ONUN ARTIK SEVEMEYECEĞİ BENİ, BEN NASIL SEVEBİLİRİM?

Tüm şartlar uygun.

 Yağmur odayı boğdu, iki sigaram kaldı. Müzik çok yüksek ve anlamsız. Evde, yapay huzurumu bozan koku yine aynı. Kumaşlarım kırpık, ağzım tatsız. Uykum bol kâbuslu, gecem delik deşik.  Sırtımdaki ter hala kurumamış. Kahveyi götür, kadehi getir emrini verebileceğim biri de yok. İş başa düşünce düşüne düşüne düşüyorum. Düşerken düşünmek bile olabilir bu, bilmiyorum.

 Eskiden diyor kadın, pencereler böyle değildi. Tüm yağmuru duyardık ve gece oldu mu uyuyamazdık.  Eskiden diye başlıyorum ben de cümlelerimin ilkine. Eskiden kendi kalbimden korkardım, uyuyamazdım.

 Tırmandığı ağaçtan inebilen çocuklara özendim önce. Sonra çorapları hiç kaçmayan kızcıklara. Yapamıyorsa yapamıyordur canım diyen velilere sahip oluşlarına. İdealleri olanlara, koşturanlara, sıçrayanlara ve tutunanlara. Ben ne yapıyordum? Saniyesi bile dağılmış saate bakıp, aldığım şekli düşünmeye çalışıyordum. İki kaşım da kanamasız hastaydı. O halde iyiyim. O halde kalkıp ayağa yürüyebilirim. Yürüyorum, tavşanlarım hep erken ölüyor.

 Teknelerin en koyu gölgelerindeyim. Yamuk yumuk erimekten korkuyorum. Koyları hızlıca geçiyoruz. Adamlar karpuza gömülmüş rakı kadehlerini keyifle kaldırırlarken, çenelerinden karpuz suyu akıta akıta kahkahalar savuruyorlar. 

 Birkaç gün içerisinde her şey değişiyor. Baş döndüren bir hızla ilerleyip ilk refüje bindiriyorum kendimi. Bitti mi? Bitmemiş…

 En mutsuz, en umutsuz yarışmalarında birinciliği açık farkla alıyorum. Biri nah çekip de, al bu senin ödülün dese, sevinç gözyaşlarına boğulacağım.

 Yine savrularak ve bazen de sürünerek yolumu buluyorum. İnsanın kendini salabilmesi ne büyük iş. Kadın eskiden diye başlıyor yine cümlelerinin ilkine. Boşversene be sen diyorum, baksana her şey eskidi artık. Senin geleceğe dair kuracağın cümlelerin bile eskidi. Başlama artık eskiden diye şu cümlelere. Eskiden evet, eskiden biz her şeyden mutlu olabilmeyi bilirdik.

 Tırtılları seviyordum. Kurbağalardan korkuyordum. Kedi gördüm mü kendimden geçiyordum. İştahım yoktu, kâbuslarım aile mirasının bana düşen porsiyonuydu.

 Eskiden dedim ben de bu sefer. Bilerek ve isteyerek. Eskiden, bu kadar kötüleşebileceğini düşünmemiştik. Ben şüpheleniyordum, sen beni sakinleştiriyordun. Özür dileyecek gibi bakıyor gözleri. Bu artık bir şeyi değiştiremeyecek ki içimde. İçi oyuk ve durmadan kararan patlıcanlar gibiyim diyorum kadına. Kadın gülümsüyor. Her dediğime gülümsüyor, sanırım beni seviyor.

 Kapı kolunu tutan bir başkasının elleri. Her zamanki adam değil, her zamanki kadın da. Gözümü loş odanın belirsizliğine açıyorum. Kapının önünde, sırtı bana dönük; gideceği adresi bilmeyen başka şehrin insanları gibi duruyor. Ne diyeceğimi ölçüp tartamıyorum. Yeni uyanmışım, kafam karışık.

-Saat kaç?

-Bilmiyorum.

-Nereye gidiyorsun?

-Bilmiyorum.

Neyi biliyor?

-Seni seviyorum.

-Ben de seni seviyorum.

Neden böyle yapıyor?

-Yanıma gelsene.

-Geç kalıyorum.

Nereye gittiğini bile bilmeyen biri nasıl geç kalabilir?

-Ben de geliyorum.

-Gelme sen.

Bu örtü toprağım, bu yastık da mezar taşım olsun. Yüzyıllar geçsin. Gerçekliğini yitirdiğinde anılar, yeniden uyanırım.

SENİN DOĞRULARIN İÇE BASIYOR, BEN NEDEN DAHA YAVAŞ KOŞAYIM?

 Bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.

 Pek çok şeyi lekeleyen adama gözlerimi diktim. Bu sefer gözlerimi kaçırmamın bir anlamı yok.  Ağzını toparlayamadan ve ne dediğinin hiç de farkında olmadan konuşuyor. Bir açılıp bir kapanan kapının ardında dik durmaya bile çabalamayan vücudu onu katletmem için büyük çaba harcıyor gibi. Kesik kesik konuşuyor. Kesik kesik dinliyorum. Bu diyalogda doldurulacak bir boşluk yok.

 Bu toprak parçasından kaç kez daha sürgün edileceğimi düşünüyorum.

Bir:

Çok küçüktüm ve her şey de yıkılıyordu.

İki:

Bir anahtara bakıp ağlamak tam bir veda mıdır?

Üç:

Başım çok ağrıyor ve o hiç susmuyor.

Dört:

Kapının kolu nikelaj, hiç fark etmemişim.

 Sinirle yakılmış ve mide bulantılarına sebep olmuş sigaraların yarım kalan kısımları yeni yakılmış sigaraların közüyle yeniden tutuşuyor. Odada kalabalıklık kokusu hâkim.  Kadın yorgun, az ötemde tiz hırıltısıyla uyuyor. Sağ kulağıma kazınan özrü ve şakağımdaki dudakları sanki tam da az önceymiş gibi. Sıcaklığını yitirmeyen anların son can çekişmeleri bunlar. Geceye hiçbir şeye aldırmadan devam etmek için kıpırtısız yatıyorum ben de. Perdelerin arasından sızan sokak lambalarının ışığı bana başka bir şeyleri hatırlatıyor. Bilmem ki kulakları mı çınlıyor, adamın biri daha konuşuyor; çok uzaktan.

 Başarısız hayat hikâyesini başkalarının üzerine yığan biri de değilim. Ama bir hata yapıldı, bedelini benim ödediğim. Aniden ayağa kalkıp tane tane açıkladığım yanlışlıklar tansiyonumu düşürüyor.  Değişmezlere seslenişim, kim fırlatırsa fırlatsın bana dönen bir bumerang.  Tavanın çatlaksızlığını izlediğim gecelerde hep hazırlıksız yakalanıyor oluşum ise varoluşumun laneti. Evet, böyle üst üste yığılı pişmanlık gecelerinin sessiz saatlerinde, bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.

“GÖRDÜN MÜ BAK, NE GÜZELDİ.” DEDİM, GİDİŞİNİ BERABER İZLEDİĞİMİZ FESLEĞENE

 Tek bir pürüzde gizlidir bütünün dağılganlığı. Sonsuz sıvalı göklerin, gözden uzak destinasyonlarında gizledikleri çivi delikleri hep bir tamamlanamayışın işaretçisi. İnsanın kendisini mutlu etmek için tutunduğu anlık renklerin bir gecede solup gidişi gibi. Eşyanın bile ruhu olduğuna inananların, insana inanmamaları ne feci. Çeperlerine sığmayan gözbebeklerin, gözlerinin akına mürekkep gibi yayılıyor. Durduramayacağım bir asit yağmuruna dönüşüveriyorsun. Çenen, sevebileceğim tüm tüylerin küçük evi. Bir evin içerisinde yaşayan ve burada gerçekten de birbirleriyle mutlu olan kış uykusu ailelerinden değiliz ki. Kim kimin kâbusu, kim kimin uykusuzluğu, ay mıdır dünyanın en sadık uydusu; bilmiyoruz ki. Kaş göz çiziyorum düşüncelerime. Hepsi de götümden daha güzel insanların boş arazilerinde kapladığı yere bakıp hisleniyorum. Bir sigara yakmak bile gelmiyor içimden böyle zamanlarda. İçimden boğazıma uzanan bir başparmak dilime ulaşıyor. Tüm dünyadaki kulakları uğuldatacak bir basınç uyguluyor dilime. Dilim olduğu yerde çakılı kalıyor. Dilim; dilindeki zehri emip tüküremiyor. Boğazını temizleyerek cümleye başlayışlarının ve anlık duraksamalarla zamana selam çakışının bir anlamı olmalı. Benim asla anlayamayacağım, senin asla anlatamayacağın. Bakma aslında herkes biliyor;  başı ve sonu aynıdır veda hutbelerinin. Hep bir yaranmayla yara açar insanda. Kim böyle olmasını istemiştir ki kısıtlı zamanlarda? Kim şehrin meydanında sallandırmak için bir suçlu arıyordur ki ibret olsun diye gelene geçene ve kendisine ve sevdiğine? Ağrımı parmaklarımın arasına alıp incelediğim zamanlarda bu ağrıların acıya dönüşmesini izleyişim gibi. Bırakmazsam dayanılmaz bir hal alacak, bırakırsam tüm benliğime yayılacak. Seni, düşüncelerini, aidiyetini nasıl kavrayıp nasıl muhafaza edeceğimi bilemiyor oluşumun bende yarattığı ani panikler ve ani içine sıçışlarım gibi tüm güzelliklerin. Durmak bilmeyen ve geçmek bilmeyen zamanların en gereksiz köşelerinde yağmurdan saklanıyoruz. Bırak aksın diyorum, hepsi içimden. Hepsi içimden aksın bırak,  ama bak bunu da içimden söylüyorum. Senin duyduğunu bilerek, sandığını önemsemeyerek. Bakamayacağım kadar çocuk doğurmuşum sanki. Seni sevmek böyle bir şey. Hepsinin heba oluşunu izliyorum. Bir veba salgını çıksın, hepimizi kırıp geçirsin diye bekliyorum.

 Bazen filmler de kurtarmaz insanı. Bir benzeri yoktur yaşanmışlıkların orada, kaçış kapısı inşa etmeyi unutmuşlardır tüm senaryolarda. Her yere engeller, her yere tuzaklar döşenmiştir. Eski bir karikatürdür aslında Ben Yaşarım.  Son saniye sıçramalarının ardından seni bekleyen sıçışlardır tüm bunlar. Bunlar, elli kuruşluk kartpostallara sığmayacak anlamlardır. Kelimelerle tarifi olmayan bir öfkenin gözlerle bile ifade edilemeyişidir.  Ben neden böyle oldum sorularının cevapsızlığını bile bile duvardan gelecek yankıyı kucaklamaktır cevap diye. Gözlerimi dikebileceğim, sözlerimi sökebileceğim bir nokta bulamayışım yüzünden olabilir bile birden süzgeç ellerimden likitleşip akışın. En büyük yanılgıdır insanın kendisine güvenmesi. Sağdan soldan duyulan güçlü insansın sen, altından kalkarsın cümleciklerine inanabilmesi.  Tüm ailelerin mutsuz kadınları bir kibrit çaksa dünya yanar diyorum bir an içerisinde. Benim mutsuz olmak için sebep biriktirmeye mi ihtiyacım var? Mutsuzluk bir histir, beyin bunu komutlar. Yanan sobaya yaklaşımın için gönderdiği komut gibidir ondan uzak dur, onu sevme, bak mutsuz olacaksın komutları da. Burası bir uçurum değildir sırtına sarılıp uzaklaşmamızı bekleyeceğim. El yordamıyla bulunmuyor ki sevgi, düşürüldüğü yerden. Bir betonun içine hapsolan gözlerim sadece adımlarını hayal edebiliyor. Sesim sadece dişlerime keşke gitmeseydin azaplarını duyurabiliyor. Şu köşe senin köşen olsun diyorum sonra. Sen o köşeye ne çok yakıştın, ne doldurulmaz boşluğu doldurdun bir anda diyorum.

 Biliyoruz. Sor bak, toprak da biliyor. Bacağıma sürtünmeye çekinen kediler de biliyor. İhtiyarlar da biliyor soğuk yataklarından hiç kalkmadan hem de. Hem de ellerim, hem de gözlerim, hem de dudaklarım, hem de tüm tenim biliyor. Sonunu hesaplıyor, saatlere vuruyor. Küçük hesaplar peşinde koşarken buluyorum kendimi böyle zamanlarda. Günü kurtaran ve bununla gurur duyan; yoldan geçen vatandaş edasıyla böbürlenerek gülümsüyorum. Senin gülüşün, kalp krizine yenik düşüyor gibi tutukluk yapıyor ağzının köşelerinde. Tüm köşeleri kırıktır ve işe yaramaz bu hislenmeler.

Çünkü:

Benim sevgim aşırı, ellerim tutarsız, kalbim düztaban.

Çünkü:

Senin sevgin karton, ellerin talaş, kalbin strafor.

AVIMI ISKALIYORUM HER ATAĞIMDA, ASTİGMAT KUŞLAR GİBİ OVALARINDA

 Montunun içerisinde kendisine geçici yuva yapmış bir kedi gibiydim.  Kalkıp gideceğin ve beni geride bırakacağın aklıma gelmiyordu hiç. Kalkıp gideceğin; kahkahalar atarak ve bensiz.  Yüzümü durmadan göğsüne dayıyordum, mutluluk şarkıları söylüyordum. Sen bana pancar motoru diyordun belki, çok gürültülü bir sevgiydi benimkisi.

 Sokağın iki yanına dağılmış dükkânlar gözlerimi çekiştiriyor. Nereye baksam renk cümbüşü, nereye baksam karmaşa. Gözlerim kaybolursa seni nasıl bulurum? Olsun, elimi tutuyorsun. Ellerim kök salabilmeyi başarmış fidancıklar gibi. Hızlı yürüyoruz, geciktiğimiz şeyler var, bunlar nelerdir hiç bilmiyoruz. Sadece hızlı yürüyoruz, bekleyenlerimiz çok bilinmezli denklem.

 Sessiz cümlelerle konuşuyorum. Duymuyorsun beni. İyi ki.  Duymaman için zaman kolluyorum. Kavşakların en karışık saatindeyiz, sen ve benden oluşan biz.  Can yakıyor şimdi, çok boş görünen kesişim kümemiz.

 Kim ayrılıyor zaferle serinkanlı cinayetler işlenilen mutfak masalarından? Kimin gülüşü en samimi, kimin düşüşü en yalan? Harelenen gözlerinde anlık görüntüler beliriyor. Katili ben teşhis ediyorum, korkuyorum, sakla beni kendinden.

 Tek bacağı kısa sandalyede oturanların hissettiği kadar taşıyorum ben de devrilme korkusunu. Bu zamansız sallanışlar; konuşmaların en odak noktasında kayganlık yaratan. Benekli zebralar mı geçiyor sağdan soldan? Tansiyonum masanın altına düşüyor, eğilirsem bükülür tüm doğrular.

 Klarnet konçertosu başlıyor sol kulağımda. Kır, at, git der gibi tüm kaygı kaynaklarını. Saygıda kusur etmediğim küsuratı bol gidişlerin arkamdan bakan bol kılcal damarlı gözlerini hatırlıyorum. Onlar bir dönem kurumamaya inat etmiş anılar kuyularına da bakıp kanlanacaklar.

 Kabarık, kızıl saçlı geçkin kadınlar gibi duruyor kırmızı karanfiller evin en cilası çizik sehpalarında. Hep çirkin çıkılan hatıra fotoğraflarını gizlediğimiz kuytularımızdadır şimdi tüm eksik yaşanmışlıklar. Ben ağzımı karnıma bir bıçak saplanmış gibi açıyorum, sen gözlerini kötü bir figüranın ölüm anı gibi yumuyorsun.

 Eskiyor tüm tül perdeleri yıkılmasına ramak kalmış loş evimin. Kadifesi nasırlaşmış koltuklarda sabahın gelişini bekliyorum belkisiz. Yarım ekmeğe tam ekmek parası vermekte gizlidir onların da yalnızlıkları. Benimkisi aniden yüzümü olmayışına çevirip hararetli cümlelere başlamamdadır.

 Öfkelerimiz, havada çarpışıp tarlalara dağılan talim uçaklarıdır. Gökten bulut yağmasına bile şaşılmayacak memleketlerin yerel içkilerinde bulduğumuz ve boğulduğumuz benliklerimiz birer mide yanmasıdır, ayak karıncalanmasıdır şimdi. Kalk gidelim işaretini kimin vereceğini bekler böyle anlarda tüm şahitler.

 Siyahıma erken davranıyorum.  Üç mahalle sessizleşiyor aynı anda. Yedi kadın ellerini ağızlarına örtüyor. On iki çocuk arabanın altına kaçan toplarını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçiyor. Dokuz adam kaşlarını kaldırıyor saat yönünün tersine. Bir bebek ağlamaya başlıyor morara morara. Yirmi yedi kedi dikkat kesiliyor aynı huzursuzluğa.

 Kendi içime akıttığım zehir nasıl da penisilin acılı. Ekmek kırıntılarını ezerek dolaştığım mutfağın leş zemini içime akıyor sanki. Kireci çözülüyor tüm kemiklerimin önce. Sonra kemiklerim, sonra dimdik duran kendim. Etim, sinirlerim ve derim. Ağzımı açabilsem seni ne çok sevdiğimi derim. Derdim ki sana, inadına güneşe bakabilme gücünü gösterebilmek gibi. Derdim ki, derdim benim eserim.

 Sıralı duruyor böyle zamanlarda tüm vicdan azapları. Bir zamanlama hatası mıdır yoksa eylemin kendisi mi yanlıştır diye ikiye bölünüyorum. İkiler ikilere ve dörtler dörtlere bölünerek çoğalıyor. Zamansız ölümlerin cenaze namazlarında saf tutan kalabalık birer bütün oluyoruz ben ve tekilliğim. Ölü, saçlarımı düzeltiyor. Kaçışıyor tüm kargaları çınarların.

 Sözlerin, kaçağa müsait bir vanadan fışkırırmışçasına yüzüme vuruyor. Kendimi korumak için, içine girmeye çalışıyorum senin. Birden tüm akışkanlığı, tüm saydamlığı, tüm sıcaklığı yiten sabaha karşı birikintilerinden oluyorsun. Her yanım kızıl çamur, beni sandığım ama inanamadığım gibi seviyor musun?

 Parmağımı haritanın üst sol köşesine yakın bir yerlerde sabitliyorum. Tırnağım çıtırdıyor, gözlerim gürlüyor. Burada ölelim deyiveriyorum. Soğuktur buralar hem, çürüsek bile kokmayız.

BULUTSUZ HAVALARIN VE VİCDANSIZ HAVVALARIN DALSIZ ELMALARI

-Şimdi durduğun yerde on ceset vardı belki de.

-Belki de senin durduğun yerde vardı, olamaz mı?

-Olabilir. Ama sen tam da kan güllerinin üzerinde duruyorsun. Hem de büyük bir gülüm üzerinde.

 Zemine bakıyorum. Sıvanmış bir patlak gibi sanki. Çok hafif bir kırmızılık var. Pembe ile yavruağzı arası bir renk gibi kırmızıdan ziyade. Bacaklarım mermerleşiyor, hareket edemiyorum.

-Nedir bu?

-Kan gülleri bunlar. Bak, şuralarda da var.

 Bir kilisenin önündeyiz, kilise kapalı. Dilenci çocuğun dili yabancı olsa da istediği aynı. Söylediği şarkıyı ezbere biliyorum sanki.

-Savaştan sonra o oyukları kırmızı bir dolguyla kapadılar. Zaman içerisinde rengi soldu. Belki diyorum işte, üzerinde duruyorsundur on cesedin.

 Duruyorum hala. Eczaneden gelen yoğun koku bile beni hareket ettiremiyor olduğum yerden. Eski kavanozlardan yansıyan ışık gözlerimi yoruyor. Kimi insanlar çok sabit, kimileri inadına hızlı. Bir pense yardımıyla çakılı olduğum yerden sökülmeyi talep ediyorum. Talebim reddediliyor.

 Bir sürü küçücük detayın görüşü bulandırması gibi aydınlık günlerde. Uçaklar kalkıyor, zihnim çok rötarlı. Sonra kulağıma eğilip dişlerini sıkarak “ … dediler ama ben… dedim. Seni şu an böyle… ama sen anlamadın. Günü geldiğinde ben de… yapacağım. O zaman da… bakalım ağlayacak mısın şimdiki gibi? Sen… yaptın. Nasıl bir insansın? Ben… yapacağım, ben de! O zaman belki… ve anlarsın … ve…. ve… değil mi? Seni aslında sev… bunda artık üzülecek bir şey yok. Sen de beni sev… , ben buna üzülmüyorum. Ama sonrası nasıl bil…? Sonrası tam da… gibi. Artık bit… istiyorum. Çok yorgunum, daha da yor…” dedi. Eli bir ölüye kalp masajı yapar gibi, ataklar içerisindeydi. Gözlerimi cilasız ahşabın en dalgalı rengine sabitledim. Az sonra demir alacak bir gemide hayal ettim kendimi, istediğimde terk edebileceğim.

 Yanlış kelimelerle başlanan yanlış cümlelerdi. Telafisiz hatalara atılan ilk adımın cenaze töreninde ön sırada elimde ne olduğunu bilmediğim solgun beyaz bir çiçekle duruyordum. Ne kimse beni tanıyordu ne de ben kimseyi. Bu iyiydi. Bu yeterince ağlayabileceğiniz ya da ağlamak zorunda kalmayacağınız anlamına geliyordu. Birkaç kişi birbirlerinin omuzlarına başlarını gömüp ağladı. Birkaç kişi de mecburen oradaydı belli ki. Ben merhumu tanımıyordum. Merhum beni belki hiç görmedi.

 Sol elmacık kemiğimde karıncalanma şeklinde başlayan huzursuzluk kalbime kadar ulaştı. Karıncaların parçalar koparmaya çalıştığı ham ve lezzetsiz elmam önce sararıp ardından da kahve lekeli açık renk bir kumaş halini aldı. Yönlendirici tabelalara diktim gözümü. Zemine hiç bakmadan yürüyordum koridor koridor. Zemine kimse bakmıyor olacak, üzerimden geçen onlarca insan ağızlarının leş boşluklarında homurdanarak sanırım anneciğime küfür ettiler. Anneciğim dedim, kapa gözlerini, kapa kulaklarını. Ben senin için süzer alırım bu zehri dedim. Annem koridorun en civcivli yerinde geleni geçeni izlemeye bile ihtiyaç duymayan kediye dikmişti gözlerini. Anneciğim gerideydi. Ben yanlış bir yolda emin adımlarla ilerliyordum.

 Kollarım ağırlaşıp bacaklarıma tutundu ve ensemi soğuk suyla ovalayan kadın kabarık ve dip boyası gelmiş saçlarıyla heceleyerek konuştu. Kulağımdaki uğultu yavaşça azaldı. Kargaşanın sesi gözlerimin arkasına kadar ulaştı. “Sizi bul… yatıyor… şimdi peki daha iyi misiniz?”  dedi kadının biraz alkol kokan saçları. İyiyim anlamında başımı salladım. Yutkunmakta ve doğrulmakta zorlanıyordum. Konuşsam, bir vakum çekecekti beni ve daha nefessiz bir yere pompalayacaktı sanki. Sustum. Susmak zorunda kaldığım için bu sefer memnundum.

 Ağır ağır ilerleyen tramvayın yağlı camlarının ardında buruşuk bir yüzün içine gizlenmiş bir çift yeşil göz bana baktı, olabileceğinden daha mat. Sağ elinin sağa doğru yamulmuş işaret parmağıyla bana bir şey işaret etti, benim göremediğim. Gıcırtılarla açılan ağzı iki hamlelik bir cümle kurdu ve yavaşça kapandı, benim anlayamadığım. Köprülere baktım.  Ne köprüler yüksekti yeterince ne de sular derin.

 Uzun bir süre görmek istemediğimi söyledim sana seni. Sana seni anlatacak ve bundan gurur duyacağım cümlelerim kalmamıştı hiç. Seni seviyor oluşumun payına düşen kısmını alabilirsin, sorun değil. Ve seni daha çok sevmek için içerimde boşalttığım yerlerin sahipleri de sende kalsın, istemiyorum geri. Yüksek merdivenlere tırmanarak enseme yüklediğin yüklerden oluşan sevimsiz Rapunzel kulelerini de al, yoruldum.

 Belki bir gün bir kahve içeriz, yanında da lokum yeriz. Ben sana kalp krizi geçirdiğini yediği lokum yüzünden geç anlayan ve üçüncü günün sonunda ölen dedemin hikâyesini anlatırım. Daha önce defalarca anlatmış olduğumu yine unutarak. Güvercinleri besleriz. Ben senin çürük serçen olurum, sen bana kireç serpersin.  Benim Kâğıt Dünyam isimli bir roman yazdığımdan bahsederim sana. İşte bu tam da sana göreymiş dersin. İkinci kahveleri söylemeye gerek kalmaz böyle zamanlarda. Oturduğun yerden tereddüt etmeden kalkar, gidersin.

 Aslında kendisi geldi.

 Dinlenmek istediğini söylüyordu. Bir tatile çıkarak da bunu kendisine sağlayabileceğini söylediler ona, ama istemedi. Neyden uzaklaşmak istediğini sordular elbette. Nedelerini, niçinlerini ve nasıllarını da sordular. Kendimden uzaklaşmak istiyorum gibi bir cevap vermiş. Ben, şımarığın tekidir, iki gün sonra evime dönmek istiyorum der ve gider diye düşünmüştüm. İkinci günün sonunda rutin kontrolleri için üst kata çıkarken asansörü kullanmadığını fark ettim. Banyosundaki aynayı sökmeye çalışırken elini kesmiş, yedi dikiş attılar. Günler geçti. Havalar ısınınca bahçeye çıkmamaya başladı. Camlarda kendi yansımasını gördüğü zaman buraya yakışacak şekilde deliriyordu. Ardı arkası kesilmeyen bir ağlama geliyordu, toparlayamıyorduk. Tırnaklarını çok dipten kesmesine rağmen bir gün kolumu yırttı. İşte bakın, hala geçmedi izi. Bir süre uyuttuk onu. Çoğu zaman sayıkladı uykusunda. Ağladığı bile oluyordu bağıra bağıra. Kimsenin yanına girmesine izin vermediği için hiç ziyaretçisi olmadı. Birkaç kadın geldi, doktorla konuştular ve sonra sararmış yüzleriyle çıkıp gittiler. Ben, duygusalımdır. Biri onun saçlarını sevse ve geçti her şey dese, onun için her şey gerçekten de geçecek sandım. Bir gün denedim ve ardı arkası kesilmeyen ağlaması geri döndü. Ne yalan söyleyeyim, filmlerde olur ya hani, yastığı yüzüne bastırarak boğarsın insanı. İşte öyle olsun istedim. Ben veya bir başkası hazır o, o derin uykularındayken onu boğsun istedim. Ölümden başka kurtuluşu yok gibi gelmeye başladı bana aylar geçtikçe. Düzelmiyordu. Kötüleşmiyordu da, sadece onu gözlemleyebilme fırsatımız olmuştu. Sanırım o, hep böyleydi ve böyle kalacaktı. Bir gün Hemşire Sona geldi. Sona’ya bir bakışı vardı ki görmeniz lazımdı. Yosunlu süs havuzundaki balıklar bile ağlardı o bakışı görseler. Ben ağladım. Firdevs hemşire ve Oya hemşire de ağladı. Sanki aylardır bize anlatmadığı derdi, o bakışta gizliydi ve artık gizleme ihtiyacı duymuyordu. Hemşire Sona, mavi pamuklu kumaştan dikilmiş sabahlığını sırtına attı onun ve bizim daha önce hiç görmediğimiz ama Hemşire Sona’nın buraya ilk geldiği yıllarda kullanılan dehlizin kapısından geçip gittiler. Hademelerden Metin, onları kilisenin bahçesinde görmüş. Kız ağlıyormuş yine ellerini yüzüne kapayıp. Hemşire Sona serinkanlı kadındır. Ama Metin ağabey Sona’yı da ağlarken görmüş. Sonra da geri dönmediler. Ne kız ne de Hemşire Sona. Kızın ardında kalan sigaralarını kimsesiz hastalara dağıttık, helal etsin hakkını.  Peki, ne olmuş kıza? Söyleyemez misiniz?

-Ölmüş.

-Ölmüş mü?

-Öldürülmüş olabileceğini düşünüyoruz.

 … Ve onu diken dolu kuyuya hapsettiler, her haykırışında daha derin kanaması içinyaralarının. Tomurcuklara ev sahipliği yapan derisi susuzluktan kuruyana kadar orada bıraktılar. Ve atlarıyla dağların ardından gelenler dediler ki “ Bu tıfılın cezası deve dikenlerini dile getirdi. Dikenler, oldukları yerde toprağın içerisine çekilerek gözyaşı döktüler. “.  Ve atlılar onun çatlak dudaklarına su damlaları serptiler. Kemikleri kedi ağırlığındaydı. Gözlerinin feri sönmüş; günahları, tüm sevinçlerini de kurutarak terk etmişlerdi onu. Ve gök gürledi. Ve yağmur toprağa secde etti. Ve kuyular suyla, sular günahla doldu. İlk kez gülen bir çocuk gibi biçimsiz güldü. Kolları boşlukta iki yana düştü, kurtuldu. Ve atlılar onu çöllerin en rüzgârlısına gömdüler. …

-Belki geçmiştir artık.

AMA SEN İSTERSEN SÜMÜKLÜ BÖCEKLERİ DE UYUR BAHÇELERİMİN

 Tarifsizdir hisleri bazı yitirişlerin. Beşinci kattaki bir pencereden izlerken gelip geçenleri, düşenleri tutamayışın gibi. Arka odalarımda gizlediğim çürük güvercinlerin hiç tükenmeyen yosunlu sularına da bakarak anlayabilirdim artık geri dönmeyeceğini. Ne dediği anlaşılmayan adamların sarı dişlerine bakmak yerine gözlerine de bakabilirdim, ama yapmadım. Kimi insanların gözleri bir girdaptır. Kimi insanların gözleri kıpırtısız birer fotoğraftır. Hepsi benzersiz, hepsi riyakârdır.

 Tiryakisi olduğum rüyaların bir daha tekrarlanmayışları gibi gecelerde, kapıyı işaret parmağının sırtıyla çalsan deli olurum. Ah, bilmez kimileri döndürülmez anıların kapladığı yeri. Bilmez ki gözüme duman kaçtı bahanelerinin asıl sebeplerini.  Yarı dolu bardaklara şarkılar söylüyorken bulur kimileri de kendilerini. Bir baş dönmesi anıdır. Beyaz leblebiler masadan yere saçılırken inişe geçmiş martılar gibi, bir kadının saçları dalgalanır, bir adamın yakasındaki düğme kırılır.

 Bazı sözler de vardır, adamın etini kemiğinden sıyırır. Anahtarsız kumbaralarımın pas tutmuş ağızlarına bakarak da anlayabilirdim artık geri dönmeyeceğini. Çoktan bulut olmuş gözyaşlarıdır biriktirdikleri yetimlerimin. Bir pencerenin açık kalmasını kollayan rüzgâr gibidir pişmanlıklar. Cam çerçeve indirir evin en sessiz saniyelerinde. Bir yolun tarifini almak gibidir hava karardığında ayakkabı bağcıklarına baktığın yabancılardan. Öyle bir yoldur ki, sonunu kime sorsan son bulur.

 Bir sağa ve bir sola. Bir sağa ve bir sola. Dalgalandıkça dalgaların arasında mini midyeli halatların, söyle şimdi, kimdir beklediğimiz bildiğimizi unutmak için? Herkes unuttuklarına dönüyor, herkes gizleriyle gömülüyor. Herkesin kendi toprağına karışıyor zehri. Sen benim incecik dallarıma yük olan eriklerimle ekşit yüzünü. Kendi belkilerine söyle asla söyleyemeyeceğin son sözünü.

YETERİNCE KARANLIKSA YALNIZ HİSSETTİRMEZ GİDENLER

Karşılıklı iki yokuş da karla kaplı, pembe görüyorum.

(Genişleyen derimin acısı hiç de tanıdık değil.)

 

Bak bu da başka bir ülke, gitme sen istiyorum.

(Gitmesen her şey daha doğru bitebilir belki.)

 

Sen havuzdaki bozuk paraları topluyorsun.

(Yapma çocuk, miden bozulur.)

 

Desensiz kumaşların sadeliğine dalıp gidiyorsun.

(Her an bir deniz yutabilir seni, yok olursun.)

 

Bazı gecelerin soğuk olur koridorları.

(Sen yine saçlarını tara, düzensizdir tüm uykular.)

 

Söyle, kim bölüyor saatleri eşitsizliklere?

(Tüm çitlerimin çivileri paslanıyor gittiğin gecelerde.)

 

Bir at düşün, iki başı olsun.

(Bir ad düşün bize, kimseye söyleme ne olursun.)

 

Tüm dalları çürük bu ağacın, inanma.

(Başka şarkı söylemeyeceğim artık yakamozlara.)

 

Kimsenin görmediği çatlaklardan sızıyor gözyaşları.

(Özümüzde iyi insanlar bile olabiliriz bu gece.)

 

Yanık kurabiye kokan fırınların önünden geçiyorum sabahın en solgun güneşinde.

(Sayıyorum, hep eksik kaldırım taşları bazı şehirlerde.)

 

Lokomotifleri gıcırdatan bir gidişin var gecelerde.

(Göz kapaklarım ağırlaşıyor, rengi değişiyor hecelerin.)

 

Ben sana kimsenin bilmediği bir yalan anlatıyorum.

(Aramızda kalsın tüm bunlar, bazen seni duyamıyorum.)

 

Ya her şeyi biliyorsak bitenler hakkında artık?

(Ya da bildiğimizden ötesiyse, bir düşünsene.)

 

Katiline ihanet edip başka ellerde ölüyor âşıklar.

(Beni bir kapı eşiği koruyor korkularımdan.)

 

Karelere bölüp de seviyordum yüzünün her köşesini.

(Bazen martılar da karga taklidi yapabilir.)

 

Üşüşüyor tüm kum tanelerine hayalperest böcekler.

(Ben peşimde midye kesiği ellerimi bırakıyorum, tut beni.)

 

Varsa yoksa akıntıya kapılmak olmuş tüm balıkların derdi.

(Derdim ki, dertlerim sanıldığı renkte değil.)

 

Metal soğuğu bir masanın üzerinde yatıyorum, kim ölü?

(Hepsinin mi katilisin yoksa sadece bana mı keskin ellerin?)

 

Kim ölü, öyleyse nasıl konuşuyorum?

(Olmayan adamların gölgelerine bıyık filan çiziyorum.)

 

Elimi hiç düşünmeden daldırdığım garip çukurusun bahçemin.

(Leylaklar ve zakkumlar kuru, kuru tüm bulutlar.)

 

İnançları yüzünden deliren insanlar tanıyorum.

(Ne büyük hata, gözüm kapalı inanıyorum.)

 

Gözlerindeki tüller ve tenindeki tüyler dalgalanmıyor sana dokunduğumda.

(Kimse böyle bir ana tanıklık etmemeli oysa.)

 

Sevdim, bu en derin kuyudur düşülen.

(İsilik olmaz ki kışın ortasında ölüler.)

 

Sordum, nedeni bilinir mi ki silinen isimlerin zihinden.

(Bazı isimler yoksunlukla anılır, bazıları hep farklıdır diğerlerinden.)

TOPRAK KOKAN UNUTKANLIKLARDAN YANIK KOKAN KABAHATLERE BİLETSİZ SEYAHATLER

 Etekleri volanlı, sırtı sarkık hırkasını atıp omzuna, ağrıyan dizlerinin acısına aldırmadan mutfağa ilerledi. Kızarmış biber ve iyot kokan fayanslara dayadı sırtını. Soğuk, sandalyesini yan döndürdü. Sigarasını nemli kibritlere bel bağlayarak üç deneme sonrasında yakabildi.  Kesik kesik ama derin nefesler aldı. Gözlerindeki çapağı temizledi şeytantırnaklı parmaklarıyla. Yüzünü buruşturdu, dudaklarını yaladı. Bir gazete seriliydi turşu bidonunun altında. Kim bilir, hangi geçmiş zamandan kalma. Tek tük karıncalar tezgâhtaki ekmek kırıntılarını taşıyorlardı. Dışarıda doğum sancısı çeken bir gün vardı. Sigarasının külü, çürük bir asma köprü gibi yıkıldı. Birazdan uykulu çocuklar dökülecek sokaklara.

 Tek bacağını yavaşça diğer bacağının üzerine koydu. Dizlerinin içinde birbirini ve etini kazıyan cam kırıkları vardı sanki. Acıdan şakakları zonkladı. İç tabanı erimiş terliklerinden biri o an terk etti onu. Apartman boşluğunu kızarmış ekmek kokusu sardı. Keçi kokan peynirler, asit gibi zeytinler geldi aklına, midesi bulandı. Yerinden doğruldu, kapının kolunda asılı duran naylon poşetin içinde dişinin kesebileceği bir lokma ekmek aradı. Köşesi küflü ekmeği bıçakla yonttuktan sonra ağzına götürdü. Çaydanlığı aradı gözleri. Dışı mat, içi çay karası çaydanlığı.

 Koridorda çocuk adımları duyuldu kadının. Bu ses ancak onun duyabileceği bir sesti işte. Bu, onun mucizesiydi; kimse tarafından bahşedilmemiş.  Koridor duvarlarına değen zarif parmakları, kelebeklere dokunsa incitmez. Birden güneş doğdu apartman boşluğundan. Ama ne güneş, insanın gözünü en yoranından.  Belini kavrayan ve kalbine dokunan sıcaklığı, burun deliklerinden içine ulaştı. Bu kokusu olan bir sıcaklık. Bu onun kalbinin mayalı hamur kokusu.

-Neden uyandırmadın beni?

-Bilmem, daha çok uyu istedim.

-Sensiz?

-Kahvaltı hazırlıyordum.

-Aaa… Ama ekmek öyle mi kesilir sevdiğim?

-Beceremiyorum değil mi?

-Sen sadece beni sev, geriye kalanları ben yapayım. Olur mu?

-Seviyorum zaten seni.

-Hep sev, daha çok sev.

-Hep seveceğim. Vazgeçemem senden.

-Yalan söylüyorsun.

-Hayır söylemiyorum. Seviyorum seni, hep de seveceğim.

-Sen beni sevmesen de ben seni seveceğim, biliyorsun değil mi?

-Ben seni hep seveceğim Sevinç, neden bunları ko…

-Taşıyor çayın suyu!

 Çaydanlıktan yükselen bakalit kokusu bir an karanlığa gömdü onu. Kadın, silik bir mürekkep lekesi gibi okunaksızlaşmaya başladı. İçinden gitme diye haykırmak geliyordu. Gitme, şimdi gitme diye diz çökmek. Dili, beton gibiydi. Çenesi konuşsa dağılacak paslı bir demirdi sanki.

-Beni seviyor musun hala?

-Seviyorum Sevinç. Gitmene rağmen seviyorum.

-Aaaaa! Gitmedim, buradayım işte.

-Gitmedin, göndermedim çünkü.

-…

-Neden yaptın bunu bana Sevinç?

-Beni sevmediğine inandırmıştım kendimi.

-Ama seviyordum. Hala da seviyorum.

-Fark ettiğimde gecikmiştim, özür dilerim.

-Değiştiremeyeceğin şeylerin özrünü dileme artık.

-Ama bak, mutluyuz biz yine de. Değil misin yoksa?

 Karıncaları elinin köşesiyle avucuna süpürdü. Pencere telinin yırtık kısmından çıkardı kolunu dışarı, karıncalar zemine ağır ağır düştü.  Bileğinden avuç içine kadar derin bir çizik açtı tel teninde. Canı acımadı hiç. Derisi bidondaki turşular gibi buruşuktu. Derisi, çürük çiçekler gibiydi, kokmuş ve biçimsiz.

-Mutluyum be Sevinç. Buruk bu mutluluk her zaman ama yine de mutluyum. Bana, hatıralarla mutlu olma eziyeti denk geldi büyük çekilişten. Bana, yaşanmamış hatıraları yaratabilme gücü devredildi terk edişinden. Her yanım ağrıyor, her yanım nankör. Aklım bile alamıyor bazen seni. Seni ve kendimi. Bir haziranın en orta yerinde, sırtımda benimle yaşamaya mahkûm ettiğin dev bir baltayla beraber terk edişini beni. Döneceksin diye bekledim. Önce gurur yaptım, ses etmedim sana; dön demedim. Ama bekledim Sevinç. Bir de baktım haftalar geçmiş. Aylar geçmiş, yıllar geçmiş. Bir de baktım, başkasını sevmişsin. Bir de baktım ölmüşsün be Sevinç. Ölmüşsün sevinç, insan hiç ölür mü?

-Ölür.

-Sen ölmemeliydin. Sen bana bunu yapmamalıydın be Sevinç. İnsan bir ağustosun en terli akşamında ölür mü? Sarı tarlalar gibi kavurdu beni ağustos güneşi. Devrilemedim bile, öyle kurudum kaldım olduğum yerde.

-Bir de beni düşün, ben de olduğum yerde kaldım heykel gibi.

-Seni o halinle düşünemem Sevinç. Düşünemem seni öyle, benden uzak. Bensiz ve hatta yalnız. İyi bakamadılar mı sana? Ne yaptılar sana?

-Hatırlamıyorum.

-Bir daha ölme Sevinç. İnsan hiç ölür mü?

-Çok mu seviyorsun beni?

-Çok!

-Ne üzücü, sen de öleceksin sevdiğim. Sen de öleceksin beni öldürerek hem de. İki kere ölmüş olacağım böylece.

-Daha ölmem be Sevinç. Yüz yaşıma kadar yaşarım belki, sen yanımda ol hele, ölmem ben Sevinç.

-Ama derzlerin arasından koridora kadar uzanan kanın öyle söylemiyor. Birazdan her şey kararacak, yüksek bir yerden dökülen un gibi yere dağılacak diyor. Benim yüzümden mutsuz olduğunu ve geç kalmış bir cinayeti istemeden de olsa işleyeceğin için huzurlu öleceğini söylüyor. Sevdiğim, önce buldun sonra sevdin beni. Kâküllerimin ve küllerimin arasından sana bakan gözlerimi okudun. Bekledin ve yeterince özledin. Yeniden doğurdun beni ve şimdi de yok edeceksin. Kendini de tabii. Bizi, çoktan bitmiş hikâyemizi.

-Bu bıçağı ben neden..

-Bilmem ki neden. Belki talihinin çirkinliğinden.

-Başım dönüyor sevinç. Senin de dönmüş müydü?

-Benim martılarımın kanatları kırılmıştı.

-Uyuyalım mı biraz Sevinç? Miskinlik yapalım, erteleyelim mi eskisi gibi her şeyi?

-Uyuyalım sevdiğim. Belki bize, her şeyi unutabileceğimiz üç kutu bir salon küçük bir cennet bulabilirim.

 Sol iç bileğinin derisi, bıçağın üzerinde tatsız bir meyvenin kabuğu gibi duruyordu. Hırkası kanı çekemeyecek kadar incelmişti. Gevşek çenesindeki ekmek kırıntıları her nefeste kıpırdıyordu. Güneş, sezeryanla doğmuş gibi erken geldi dünyasına. Gözlerini kısacak mecali yoktu. Tüm kasları terk etmişti onu sanki. Ama Sevinç vardı. Sevinç’in dizleri üzeri kar kaplı dağlar gibi. Sevinç’in dizleri, yırtıcı kuşların evi. Sevinç’in dizlerinde kekik ve menekşe kokuları uçuşuyor. Sevinç, alnını sevsin istedi onun, ne olur sanki, kim karşı koyuyor? Sevinç eğildi, affet beni der gibi gülümsedi. Adam, emindi. İnsan severken de ölebiliyor.

-Uyuyalım mı biraz Sevinç?

-Uyuyalım sevdiğim.

KESE KAĞIDINDA TAŞINMAZ Kİ HİSLERİN HİSSELERİ

 Sonra bir de bakmışsın mevsimler değişmiş. Ben kışın soğukluğunda ama kendi yeşilliğinde ve sonbaharın kızıllığında bir ilkbahar yaratmışım bir de bakmışsın.

 

 Hepsine kafa tutuyorum, herkesten daha köpek oluyorum. Sesim kısık, yoksa inan en gür sesle ben havlıyorum. Seni, seni, seni, seni, seni inan en gür sesle ben süslüyorum. En dağınık cesedi toparlar gibi, en likit kemiklerini dik tutar gibi. Şimdi biraz gülümse diyorum, dişleri görelim haydi. Haydi, görelim dişlerinin arasında sıkıştırdığın terk edilişleri.

 

 Geçmişinin insanı nefessiz bırakan mağaralarında geziniyorum. Hep daha derine saplanan bıçak gibi, elim titremiyor artık düşündükçe yerçekimini.

 

 Bana çakıllı kıyılar vaat eden; yüzünü biraz sağa çevirsene. Biraz da yukarı şimdi. Sanki daha önce hiç görmediğin bir meyvenin dalda sallanışını görmüşsün gibi. Öyle kal, öyle kal ben burnunun ardında matlaşan güneşi izleyeceğim. Öyle kal, ben seni daha da çok seveceğim. Öyle kal, bozulmasın bu an. Ben senin yerine de sigara içerim.

 

 Telefon kablosuyla işlenebilecek bir cinayet de kalmadı artık. Ankara da çıktı aradan.  

 

 Bunlar gerçek gözlerin mi senin? Çıplak? Banyodan yeni çıkmış? İzsiz ve tertemiz? Bu gözlerle mi görüyorsun sen beni, beni ve tüm gerçeğimi? Bir, benseniböylekabullendim sarmalı beliriyor çenende. Omuzların çok ünlemli. Tüm ünlemler atağa hazır kılıç gibi. Bunlar gerçek sözlerin mi senin? Böyle mi anlatıyorsun yastıklara beni?

 

 Çay yaprakları her yere yapışıyor. Biraz daha şeker sunuyor bana, tamamen yabancı tırnaklı bir el. Hayır diyorum, yeterince tatlanamıyorum. Demim çok koyu.

 

 Çatı üzerimize yıkıldı ve gömleğimin manşeti tere bulandı. Yüzün; abartılmış bir makyajı beceri sanan küçük kızlar gibi, kan içinde kaldı. Dudakların; olağanüstü bir hızla olgunlaşan patlıcanlar gibi, aniden mora tamamlandı. Ölme, çok üzülürüm.  Ölme, ayrı topraklara gömülürüz. Bırak, senden bana bir isim kalsın, ismimin sonuna eklenebilecek kadar sana ait. Sana ait bir şeyler kalsın – hiç değilse tutunduğumda biriken-  tırnaklarımın içinde.

 

 Tersi de düz bir eşya gibiydi adımları. Ters giden bir şeyler var sanıyordum sürekli. Dünyasını döndürüyordum, kusarsa ona yeni bir isim vereceğim. Kendi adım gibi, henüz bilmediğim.

 

 Disiplin diye bağırıyor kadın, tek parmağı görünmez bir göğü işaret ederken.  Parmaklarımı ovuşturuyorum. Ve gözlerimi ve bileklerimi ve içinden cin çıkmasını beklediğim dört kalem pille çalışan fenerimi.  Sarıp sarmaladığım kesik parmaklarını güneşe çıkartıyorum. Benim de zehrim bu, neyi sevsem dalından kopartıyorum. Öyle rahat mısın? Tamam mı gerekli olan her şey? Tamam, lütfen şimdi saçlarımı okşar mısın?

 

 Merak etme dedim. Merak etme, biz düşeceğimizi bileceğiz. Onunsa paraşütü açılmayacak.

 

 Nuhbiye’nin gözleri, yılan balıklarına yuva olmuş Bafa Gölü gibidir. Nuhbiye, bir ten kahramanıdır; neye bu kadar üzüldün diye soran. Hiçbir şeye aslında derim ona. Aslında her şeye derim kendime sonra. Şimdi bu ikisini der, bu ikisini kızım karanlıkta karıştıracaksın birbirine. Ama ben zaten karanlıkta, karıştırıyorum her şeyi birbirine derim içimden Nuhbiye’ye. Nuhbiye, bir ten kahramanıdır; tüm yaralarıma kısık gözleriyle bakan.

 

 Hangi kedi kendi kuyruğunu kesmiş ki sen beni geride bırakıyorsun? Ben senin yalnızlığını dengeliyordum, düşmeni engelliyordum. Hata yapıyorsun.

 

 Uykunu alabildin mi diye sordu çiçek. Kopartılmış yaprakları ince belli çay bardaklarında köklenmeyi bekliyordu. Ben uykumu koynunda bıraktım onun, gördüğüm tüm rüyaların tabirleri yitti. Ben uykumu koynunda bıraktım onun, uçsuz bucaksız ve kokusu üzerime bile sinemeyecek kadar hafif olan koynunda. Tayların koşu antrenmanları yaptığı, sakat sokakların bile mutlu olduğu koynunda.  

 

 Mağlup olan alışır; bu en büyük güç. İnsanın düşmanıyla ve düşleriyle girdiği savaşların ardından gelen kavuşmalar gibi sanki. Kolum mu kopuk? O halde o bana sarılır.

 Pelerinsiz seyahat edebilen bir süper kahraman olabilirdi ay. Tüm karşılıksız sevgiler için bir işaret fişeği gönderiyordu gökyüzüne, öpüşmelere olanak yaratılabilsin diye. İşaretleri en çok ümitsizler takip eder. En yersiz şikâyetlerde de yetersiz sevenlerin imzası vardır. Şehrin olmayan kapılarına dayanırım böyle zamanlarda, elde çoktan antika sayılacak rakı şişeleri. Böyle anlarda işte, karaciğerim karsız ayrılır masadan. Uyku, karanlıkla el ele zaferini kutlar çamlıklarda.  

 

 Yanlış bardakta içtiğim için zehri, uyarıyor beni adab-ı muaşeret papyonluları. Ölümün bile kibarı diyor. Sana ne diyorum. Düzeltiyor; sizi ilgilendirmez beyefendi.

 Ortancalar solgun bir beyni anımsatmaya başladığında ritmi bozulur hep yoncaların. Damlayan musluk çamur birikintisi yaratır kuluçkalarımda. Kümeslerimde saklanan ve dut yapraklarına alerjisi olan çocuklara hüzünlenirim. Fareler çekmecelerimde tıkır tıkır, günler kendi gecelerinin tecavüzüne uğruyor derim. Ama senin göbek deliğin var. Ama Âdem’i değilsin bu Havva’nın demek ki. Sunduğum tüm elmalar yeşil, hepsi sulu. Hepsi iç kemiren kurtlu.

 Gözleri mutsuz kapandı, tarihini unuttu ardından. Korkma dedi, nasıl korkmam? Sen hatırlayamıyorsun, ben unutamıyorum.

 

 Gece olamayacak kadar eksik bir gecedeyiz. Pencerenin önünde oturuyor, rüzgâr çok acımasız. Saçlarından kulaklarının içine damlayan su, bir tohumu yeşertemeyeceği için mutsuz mudur ki? Başı sol elinin üzerinde, bedeni sanki hacimsiz. Yüzü donuk süt gibi, çizgileri ise çok erdemli halk kahramanı. Alnını yokluyor zaman zaman. Bir şeyi mi kaybetti? Kimi arıyor ince damarlarında?  

 

 Çok kesikli bilek pürüz oluyor gözlerime. Zoraki gülümsediğimiz siyah beyaz ve dokunursak dağılacak fotoğraflarımız olmadı henüz.

 Sıra bana geldiğinde ayağa kalkamadığımı fark ettim. Sesim de beni terk etmişti, sıkıştığım yerde güvercin gibi havalandırdığım ellerim, kollarım da. Belki sen de şimdi… diye düşündüm. Sen de şimdi beni… diye geçirdim içimden. Nefes almak solungaçsız, ne kadar da zormuş bol virajlı yollarında veda hutbelerinin.

Gökten sağanak sitem yağıyor, daha sonra arayacağım seni. Şimdi gitmeliyim, katilim bekliyor.

 

 Elinde şebboylarla, ormanda kaybolmuş öksüz çocuk gibi yitip gidiyor kalabalığın içinde. Ben hüsnüyusufları daha çok severim, onlar solarken de güzeldirler demek geçiyor içimden, susuyorum. Kırık onun hayatları zaten. Onarılamaz harabelerde doğurmuş yavrularını hep. Sütü kesik, teni uyuz. Düşünceleri çok yorgun, kırık şemsiyesinin farkında bile değil. Tutunuyor, devrilecek birazdan.  

 

ÇOK DARDI KIYILARIM, SEN SIĞMAZDIN HİÇBİRİNE

 Bir ara yolun sokak lambaları sönük köşesinden bakınıyorum şehrin en güzel manzarasından çok uzak bir kavrama. Saat sabahın dördü, bu arabaların zamansız yağan yağmurun ıslattığı ve bir dönem uçurumlaşan arka bahçelere savurmak için karlı kışları bekleyen asfaltta bıraktıkları lastik sesleri neden? Işık gidiyor, ses geliyor. Ses gidiyor, ışık geliyor. Biliyorsun, hepimiz biliyoruz; insanlar çöp kokuyor.

 Ben o mektupları el yazım çok çirkin diye yazmıyorum. Yoksa biliyorsun, seni seviyorum.

 Kimse gelmeyeceği halde haykıran kedilere kulak verdim. Bu anlam verdiğim anlamına gelmez. Anlam verilmemeli zaten anlamsız şeylere. Yarım kafamla yarım yamalak bunları mı yazıyorum? Tuhaf, bugün artık pazar, bugün artık pazar yüzüm şişti; elmacık kemiklerimi görüyorum. Odaya sinen gaz kokusu birikmiş sigara dumanı mıdır? Yoksa dışarıda bir yerlerde bir çatlak mı bulmuştur kendine bir şeyler? Su borularından gelen sesi dinliyorum. Birileri sevişti, sabahın dördünde hem de. Birileri sevişti ve şimdi uyumadan önce duş alıyor.

 Günün en sevdiğim saatindeyim. Sen de kahve ister misin diyor bedenim sana;  yüzüm kendime mi dönük?

 Bir gün bir şey olmuştu kemiklerimi çatırdatan ve damağımı kaşındıran. Kaşınıyorsa iyileşiyordur dedim kendi kendime. Kabuk atacaktır, düzelecektir. Hep gerekli şeyler üzerine konuşuyor olmamın haklı gururunu bir kenara bırakıp ağzıma geldiği gibi konuşmaya başladım. Kaşınıyor, iyileşecektir. Kimse dinlemiyorsa dilsiz taklidi yapmamın da sakıncası olmazdı, ama ses çıkartmak istedim. Kendi sesimi tanıyamadığımdan belki, belki gerçekten de sesim anneme mi benziyor diye kuşkulandığımdan.

 Evde yalnız kalabilen çok küçük çocuğum. Herkes beni seviyor, herkesin ağzında bir aferim.

 En küçük tümseğe takılıp sendeliyorum. Bilseler, sevmezlerdi beni. Buklelerimi parmaklarıyla şekillendirmezler, kardeşin var mı diye de sormazlardı. Sobada yanıyor üzerinde ölü kedilerimi uyuttuğum yün yumakları. Sanırım ilk kez kin duymaya burada başlıyorum. Küçük kutularda mısır gevrekleri var, yuvarlak masanın üzerinde duruyorlar. Ben garip bir çocuğum, çikolata sevmiyorum, öyle diyorlar.

 Bir dakika demek yerinde iki dakika diyerek bekletirdim insanları telefonun diğer ucunda. Çiçek isimlerini ezberleyemezdim bahar aylarında.

 Tavana değmek için zıplıyordum, zemine yapışan dudaklarım ve gözümü açtığımda üzerime yıkılmış bordo kadife kaplı makyaj masası sandalyesi oldu sonu. Şimdi nerededir diye düşünmüyor değilim o sandalyeyi. Seviyordum ben onu, neden kimseye söylemedim? Babamın bir fotoğrafı vardı, baştan sona kirpik olabilirdi adı. Yeşil bir telefonun iki karış üzerinde bir çerçevede hapis dururdu. Neden herkes babamın önünde en özelini konuşurdu? Babam sağır mıydı? Babam kör müydü ya da; dudak okuyamıyor muydu? Gidip selam veriyordum bazen ona, tek bir kirpiğini bile oynatmıyordu.

 İlk baktığım falda martı ikinci baktığım falda ağaçların altında yatan ölü bir adam görmüştüm; ihtiyar. Oysa herkes kadar ben de silgi koklayan bir çocuktum.

 Soluma yatıyorsun, kalbim hırçınlaşıyor. Kafesini parçalayabilecek bir kanarya gibi sanki. Sürekli çocuklarını kötüleyen çirkin kadınların yalnızlıkları gibi benimkisi. Gizli gizli pencerede bekliyorum. Bir gören olursa çiçekleri suluyordum diyorum, yüzümü ekşitiyorum. Paslı menteşelerin ve zemine sürtünen ağır kapının sesi bana bir gün senin de gelebileceğin umudunu veriyor. Tüm bunlar yıllar öncesinden çıkıp geldiyse şimdi, sen de gelebilirsin belki? Hem bahsettiğim kadın ölü, biliyor muydun? Buna rağmen geldi, giderken de taksinin plakasını alın; beni kaçırmasın dedi.

 Leş bir küvet ve yosunlu bir tabut görünür yarısı yıkık duvarın ardında. Tüm ekmekleri küflüdür onların, bayramları kanlıdır.

 Beyaz çorabıma çamur sıçratmışım gibi üzülüyorum. Yıkarsam geçer, belki yıkılırsam da. Düşündüm hep bu kadar çok mu seveceğimi seni. Düşündüm işte, birkaç fincan kahve içtim. Biraz gofret kemirdim, sigara içtim; çok esiyordu açık pencereden, irkildim. Gözlerini kapat diyen sesini duydum yeniden ama bilsen ne boğuktu. Hep böyle anlarda işte, böyle kopukluklarımda ağlamama ramak kalıyordu. Bir şeye takılıyor yine ayağım, neyse o artık. Hayır, bu bir veda sahnesi olmamalı, şimdi değil.

 Bıyıklarının altından konuşmayı marifet sayan adamların karşısında dimdik duruyorum. Köşeli sopalarını utanmasalar cam bir dolapta kupa gibi sergileyecekler.

 Her zaman sessiz biri oldum. Geldiğimi ve gittiğimi ve çoğu zaman da bittiğimi duyuramadım, duyurmadım belki de. Düşen şeylerden ve aniden yükselen seslerden daima korktum. Geceleri kulaklarım zonkladı, gündüzleri gözlerim. 12.00-15.00 saatleri arası ayak tabanlarım yandı. 15.00-19.00 saatleri arası nabzım hızlandı. 19.00-22.00 saatleri arası yapacak bir şey bulamamakla geçiyordu. 22.00-01.00 saatleri arası ses kesiliyor, ben başlıyordum. 01.00-04.00 saatleri arası ne olacak tüm bunların sonunda diye düşünüyordum. 04.00 olduğunda zaman yavaşlıyordu. Ne bir kuşun sesi ne de sayıklayanların anlamsız iniltileri. Ben vardım, gölgem bile yoktu.

 Bir gece ağlayarak anneme sarıldım. Bende de aynısı oldu, sonra annem öldü dedi.

 Gözlerim bir çift siyah zeytin gibi yerlerde. Kedilerin geçici mutluluk kaynağı olarak yaşayabilmem bile bir anlam. Sen diyorum, yirmi sene insanları mutlu ettin. Tüm dünyadan birilerini hem de, hem de her gece. Ben ne yaptım peki? Ne yapabileceğim, ne kaldı ki? Yaparken bunu hiç düşünmemiştim bile, geçinmeye çalışıyordum dedi. Çayı soğutmadan, birayı ısıtmadan içer. Bardağını bitirdi, ikinci bir bardağı istemedi.

 Yılın üç yüz atmış beş günü dondurma ve tatlı tutuşturulurdu elime. Ben gidip ince dilimlenmiş limonlardan çalardım.

 İspirto şişeleri ateşe çok yakın duruyor. Telleri isli pencereden geniş bir bahçenin gerisinde duran otele bakıyorum. Boyum aslında hiçbir şeye yetişmiyor. Anahtarlarım yok, anahtarlıklarımı sevmek zorunda kalıyorum. Her zaman kaybolan bir anahtarlık vardır. Birileri yerini doldurmaya çalışır başka anahtarlıklarla. Renk tutmaz, yalancı ojeler böyle zamanlarda anılara bulaşır.

 İlk tavşanım kavun yediği için öldü. Çöp kutularına yaslanıp ağladım, kediler istiflerini hiç bozmadılar.

 Ayakkabılarını eline almış koşuyor karşı kaldırıma travestiler. Şimdi büyüdüm, kimsenin elini tutmuyorum. Şimdi büyüdüm, gözümü dikip de bakmıyorum polislere. Bu okulun avlusunda ne var acaba diye düşünmüyorum. Bir şiirin bir dizesini bağdaştırmıyorum mesela o avluyla. Hiçbir güvercin konmaz ki oraya. Ayakkabılarını eline almış, karşı kaldırıma konuyor travestiler. Şimdi büyüdüm, üzülmüyorum.

 Çok sadık bir kedim vardı uykusunda bile hırıldayan. O da öldü, iki kedim var şimdi birbirleriyle hiç anlaşamayan.

 Bir ara yolun sokak lambaları sönük köşesinden bakınıyorum şehrin en güzel manzarasından çok uzak bir kavrama. Saat sabahın beşi. Yatağa geç geldiğin için azarlayamıyorum seni.  Yastığı bile titreten bir alarm sesi uyanmamızı emrediyor. Kim uyudu? Kimin rüyasında figüranız? Kimin açıkta kaldı kıçı, rüya değil; kâbus olur olsa olsa bu. Neden ayrı ayrıyız?