğum. Ama son olarak bunu düzeltebileceğime inandım. Bir iki fotoğrafta, o bakışımı gördüm. Kendimden bile gizleyebildiklerimi gördüm. Ne çok zaman alıyor insanın kendinden kurtulması. İstersen bir düşün. Henüz vaktim var. Bakışlarındaki ise bak, orada neyi yaktığına ulaşacaksın.

ADSIZ KEDİLER

    Sen orada kalbime; arabanın ön camına saplanmış ölü bir geyik gibi, kanlar içinde, hareketsizce acı veriyorken; acımasız bir kar başlıyor. Bunlar mevsim normallerinin çok üzerinde intiharlar. Anımsadığımız hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayışımız da bu döneme denk geliyor hep. Ve ben seni unutuyorum ışıklı bir ağacın yanından geçerken, ama sadece bir an için. Sonra yorgunluğunu üzerinden atan hatıralar üşüşüyor başıma. Hiç üşümüyor oluşumla gurur duyacağım bir coğrafyada değilim. Yüz tane zarf aldım mesela, içini neyle dolduracağımı hiç bilmediğim. Zaten dolmaz ki içi insanın da suyla kaplı bir boşlukta oradan oraya oradan oraya salınırken. Eti acıtan ne kadar çok duygu vardı, bir hatırla. Hep bileklerim ağrıyor ama sesimi çıkartmıyorum. Sabah karanlığında midemi bulandıran kahve ve sigara. Kahve ve sigara. Kahve ve sigara. Sonra aniden ağaçların ardında gün doğuyor. Hızlı tren yavaşlarken, ah canımın içi, seni ne hallerinle hatırlıyor ve ağlıyorum bir bilsen. Seninle hiç göz göze gelmediğimiz büklümleri bunlar doğanın. Hep başka yerlerdeyim oysa. Hep kendime en uzak olduğum köşedeyim. Hiç bilmiyorlar kimleri affettim, kimleri hiç affetmeyeceğim. Ama bana hatırlatman lazım. Parmaklarımla ördüğüm halatlarla bağladığımı kendimi ve hiç iyileşmeyeceğimi. Belki bir parmak izimin içine gizlediğim yüzünü bulurlar. Gülümsemediğini hatırladığım fotoğraflara gömerler beni. Bir şeyin ucuna bağlı ama her şeyden bağımsız salınan şeyler gibi. Ama biz kurtulduk. Hiçbir kitabın içine sığmadı adımız. Unutulduk ve hafifledik. Kırık melekleri topladılar ayakuçlarımızdan. Uykumuzu bölmeyen bir sessizlik içerisinde yaptılar bunu. Ve bir sabah, sadece biz de değildik üstelik, düşman uyandık. Tekerrür olsun diye bakışlarımı başka bir şehirde bırakıp döndüm. Öyle şaşkın, başının üzerinden bir uçak geçmiş gibi, korkuyla karışık, yine şaşkın. İçinde olmadığı her anı merakla takip eden bir kimsesizliğe dönüştüm. Yalnızlıkla baş başa kalmışlıktan deliren kadınlarla konuştum. Küllükte yanan sigaraları tıpkı kendi hayatları gibiydi; kontrolsüz ve geçişken.  Bir söz verdim, duyamazdın, burada da yoksun. Ocaktayız kasımpatı, ama hala tomurcuk veriyorsun, dedim. Evin içine doldurduğum çığlıksız kuşların kuru dalları ile beni de ateşe ver, yoksa nasıl geçebilir ki? Kırılan kabuğunun yangını andıran sesi, gözlerine biriken güveler, oysa kasıklarını lavantayla doldurmuştum sen uyumadan önce. Kırılan her camdan yükseliyorsa sesin bir sebebi olmalı. Bir vicdan kırıntısı kalmış olacak ki, başkaları âşık olsa da ağlıyorum. Oturduğum masada dirseğimin derisini bırakıp eve döndüğüm gecelerde, uykuya oksijensiz dalmak üzereyken tam da, bir iki kesik cümle, hepsi de senin derli toplu ağzından yükseliyor. Seslensem dönüp gideceksin. Tüm tadımı ve beni yaşatan acıyı da kaybedeceğim.

SESSİZ PRENS

    Yoldan geçen silik ışıklara dalıp, onca sincap nereye kaybolmuştur çocukluğumuzdan, düşünüyorduk. Sağlı sollu yağmur akıyordu şakaklarımızdan. Katillerimizle mutluyduk. Tüm o ölü kadınları nefeslerinden tanıdık ve alıştık. Yanlış bu saatler, yine de geç kalmadık.

    Ben ne dilemiştim köşelerde, şimdi kendime bile yabancıyım. Yağmurla bağışlanmış kadar hafifim ama seni unutmak da ne büyük yük. Sonra ne olurdu bilemezdik diye gidebildik, şimdi biliyorum. Her şeyi biraz geç fark edebildim, belki böyle istemişsindir. Ne dilemiştim köşelerde, farkında olmayı.

    Sonra uykumu bölen her şey birer birer gitti. Derin bir sessizliğin içerisinde kendi hışırtımdan rahatsızlık duyarak yaşamaya başladım. Sessiz prens, kar yağacak, seni ve başkalarını hatırlayacağım.

    Şimdi ne güzel, bak dürüstüz. Şimdi lafın hiçbir yerinden çekiştirmeyerek bitirebiliyoruz cümlelerimizi. Ben fırıncının pantolonunu hatırlıyorum bazen, durduk yere. Köşeyi döndüğümde karşıma çıkan duvarı ve hep denizi göreceğimizi sanışımızı. Şimdi dürüstüz, inanılmaz bir yalan gibiyiz.

    Gözlerimizin içine bakar gibi büyük, hayretle, sen kayıp çocukları izledin, ben kayboldum. Ellerin kaygan zemindi bazı mayıs taklidi aralık geceleri. İzmaritler arasında yalan söylemeye alıştırıyordun beni. Bunlar sanki ilk adımlarımdı. Sürekli düşüyordum. Sonra kaldırıp beni, yere beni, bir daha beni, bir daha sevme lütfen beni.

    Karanlıkta çakmağımı arar gibi el yordamıyla, seni arardım, inkâr etmeyeceğim. Kimsenin gözyaşlarının ahı değildir elbette bu yaşanılanlar. Ben bazı eski binaların önünden savruk geçtim, başımı cama vurarak her kasiste. Sen uyuyor ve üşüyordun, sanırım bu yüzden yoktun.

    Balçığa bulanmış ayakkabı tabanlarıma çam yaprakları yapışmıştı. Aya ayak basar gibi, öyle senden uzağa fırlatılmış… Öyle senden, yani gezegenimden söküldüm. Öyle yalpak adımlar, bir trenin altında kalayım isterdim. Melankoli bana yakışıyor mu? Bunu da bilmek istemedim.

    Sürdürebilirim, yalnızım. Düşler şeffaf küre, gecelerimiz sissiz. Biliyorduk, nedensiz de gidilebilinirdi. Aniden bir kış ortasında geri dönülebilirdi. Ellerim kollarım hep yorgundu. İttiğinde devrilmeye bile gücüm kalmıyordu. Bana miras kalmış bir kavanoz ışıltı ile kendimi de nereye gizleyeceğimi bilemeyişimin naftalin kokusu. Ve ilk önce tavanını yıktılar anılarımın. Sağ salim kurtulamadım.

    Omzuna yaslanmış, senden kurtulmayı düşlerken uyandım. Turunç ağaçlarının genzime yapışan kokusunu da, yarım yamalak kapatılmış zarflar dolusu anısızlıkları da kolay kolay atamadım. Neden böyle değilsin sitemleri ile geçirilmiş bir ömür de denebilirdi buna. Neden böyle değilsin? Neden hiç istemediğim gibisin? Ellerin avucumda ama ölü.

    Cümlemi bitirmeme fırsat vermeden sokaklar girdi aramıza. Birden yükselmeye başlayan yüzyıllar yaşında duvarlarla kapatılmış; sadece kendime duyurabildiğim sesimle yinelendim. Ben kötü biri miyim, beni hor kullanma. Damarlarımın nal sesleri beynime doğru atağa geçtiğinde, kanımla boyadığım kalemi terk etmek neden umurumda olsun ki? Bu neden aklıma gelsin? Aklımda başka bir düşünceye yer bırakmış mıydın?

    Aklım hatırlamaya, göğsüm serseri kedilere, kirpiklerim manzarasızlığa açılmaya mahkûmdu. Kabul etmiştim bunu, tereddütsüz. Yalnızdım, sürdürebilirdim. Frensizdi her şey. Kül tablasında beş izmarit, parmağımda tüm günün kokusu, dişlerimde bir sıkıntı vardı bir de. Kendimi boğuyordum.

    Dağılıyordu kartpostalları şehirlerin. Benim sana verebileceğim bir nasılsın bile kalmadı. Sessiz prens, uykularımda mırıldandığım neydi, kimin nefesi ne hissettirirdi, üşümek, sevinmek, tebessüm etmek neden gerekliydi bunları bile hatırlamıyorum.