9 İZMARİT 6 ZEYTİN ÇEKİRDEĞİ

Ne olur bir kırgınlık çıksın aramızda. Tavana yansıyan yalnızlığından düşüyorum sana. Bunlar kan değil. Bunlar kırılmadı henüz. Gözlerimi ovalayıp tekrar tekrar düşünüyorum. Bakışmamızda sönmüş yangınların kokusu var. Suskunluk bahşediliyor bana yine aniden. Aynı koltuğa da oturma artık benimle. Bir şeyler yapıyorum, çevremde dolanma. Aklımdan uç. Uyuyamıyorum artık. Oysa derdim bile yok. Kadeh kırmadan bir gece daha bitirildi, ne tuhaf. Olgunlaşmadan yaşlandık, bu da büyük başarısızlık oysa. Hiçbir eve sığamadık. Hiçbir geceyi hüzünsüz sonlandıramadık. Gülüşümüze hep başkaları karıştı. Başkalarından gizlendik. İstisnasız herkesten nefret ettik. Kimse yeterince komik değildi. Kimse yeterince ciddi değildi. Kimse yeterince güzel değildi. Kimse yeterince gerçek değildi. Hepsi de mutlu oldular. Ben kendime bakar kaldım. Sen hikâyenin bütünlüğünü koruyamadın. Çekilen çileyi unuttuk. Ezilen eti unuttuk. Kar, gar, parklar geride kaldı. Yeterince sustuk. Artık hikâyeyi kendimizce anlatabiliriz. Ben iyi yürekli bir ihtiyar olurum, sen ejderha. 

GÖZLERİME OTUR

    Tam neredeyiz diye sordu. Cümleleri unuttuğum yerdeyiz. Uzaktan şarap taşıdığım yerin az ilerisinde. Sağdan soldan fışkıran fotoğraflarda kendim hariç herkese benziyorum yine. Çok eskiyoruz ulan. Git şarkılar bul. Onlar da eskimiş olsun. En çok sözlerin eskiyor böyle zamanlarda ama önemi yok. Seni bir şeye benzetmek de anlamsızlaşıyor artık. Git, tüm anahtarlarını kaybet; ben buradayım, ben bulurum.

    Şimdi en iğrenç mevsimdir. Çünkü ben doğdum. Çünkü birileri pencereden atardı kendini –bu sefer ben değilim- ağustosa. Kimse şikâyet etmiyor. Ben bu sokaktan hep geçtim. Günde iki paket sigara içerek tırmandığım yokuşlar da şikâyet etmiyor. Yine kapının önüne atmışlar bir sürü yavru kedi. Ben bile yakınmıyorum halime. Gel yıldızlara isim takalım. Benim adım mesela, yoksunluk olsun.

    Lütfen git buradan. Koruyamıyorum seviyeyi hiç. Derinleşiyor gittikçe o dalgınlık. Kimsenin de umurunda olmuyor. Git buradan. Ben de gideyim. Unutuyorum sonra, yeniden ve yeniden ve yeniden hatırlatıyorsun her şeyi.  Canımın içi, benim için kırmadın sen sokak lambalarını hiç. Seni neden seveyim? Sadece gözlerim kalmış, beni neden sevesin?

    Trenin nereden geçtiğini biliyorum. Ama uzak şimdi. Başka başka insanlar, başka başka anılar da biliyorum. Herkes kaçıyor, dururum. Duruyorum. Sen bir kitaptan düşüyorsun. Ayları karıştırıyorsun. Önemli değil, bazen ben de düşeceğim düşü karıştırıyorum. Biz filmlerin ölen adamlarına özendik. Kavuşamayanları sahiplendik. Sen saçlarımı sevdin, ben uyandım. Tepki verir gibi yalnızlığa, az yanına uzandım.

    Kendi kendime değilim ki. Kim demiş kendi kendime olduğumu. İt gibi sarhoşum da işte yapay yiğitliklere sürdürmüyorum bok. Canımın içi sen ışığı ne zaman açacağını bile bilmezsin. Daha merhametli adamlar da tanıdım ama eksikler bir hep. Hangi şarkıda irkilseler hep yarımlar. Herkesin bir sırrı var, ölümcül gizemler taşıyorlar. Oysa ben biliyorum, dokunsam dağılacaklar.

    Ben daha ne istiyorum? Az daha azalsın ağrım. Az daha rüzgâr. Biraz fazla yağmur. Alabildiğince yol. Ama sonunda keyfim hep soluyor, kırılıyor. Lütfen sussun kadınlar, adamlar dokunsunlar. Kütüphane tozu nefes tıkamasın ve ıslak olsun tüm topraklar. Ellerin az ileride olsun, her tehditte ayaklanmasınlar. Gözlerin az kindar, gülüşün eskisi gibi, akasyalar küskün koksunlar.

PİÇ ERİK

Kimseye söylemedim nereye gizlendiğini. Bir yolculuğa çıkar gibi heyecanlıydın. Sonra kayboldun birden. Kapıdan bile çıkmadan. Tuhaf, eteğimin altında da yoksun. Seni bazı raflarda aradım. Bazı kavanozların arasında. Bazı kitapların, zarfların, baharatların arasında. Kirlidir şimdi nefesin. Bütün gün ağır aksak kendime tırmanıyorum, kendimden iniyorum. Ellerimin merdivenleri çürümüş. Bazen bir sessizlikle sesleniyorsun, çok sigara içmişim, koşamıyorum. Durdurmak mümkün değil gibi. Ayağının arkasında kedi var desem de hareket edeceksin sanki. Yani gideceksin. Beni bile ezdin. Beni bile bezdirdin. Parçalarken yakamı gözlerim az yaşlı, nefretle bağlanıyorum ismine. Kimseye söylenmemiş bir şey bulamadığımdan belki; susuyorum. İnsan gecenin bir yarısı tere gömülürken neden hatırlar ki attığın kazığı? Çok karakterli harflerle bezenmiş özensiz cümlelerdi söylediklerin aslında. Altını çize çize tekrarladıklarının anlamı yoktu. Hep bir dumanın ardından sözlerine bakıyordum. Buruşturduğum yüzümde her filmden bir sahne var, bakmıyorsun. Ölüm kadar bulanıksın. Ölüm kadar herkese birsin. Hiçbir önemim yok. Ve sen, zamanı bile aşağılıyorsun.

Yanlış kelimelere düştü çocuklar korkmadan, kanamadan. Devrilen fincanlar gibi nazik kırıldılar. Ben plastiğim, bana bir şey olmadı. Duvarda yankılanan taşın sesi, pencereden sızan lanet ışık, ağrıyan bacaklarım, ensemdeki ter de beni terk eder. Senin adın geçtikçe geçiştiriliyor bazı şeyler. Sıkışmadığı için huzursuzdur boşluğa gömdüğün kelimeler. Beni bırak. Başlamak istemiyorum. Ağzımdan fışkıran sevgisizliğim; en son kime yalan söylemiştim, hatırlamıyorum. Ben bezmişim. Ben tahammülsüzüm. Ben yoruldum. Kedi gibi gerinip olduğum yerde yuvarlandım ben. Benim kuyruğuma senin yokluğunu bağlamışlar. Benim sana ait bir anım da yokmuş üstelik. Şimdi kimleri hatırlatır güneşli günler, bilmiyorum. Senin hayatın yalan, benim hayatım fabl. Kamyon geçse sıçradığımız bir tedirginliğin içerisinde, sana hissiz elimi uzatıyorum. Elimi tutarsan koşacak gücü bulurum belki. Gider bir arka bahçeye düşerim. Kemirsin beni kimsesizlik. Yalnızlığın farkında bile olmadan yaşamadık mı? Bunlar senin kötü günlerin, şunlar benim kötü günlerim. Kapışalım. Belden aşağı da vur, acımam.

Tırnağını geçirmişsin sırtıma. İstesem giderim. Ama her gün yeni bir katil bulamıyorum kendime. Kimse senin kadar istikrarlı okumuyor canıma. İzi kalacakmış, kalsın. Seni katil kargalar bile alkışlamaz artık, öyle çok yalnızsın.

 

DUT

Yolun kenarına bırakıp onu; gidiyoruz. Dağılmış bir gelinciğin dibine dibine. Bir leş kokar ötelerden, kırışır yine ruhumuz, gidiyoruz işte; unutmuş gibi gidiyoruz. Bana ellerinin posasını bırakıyorsun. Kaygan hepsi, kaygan bu yüzsüzlüğümüz. Ağlak oğlanlar köşelerde kendi gecelerine şiir okur. Bir yol dengesini yitirir, içimize burkulur. Bazı camların ardından bana bakan silik yüzün, gözlerinin asırlık tozu, ağzını dolduran kireç gibi… Başka başka yerlerden duyarız o yarım melodileri. Bu ruh kesintilerinde sen benim bozuk jeneratörüm… Kirpiğin gibi dökülüyorum senden.

 

Önümde ilerleyen kadının sivri topuklarının sesi, rüzgârla dağılan ağaçlar, sızan güneş gözlerime, öyle sancı, öyle saplı iki bıçak gibi şakaklarıma, bozduğun ahengi de bir daha yakalayamayacaksın. Belediye sinsi sinsi gezinip zehirledi tüm sokak köpeklerimi damarlarımda. Kendimi rutubetten dökülen sıvamdan izliyorum. Tahammülsüzlükle başlayan ve deliliğe giden tek adımlık bir yol. Beni kinsizliğimin orta yerinde bırakıyorsun. Beni sık sık bırakıyorsun.

 

Kendimizi korumaya çalışıyoruz bir bıçakla kuru ayazdan. Faydasızlıkla bezenmiş ömürlerimiz. Hep aynı dört yol ağzında hüznün bozgununa uğruyorum. Tomurcuk vermiş tüm dallar. Yani bahar, yani mayıs gelecek. Tanrı bile bilmeyecek neyi hatırladığımı. Leylek sayacağım. Hiç hatırlamamayı dileyeceğim. Ne kadar iz varsa, o kadar kırık his. Biz, ismimiz, tüm bu deneyimlerimiz; tatsız bir bahis.

 

Kurtulamadık kâbuslarımızın ellerinden. Ve tekrar tekrar düğümledin beni. Ağrılar içinde doğruldum zehir yatağımdan; yaşadım perdeleri hiç açmadan. Melankoli evleri, hatırladım beni nasıl hayretle izlediklerini. Saf sevgisizlik, saf kibir. Kanıma bakıyorum, gizlenecek bir kuytu kalmadı. Hepsi seninle dolu. Seni görmesinler, seni bilmesinler. Seni almasınlar benden. Kayboluşuyla ünlü bir aşk kahramanıyım. Gözyaşlarını kurulamak için o pelerinler. 

KUM

Toprağın altından birden belirmiş gibi bir şehir. Her şey kirli, her şey yorgun. Zaman zaman sesini yükselterek sokaktan ilerleyen birilerinin arkasından, kuşlara kruvasan kırıntıları saçarak ilerliyordum. Eski pencerelere bakıyorum, hayal etmek ne basit. Her şey eskirken; hayal etmek ne basit. Sol yumruğumun ağrısına sağ elim merhamet gösteriyor. Hiç geçmeyecek bir sızı gibi, durmadan kendini hatırlatmayı görev bilmiş kendine. Şerefsiz. Hayır, sana söylemedim. Birini beklemiyorken de oturup bir banka kitap okuyan insanları sevmeli. Denize açılarak kutsanmış sokaklardan geçmeli. Keskin turunç ve nem. Yeniden kapısını tıklattığım gülünç hikâyeler. Köşeyi dönünce düşecek. Hepimiz şaşırmış gibi yapacağız. Şehrin ortasında samanın ne işi var? Elim beni öldürecek. Elim birini öldürecek, umuyorum ki beni. Sakin ve trafiğe yarı kapalı sokaklardan geçip eski bir boşluğu yokluyorum gözlerimle. Kediler inadına aç bakıyor. Ağaçlar ne? Akasya mı? Bir leylağın altında ağlıyordum oysa. Ama geride kaldı bu da. Şimdi televizyonda şakayık bahçeleri. İzlediğim bazı filmleri bölen gece işçileri. Pencereleri kapatıp kendi soluğumun sesinden kurtulmaya çalışırken ısınan yastık, soğuyan ayak bileklerim, beni yoran şarkılar. Kadının sesi de geride kalabilirdi. Beni ağrıtan ne varsa işte. Köşeyi dönüp ölecek. Hepimiz sararmış gibi yapacağız. Suyun yüzeyine, boğulmaktan son anda kurtulup, fırlamış gibi bir ada. Kumu kurcalarken kendi kemiklerime kavuştum sonunda. Arkadan fışırdayan ağaçların sesi ve sıcak asfalt kokusu geliyordu. Kalbim yanıyordu, aklım karışıktı. Kimseye bir şey söylemeden uzaklaşabilecek kadar sağlam bacaklarım yoktu. Teleferik kademe kademe inerken, görüp görüp kaybettiğim ışıklar, gemi miydi onlar? Her şey tuzlu, hışır hışır yalnızlığım. Kum böceklerinin taşıdığı onca ıvır zıvırdan biri de benim hıçkırığım mı? Deniz kabuklarından yükselen o sesi de unutmadım. Kimse kurtuluşu müjdelemiyor artık. Ağlamayan kemanları daha çok sevdiğimi bu anda fark ediyorum. Öksürüğü dinmeyen bir adama acırken. Göğe tırmanmış gibi bir şehir. Buradan düşersek kesin ölürüz dedi, kendinden çok emin. 

YAVRU CEYLANIN ÖLÜMÜ

 

     Ben neye ağlıyordum belli değil. Bir sürü dağılıyordu, biz de göç ettik. Biz burada yaşayacağız, zehrin içinde. Burada ancak, biz yaşayabilirdik zaten. Sen yırtıcısın, ben sürüngenim. Geçecek bu da. Doğa da yıkılacak tepemize. Yani tam ortasından kırdım ben bardağı. Elim çok ayarlı. Gözlerini aralayıp baktığın o manzara, o tavan, o zifiri anlar. Hepsini içinden sökeceğim senin. Benim bir boşluğum ağrıyordu, adını da sen koy bunun diyeceğim. Ağzımı bozup ellerimi onaracağım. Kimse bir cinayete karşı koymamalı böyle anlarda. Ayıların gözleri cüsselerine göre ne küçük. Böyle anlarda çok alakasız şeyleri fark ediyorum ben de. Yakınmakla başlayan yıkımlara uğruyorum. Zor şarkılar bunlar. Benim sesim yetmez sana. Zamanım çok ama beni oyalama. Şimdi uyuyacağım, sonra hiç geçmeyecek. Sol elde titreyen sigara; sağ el cümlelere nişan almakla meşgul. Beğenmedim, o sahneyi bir daha çekeceğiz. Benim gözlerim daha kara. Ama ne kara… Sen korkudan adını unutmalısın bu defa.  Ama o boktan plastik çiçeklere takılıyor gözüm. Bize layık gördükleri dekoru da sikeyim. O minik mızıkanın hatırlattıklarını da atamadım çöpe.  Ben nerede kırılıyorum, hiç bilinmedi.  Ben nereden kırılıyorum, hiç bilinmedi. Ben, durduk yere mutsuzum. Ben, böyle süreceğini biliyorum. Bana nefes alacak bir alan bırakmamışlar. Benim değer verdiğim tüm kedileri tekmelemişler, köpekleri zehirlemişler. Tavşanlarım ishal, civcivlerim dayanıksızmış benim. İnsanın affı nerede kırılır biliyorum. Öğrene öğrene bunu öğrendim. 

BUĞUYA YAZILMIŞ NOTLAR

Yersiz virgüllerle sıralanmış cümleler, bunları hiç düşünmemiş miydim azapları, yağmurun temizlediği cılız çamlar, fotofobi, hep bir baş dönmesi ve ben sana aşığım. Tüm bunları bir kalemde söyleyebilecek gücü bulacak kadar; saçmalayacak kadar aşığım. Bir akordeon böler sessiz avluları. Topluca öldük kaldırımları yenilenmiş sokaklarda. Kimseye anlatmaya cesaret edilmemiş kâbuslar gibi, sızı gibi kaldım orada. Köşelere gizlenemeyecek kadar biçim yoksunu bu sevdam. Kendimi neyle cezalandırdığımı da hatırlayamıyorum üstelik. Yutkunuşuma baksaydın, anlayacaktın tüm geride kalanları. Birbirine uzaktan kin kusan insanların arasında geziniyoruz. Sürekli, ama sürekli özlemekle meşgulüm. Karıncalanıyorken kafa derim, düşündüğüm tek şey nasıl hissettirirdi dokunsa bana ellerin.

Bir yere yazmam gerekirdi, şimdi unuttum. İstediğin bir şey mi vardı, ne demekti o kelimeler, hiç bilemedim. Bilmem lazımdı bunu. Belki bunun yüzünden çarpıyordur kapılar. Belki rüzgârın, bunun yüzünden geziniyordur peşimde. İkimiz adına bir cümle kuramaz oldum. Üzgünüm, ayakkabılarımı kirlettim düşünürken. Toza ben de bulandım üstelik. Her yerinde duranın kaçınılmaz sonuna eriştim. Ağlarken apartman boşluklarında güvercin yavruları, pencereleri kapadım. Kulaklarımı kapadım. Gözlerimi kapadım. Huzursuzluğum ve ıslak camları kaçakların şehirlerinin. Doğru söylüyorlardı, göçebe gibi yaşayamazdım.

Kimilerine verilmiş gidebilme gücü, bende hiç yok. Susabilmek ve umursamamak da öyle. Herkes kadar unutkan öleceğiz. Şimdilik bunu öğrenebildim hayatta. Hatta hatırladığımız insanların bile, adlarını da kaybedeceğiz. İkimizden birinin elleri kimsesiz olacak. Düşününce sokağa bakıyorum. Belki geceleri uyuturuz birbirimizi. Sana, nerede sevmeye başladığımı gösteririm seni. Nerede burkulduğumu. Nerede unutulduğumu. Nerede gizleyememiştim gülümsememi, nerede kaldırımları işgal etmişti sevincim.  Ve bir gün kelimelerin silinmeye başladığında, topuğuma kadar uyuştum. Hata yapmak korkusudur tam da bu. Bildim beni ne zaman sevdiğini, sevmediğini.

Kendini tekrarlayan bir hal aldı geceler. Acıma çizik atmaktan keyiflendi. Seni özleyip durdum. Güne de yayıldı üstelik. Belki, yıla bile yayıldı. Gündüzleri fotoğraf sergisi, geceleri hüzün dinletisi. Sürekli sarsıntı, sürekli çarpıntı. Belki bir takıntı gibi hatta. Hatta ben, parçalanmış defterlerin arasında adını her görüşümde duyduğum heyecanı da, paketleyip hislerimle, sana vermek istedim. Ama yine de ne yaptıysak kırgın kaldık. Gök gürültüsüne uyanan çocuklar gibi, korkak kaldık. Kütlesiz kelimeler gibi ağırdık. 

GÖLGELERİ YARINA SAKLA

Kimleri affettiğimizi hatırla uzun yolların sarsıntılı uyanışlarında.

(Hatırlamak ve unutmak için harcanan çabaya sarıl, solu onu.)

 

Pişen bir şeylerin buharından hatırlayacağız kendimizi.

(Ellerin de riyakâr, bulaşıyor isli parmak izlerin huzuruma.)

 

Sen de üşü diye konuşuyorum, durmadan.

(Durursam ölmüşlüğüm yerleşecek hatırıma.)

 

Bir ıslaklığa oturmuşum gibi, kalkıp gitmek istiyorum senden.

(Tüm bu olanlar yetmezmiş gibi âşık olmak lüksüne erişiyorum.)

 

Gülümsüyorlar, oysa ağzımı açarsam görürler seni.

(Susuyorum, bozulmamalı yağmur ardına verdiğimiz sözlerimiz.)

 

Ama senin tenin de yalan.

(Anlıyorum gittiğini bana bıraktığın ağrıdan.)

  

Kalın kapaklarında biriken tozdan okudum seni.

(Kendini ele veren kâbuslarından doğdun martın bozuk bir gecesi.)

 

Kinimiz geçmedi, gittik, ölü hislerin evlerini yağmaladık

(Aşka yakalanmaktan kaçıyordun, seni gölgenden yakaladım.)

 

Bir tramvayla bölünür kavgaları tüm o bencil çocukların.

(Beni düşürmüştün bir gece ve başka ülkelere sıçradı yalnızlığın.)

 

Biliyorduk, bu yalnızca benim başıma gelirdi ve en ölümcülü aşktı.

(Serçe ellerin sekerken tenimde, ölelim istedim, kırılmadan önce.)

 

Kızıl çalılar, kırık atlar, yoksul papatyalar sardı etrafımızı.

(En uzakta, gizlenirdi hep yalnızlar kendi buruk kabuklarına.)

 

Kokumu bir başucu fotoğrafına gizledim.

(Beni özleyeceksin, hiç erişemeyecek gibi.)

 

Kurur içinden içinden o kırgınlar mayıs öncesi.

(Kimsenin bir şarkı kadar uzun ömürlü olamadı tek bir hecesi.)

 

 

Kendimizi külle eskittik, rüzgârlardan kalbimizi esirgedik.

(Kalk bana çürük taç yaprakları topla, yas tutmayı beceremedik.)

 

Ben de bir mevsimim, sadece yok bir adım.

(Bir gece yanlış bir ismimi sayıklıyordun, seni oradan tanıdım.)

 

Kırıktır onun dileklerinin mumları, devrileceğini biliyor.

(Yalnız sana sustum, senin ellerinde sırlarım, bileklerin çürüyor.)

YOKUŞ VE GELİNCİK

Mutsuzluğun sebebini de bildik ansızın gecenin birinde.

(Ellerin de yeminini bozup gitti, kimse çözemez artık o düğümleri.)

 

Boğazımı sıkar gibi kindardın geceleri.

(Ben bulutlara söyledim, sana yağmur dönsün.)

 

Çocuk gülüşmeleri yokken de güzeldir bazı bahçeleri şehrin.

(Geniş beyaz bir mermerin harelerinde, suskundur şimdi o kırık fıskiyeler de. )

 

Bana yorgun bir saksağanla göndermişsin mektuplarını.

(Kimse kibar değil senin kadar, zamansız vedalarda.)

 

Dur da azıcık, raylardan süzülen pişmanlıklara dalalım.

(Küflü, yeşil, loş ve nahoş gölgelerde gizlendik hep, biraz aydınlanalım. )

 

Bir daha denersem affedilmeyeceğim.

(Avuçlarımda yazıyordu, heceleyerek okudum.)

 

Bir sistir adın senin, kirpiklerimle dokunurum.

(Kimsesizdir huzurun, buğun ve gururun.)

 

Taşımaktan yorulduğun anıları bırak ayakuçlarıma.

(Avucumdan su içecek kadar güvendin mi ki bana?)

 

Hep bir şeyleri bırakmaya çalışır insan böyle zamanlarda.

(Sana tamamlanmamış sayfalarda bir aşk bırakıyorum, onu yargıla.)

 

Bir gemideyim ben, rüzgârlı ve mutsuzum, gidemiyorum.

(İçimde bir nokta ağlayamadıkça seni özlüyor geceleri.)

 

Hep aynı zamanı kolladı yaralar, bir hesapla bak.

(Cesaret ister bükülmüş bir dudağa gizlenmiş özürlere aldanmak.)

 

İstesem de kurtulamayacağım, çirkin bir adla lanetlenmiş gecelerim.

(Hiç de kendine has değil eski kadehteki yağlı parmak izlerim. )  

 

Gidiyorum, ne kadar gitsem de uzak; her yer senden çok uzak.

(Ağır aksak yürüyen bir evrenin bahçelerinde tetanosa yenik çocuklarız.)

 

Çalıların arasından çıkmış kan ter içinde, gözleri ve kalbi de çizik üstelik.

(Kimse sarılmaz onun küskün çocukluğuna mayıslarda.)

 

Ağlamak gibi gelir ve yersizdir ölüm.

(Dizlerindeki izlerde gizler o çığlığını hüznün.)

 

Beni gözlerinin yatağına, aldatıcı kelimelerinle bağla.

(Alnımdan fışkıran kanla temizlensin bulanık bilincimiz.)

ORTANCALAR ALDANMIŞ

    Su topluyorum. Bedenim başkalarının ruhlarına vazo. Kendi doğrumu doğuruyorum karlı gecelerde. Çöp poşetlerinde donar onların da keşkeleri. Burnum kaşınıyor, ağlayacak mıyım? Bu dönen başlı başına benim başım. Yaslandığım kendi pişmanlıklarım. Düşecek miyim? Düzelecek miyim?

    Omuzuma çarparak bulaştırdığın bir şeyler vardı. Hiçbirimiz buna bir isim bulamadık. Seslenmeyi ve hislenmeyi unutalı çok zaman oldu. Bilmeliler ki tüm o içi geçmiş bahçeler geride kaldı. Haşlanmış pirinç gibi kıvrılırken kâbuslarım bembeyaz; beni de bunlar delirtiyor işte. Bu tadını hep ekşi hatırladığım yalnızlık ve ayaz.

    Teneke kesiği gibi acıtıyor bırakışın. İçime sinmeyen kelimelerle sahnelendi tüm vedalaşmalar. Birileri hep sürüklenecek birilerinin ardından. Kimse özlediği evi yeniden göremeyecek. Ama ben sahiplerinden de çok sahiplenmiştim o evleri. İlk ben terk ettim ve asla geri dönemedim. Pusulamızı da yitirmişiz. Hayal kurma özgürlüğümüzü de yitirdiğimiz gibi.  

    Ben seni ıssız bir hissizliğin ortasında kaybettim. Senin de adın yok, bir ilanda geçirebileceğim. Bulanların benimle iletişime geçebileceği bir koordinatım yok. Her neredeysen biraz gel, çocukluğumun penceresinden bir bak. Ortancalar aldanmış.

    Konservelerde büyümeye çalışan çileklerimi hatırla. Deli kedilerimi ve toplu iğnelerimi. Anımsayamadığım apartman numaralarını ve sokak adlarını. Orada bir kadın var; ona dokun. Al ondan bilmeden bulaştırdığım eziyetimin izlerini.

    Ama suskun ağlar kadın. Ve kimseye söylemez düşlerini gömdüğü yeri. O benim de su birikintilerimin katilidir belki. Belki ben onu, ellerim oluşmaya yeni başlamışken, tutamamış; düşürmüştüm. Çürütmüştüm kendimi de böyle küskün bir günde.

    İnsan öleceğini hissedermiş. Sağ gözüm hissediyordu. Öterdi martılar, oysa denizsiziz. Bir yanlışlığın ortasında kalmışız; kimsesiziz. Senin ölülerin var, benim kendi ölümüm. Tüm zarafeti geride bıraktık. Camın üzerinde yürüyen bir kedi gibi olamadık.

    Kanat gibi kıvrılan merdivenlerden özümüze tırmandık. Birbirimizi kaybetmemiz bu ana denk geldi. Ne büyük bir kurtuluş, ne kutsal bir bağımsızlık. Zaferimizi kutlayacak bir şarkı bile bulamadık. Herkes kendinden düşüp öldü ve rahatladık.

    Gece sonunda sarhoş olup kendimizi aşağıladık. Hep gitmelerini sevdim onların ama sen gitme. Biliyorsun bir zamandan sonra zor oluyor. Amaçsız ve acımasız oluyor. Anlatılamayan bir his bu, kelimeleri ağlatıyoruz. Ama onları da düşün bir. Kimseyle bir olamadılar. Ama onlar da acı çekti. Sadece kısaca anlattılar.

    Gıcırdayan kapıları açıp kapadık. Küfrettik hep en derinimizden. Ağzımızı doldurmuyordu çünkü aşk. Çünkü yarım kalmış olmanın asaletini anlatarak kavurdular bizi. Acının olgunlaştırdığından ve kırıklıkların gerekliliğinden bahsettiler. Biz büyüyünce geçeceğine inanıyorduk. Kendimize bu yüzden acılar yaratıyorduk.

    Sana ne yapamayacağını söylemem gerekiyordu. Beni üzmemelisin diyemedim. Beni asla sevemeyeceksin dedim. Bana inançsızlık, hüzün ve yoksunluk yakışıyordu çünkü. Yani ellerimde ellerin ya da koynumda yüzün; düşünülmemeliydi.

    Yani, yakışır kalbime o çivi. Yani, pas akarken gözlerimden geceleri. Yani, belki asla bilmemelisin ne kadar sevdiğimi seni.